Sinema Dersleri

Kendimi tanımlamaya başladığımdan beri hep kibirli oldum. Yaptığım her işe anlam katmaya, değerli kılmaya çalıştım. Dolayısıyla etrafımda olan her şeyin benim gibi anlamlı ve değerli olduğunu düşündüm. Ait olduğumu varsaydığım her şey ben dokunduğum için, orada gezindiğim için değerliydi. Doğduğum, ekmek paramı kazandığım toprak, oradaki insanların yaşam biçimlerini belirleyen kültürlerde önemli ve benim kadar değerli. Başkaları ile kendi hayatımı, bana ait olanları mukayese ederken onların geçmişlerini, şimdi durdukları yeri; geniş bir zaman içersinde değerlendirip neden sonuç ilişkisi kurup hep bir mantık çerçevesine oturtmaya çalıştım. Olayların, durumların dışına çıkıp değerlendirmeyi genel bir düşünce şekli haline getirmeyi denedim.

                                                                                            

Bazen kendime payeler verdiğim oldu. Sözgelimi genlerimin benim ret edemeyeceğim artılar getirdiğini düşündüm davranışlarıma, düşünce halime. Kültürümün beni istemsizce, kendiliğinden sarmalayıp koruduğunu, farklılaştırdığını düşündüm. Ama her zaman çevremde olup bitenlere karşı duyarlı oldum. Alıcılarım açık, bilgiye aç, merakla gözledim hayatımdan akıp geçenleri.

 

Okumaya lise hayatımda yabancı yazarlara merak salarak başladım. Bana gizemli gelen ülkelerin insanlarını, hikayalerini merak edip, onların hayatlarını okumaya çevirdim yüzümü. Hayallerimden uzaklaşıp ayaklarım yere basmaya başladıkça günü yakalamak adına kendi yaşadığım ülkenin yazarlarını merak etmeye başladım. Kendi insanlarımın hikâyeleri, düşünme şekilleri ilgimi çeker oldu. Zamanla bir soru oluştu kafamda. Neden benim ülkemin insanın yazdığı romanlar, hikayeler benim gibi dünyadaki diğer insanlarında ilgisi çekmez, onlarda merak uyandırmaz? Neden benim ülkemin romanları yazıldıktan sonra 30 ülkenin dilinde çevrilip tüm dünyada okunmaz. Kendimi tanımaya başladıkça etrafımdaki insanları tanımlamamda kolaylaştı. Okumalarımda pratik kazanıp ne istediğimi öğrendikçe sorumun cevabını da buldum. Benim ülkemin insanı evrensel düşünmeyi bilmiyordu. Onun kullandığı kelimeler sadece kendi ülkesinin dilinde anlaşılan, kendi insanın ihtiyacını karşılayan anlamları içeriyordu. Bu onun kişisel tarihi, gelişim süreci ile ilgiliydi.

 

Okuma serüvenimden sonra yazı hayatım başladığında kendime, kendimi ispatlamak için yollar aramaya başladım. Kısa hikayeler, bol diyaloglar yazmaya başladım. Senaryo okumam, film seyretmeye olan merakım, beni senaryo yazmaya yönlendirdi. Başlangıçta çıkış noktam edebiyat olduğu için dizi film senaryosu yazmak benim için oldukça zor oldu. Bundan hoşlanmadım. Ben de kendime film senaryosu yazmanın daha uygun olduğuna karar verdim. Daha bağımsız, daha sanata yönelik olduğunu düşündüm.

 

Çok fazla senaryo okuduğunuz zaman, yavaş yavaş senaryo tekniği hakkında bilgi edinmeye başlarsınız. Zamanla bir senaryonun kapağını açtığınızda yazılma şeklinden, tıpkı bir kitap okuru gibi devamını tahmin eder; o senaryonun iyi ya da kötü olduğu hakkında fikir sahibi olursunuz. Zamanla eksikleri görür hatta hangisinin iş yapıp yapmayacağına karar verirsiniz. Senaryonun içindeki karakterler, hikâyenin kurgusu canlı ise sizi içine çekiyorsa, arka sayfayı çevirip merakla okumak istiyorsanız neler olup bittiğini, o senaryoda hayat var demektir.

 

Bugün film festivali programına dahil olan iki sinema dersine katıldım. Festival davetlisi olarak ülkemize gelen iki yönetmenin genelde sinema öğrencilerinden oluşan grupla yaptığı, soru-cevap şeklinde geçen söyleşiler oldukça keyifliydi.

 

Yazmaya başladığım zaman, gerçek bir yazarla aynı havayı solumak istemiş o yüzden bir yazı atölyesine katılmıştım. Mario Levi’nin yazı atölyesine yaklaşık üç dönem gittim. Onun son kitabını yazma serüvenine bir köşesinden de olsa şahit oldum. Bizim atölyemize gelir dersine başlamadan önce bazen bize yazdığı kitabından bahsederdi. Bazen de dersin sonunda, hemen ayrılır, kitabını yazmaya devam etmek için, acele evine geri dönerdi. Bu anlara şahit olmak, onunla sohbet etmek, yazmak hakkında düşüncelerine tanıklık etmek, kendimi bir yazar gibi hissetmeme neden olmuştu.

 

Bugün katıldığım sinema derslerinin ilki Todd Solondz’a aitti. Senarist, yönetmen olan Solondz bize önce yazma serüvenini sonra onu nasıl hayata geçirdiğini anlattı. “Biraz egosu yüksek olmalı” dedi bizim gibi insanların. “Mümkün olsa sadece kendi filmlerini sinemalarda görmek istediğini” söyledi. Benim için en değerli olan sözü ise “anlatmak istediği bir hikayesi olan yönetmenin” film çekmesi gerektiğiydi. Genç yönetmenlere öğüdü; ilk çekecekleri filme tanıklık ettikleri, deneyimini yaşadıkları bir hikayeden başlarımıydı.

 

Solondz hikaye yazmaya başladığında bir yönetmen, yapımcı gibi düşünerek yazıyordu. Şansı varsa hayata geçirdiği hikayenin hayalindekinden daha güzel ortaya çıktığını söyledi. Bir senaryo film aşamasına geldiğinde kendi yazmış bile olsa kesilip biçiliyor bir çok sahnesi değiştiriliyor ortaya yeni bir şey çıkıyordu.

 

Solondz gibi Danimarkalı Anders Refn de bize senarist ve yönetmenin dünyada birbirine çok yakın olduğunu, bir manada evli olduklarını söyledi. Yönetmenler genelde kendi hikayelerini yazıp filme çekiyorlardı. Solondz mecburen yönetmen olduğunu çünkü kendi hikayelerini kendisinin çekmek istediğini söyledi. O karanlık bir odada hikayesini oluşturan ve çeken biri tasvir ediyor.  

 

Para konusunda kendisini bir kaybeden olarak tanımladı. Her zaman filmlerine para katmak zorunda kalmıştı. Bazen öyle bir ruh haline bürünüyordu ki para bulamazsa filmin devam edebilmesi için tüm parayı kendisinin verebilme ihtimalinden bahsetti. Bazı filmlerin aslında düşük bütçeli çekilmesi gerektiğini, o filmi değerli kılanın bu imkansızlık hali olduğunu belirtti. Gençlere “parasız olduğunuz zamanlarda paralı hayaller kurmamayı” öğütledi.

 

Solondz çok mütavazi bir yönetmen havasında olmasına rağmen, ben onun oradaki sinema öğrencilerini küçümsediğini hissettim. En çok soru alan yönetmen olmasına rağmen belki de öğrencilerin sorularını bir sinema yaratıcılığında ve merakında görmediği için New York’daki okulunun çok pahalı olduğunu, oraya gelen öğrencilerin zamanla başarılı olamadıklarına inanıp, bu işten vazgeçtiklerini ve pahalı bir pişmanlıkla geri döndüklerini söyledi. Yanlarına kalanın “pahalı bir pişmanlık” olduğunu okuluyla ilgilenen öğrencilere, özellikle vurgulamayı ihmal etmedi.

 

Belki benim de oğlum yönetmen olmak istediği için, kendine bu sıralar yurt dışında okumak için bir okul aradığından olsa gerek, annelik duygularım benim ön fikirli davranmama sebep olmuştur. Ama onun bizim ülkemize gelip ülkemiz hakkında hiçbir fikri olmaması gerçi onun hiçbir filmi Türkiye’de gösterime girmemiş. Sadece bu sene film festivalinde gösterilecek olan filmi Savaş Zamanında Yaşam. Diğer filmleri Oyun Evine Hoş Geldiniz, Mutluluk, Palindrom.  -Benim konuşmalardan anladığım hatalı bir bilgi olabilir. Film Festivali dışında vizyonda herhangi bir filminin gösterime girmediğini anladım ben.- Amerikalı yönetmen sıra dışı olarak tanımlanıyor ve yaşadığı ülkenin banliyölerinde sıkışmış halkının yaşamlarını filmlerine konu ediniyor.  O yüzden onunda bizim hakkımızda bir ön fikri vardır. Çünkü o tüm sinemalarda haklı olarak kendi filmlerinin gösterilmesini isteyen bir yönetmen. Ancak yanındaki kendi gibi bir sinema eğitmeni olan Fatih Özgüven’e “sizin ülkenizde sinemaya sponsör bulabiliyor musunuz?” diye sorması benim alınganlık etmeme sebep oldu. Bizi öteki olarak algıladığını hissettim.

 

Daha önce katıldığım Ticaret Odasının Düzenlediği Türk Sinemasının Sorunları başlıklı bir panelde Türk yönetmen ve yapımcılar kendi sorunlarını anlatmışlardı. O zaman tüm Türk filmlerini seyretmeye, onların kendi filmlerini çekerken karşılaştıkları detaylı sorunları öğrendikten sonra hiçbir Türk filmini küçümsememeye kendi kendime söz vermiştim. Emek verilene saygı duyacak, korsana el uzatmayacaktım. Benim yapmam gereken, bir seyirci olarak filmin parasını ödeyip seyretmekti. O gün onların filmlerini çekmek için almaları gereken izinler, bulmaları gereken paralar, uymaları gereken anlamsız prosedürler, çıkardıkları bütçe, bir seyirci olarak filme bakışımı değiştirmişti. Bir sahne çekilirken muhatap olmaları gereken insan sayısı çok fazlaydı, hesap vermeleri gereken çok insan vardı. Bu prosedür onları destekleyen değil köstekleyen bir sistemden kaynaklanıyordu.

 

İşte tam da bu yüzden Solondz’un sinemacı olarak sorusu beni ondan ötelere attı. Her olayı kendi içinde değerlendiğinizde anlam kazanıyor, o yüzden onun iyi yönetmenliği beni pek fazla neyi nasıl yaptığının dışında, ilgilendirmiyor. Söyleşide ben de ona bir soru sordum. Benim sorum senarist olarak kafasında canlandırdığı, hayat verdiği kahramanlarını bir yönetmen olarak her zaman üç boyutlu filme aktarıp aktaramadığıydı. Hiç hayal kırıklığına uğramış mıydı? Bir dahi olmadığını kendi söyledi. Hem senarist hem yönetmen hem yapımcı gibi düşünüp,  bir hikaye yaratmak güzel, ancak sonunda bu sizin elinizden çıkar. İşin içine oyuncular girer. Film tek kişilik değildir. O entelektüel bir düşünce ile yazmadığını söyledi. Pratik olarak yazıyordu. Yani sanat harikası yaratmıyordu. Şekli ortaya çıkarıyordu sonra hayat veriyordu. Profesyonellik belki de bu olmalı.

 

Oysa bir alıntı eserde ya da dinlediğimiz bir şarkıda bazen hayal kırıklığına uğrarız. Okuyup hayalimizde canlandırdığımız dünyayla karşılaşmayız. Sadece müziğini dinlediğimiz şarkının klibi, o şarkıdan uzaklaşmamızı sebep olur. Artık o bizim şarkımız değildir. Benim öğrenmek istediğim hayallerin her zaman perdeye yansıyıp yansımadığı, sanırım cevabı şansın yaver gitmesi.

 

Danimarkalı Kurgu ustası Anders Refn 1965 yılında film sektörüne dekorcu olarak girmiş. Slav ülkeleri kendileri anlatmak için film sektörünün ne kadar önemli olduğuna karar verince bir sinema okulu kurmaya karar vermişler. Ve Refn de Danimarka Ulusal Sinema Okulu’nda yönetmenlik eğitimi almış. O okuldan birçok ünlü yönetmen çıkmış. Bu yönetmenler klasik sinema tarzının dışına çıkan filmler yapmayı hedeflemişler. Okuldan mezun olduktan sonra kurgu konusunda çalışmaya karar veren Refn ise yönetmen yardımcısı olarak çalışmaya başlamış. En çok Lars von Trier ile birlikte film yapmışlar. Bize birlikte çektikleri dört filmi gösterdi. Dalgaları Aşmak, Karanlıkta Dans, Dogville ve Antichrist. Bu filmler üzerinden giden söyleşide sinema tekniğinde yaptıkları yenilikleri anlattı.

 

“Dalgaları Kırmak”  filminde, sahne kadın karakterin sevgilisinin adını söylemesi ile başlıyordu. Onların amacı kısa giriş duygunun anlatıldığı uzun bir sahne ve duygu tavan yapmadan sahneyi kesmekti. Tüm film el kamerası ile çekilmiş. Sabit kamera kullanılmamış. Filmlerinde duygunun belgeselini çekmek istediklerini tekrarladı sürekli. Bu filmde kameraya bakan tek kişi kadın kahraman, böylece kadın kahramanla seyirciye bir geçiş, gerçeklik kazandırmak istemiş yönetmen Lars Von Trier. Duygunun belgeseli verilmek istenirken bazen gerçeklerden uzaklaşılabiliyor. Fakat burada amaç seyirciyi aynı duygudan yakalamak onun bu gerçek dışılığı düşünmesini engellemek. Örneğin olmayacak tesadüflerin filmde bir araya gelmesi o an duyguyu güçlendiren unsur, ancak bu seyirciyi rahatsız etmemeli. Film çekilirken amaç sinemografik olması değil bir aile filmi havasında çekilmesine önem veriliyor.  Tüm film soft çekiliyor. Amaç seyirciyle duygusal birliktelik sağlamak.

 

Björk’n oynadığı “Karanlıkta Dans” filmi bir müzikhol olmasına rağmen kendi türünden çok farklı, o yüzden Amerika’da ilk seyredildiğinde şaşkınlık yaratmış film. Kendi janrlarının  bozulduğunu düşünmüşler. Björk’ün söylediği bir şarkıda 100 sabit kamera kullanılmış. Hepsi bir ana bilgisayara bağlı, çeşitli yerlerde sabit duran yüz kamera yüz ayrı çekim demek. Şarkıcının hayallerinin anlatıldığı tüm sahneler sabit kamera ile çekilmiş.Bu oldukça zor bir yöntem olmasına rağmen burada amaç “şarkının duygusunu verebilmek, hissettirmekmiş” seyirciye. Oyuncunun gezindiği her yerde kamera var. Masanın altında, suyun içinde her açıdan kesintisiz takip ediliyor.

 

En güzel film kareleri bu filmde Antichrist’e ait. Fern “kendisinin bu filme katkısından dolayı hazır buradayken istersek onu domates yağmuruna tutabileceğimizi söylediği” filmin başlangıcı alışılmış bir film modunda başlamıyor. İçerdiği cinsellik yüzünden çok fazla eleştirilmiş Antichrist. Hatta 2009 Cannes Film festivalinde gösterimi sırasında salonu terk edenler olmuş. Bence filmin girişindeki o bölüm bir sinema değil sanat eseri. Aynı zaman da o kareler kurgu olarak, gerçek hayatın kısacık somut özeti. Müziği ve görselliği ile muhteşem. Kurgusal olarak anlatmak istersem; anne baba karlı bir sabah odalarında tutkuyla sevişirken evin küçük oğlu önce onların yatak odalarının kapısını açıp anne ve babasına kapıdan bakıyor. Onların kendine anormal gelen halleri karşısında kameraya yani bize gülümsüyor sonra bir sandalyeyi kar yayan pencerenin altına dayayıp pervazına çıkıyor. Amacı elindeki oyuncak ayısına dışarıda yağan karı göster. Ama önce ayısı sonra kendisi pencere pervazından kayıp aşağıya düşmeye başlıyor. O  küçük erkek çocuğu yavaş kar tanelerine uyumlu ama bir o kadar da kar tanelerinin doğallığına aykırı yere düşmeye devam ederken banyodaki çamaşırlarda makinenin içinde dönmeye devam ederek yıkanır. O sırada her şeyden habersiz annenin tutkulu yüzünü görüyoruz. Yüzündeki ifade bir çığlık olabilir. Ama nedeni farklı.

Bu sahneler saniyede bin kare çeken bir kamera ile çekilmiş. Asıl film bu sahnelerin ardından anne babanın ölen çocuklarının cenazesinin ardından bitkin bir halde yürümesi ile başlıyor. Ben bu kadarını seyrettim. Film 11 haziranda ülkemizde gösterime girecek. Refn “sevişme sahnelerinin filmlerde vazgeçilmez bir unsur olduğu ancak önemli olanın, sahneye nasıl farklı yansıtıldığı” olarak açıkladı. Tıpkı hayatın içinde olduğu gibi sahneye yansıtıldığında, bir bütünün parçası olduğunu hissini verebilmektir bence de önemli olan.

 

Anders Refn benim en keyif alarak dinlediğim, empati kurduğum insandı. Söze başladığında kendi ülkesinin İstanbul’un bir mahallesi kadar olduğunu bu yüzden sinema seyircisi yönünden sıkıntıları olduğunu söyledi. Bu nazik ve insanlarla empati kurmakta profesyonel olan adamın söylediklerini can kulağı ile dinlemekte fazla zorlanmadım.

 

Dünyada sesimizi bizimde duyurabilmemiz için bir araç olarak sinemaya ihtiyacımız var. Her iki yönetmende basit bütçeli filmlerin bazen o filmin değerini arttırdığını söylese de, Türk Sineması kendi sorunlarını içinde çözmek yerine bu konuda devlettin tıpkı müzik gibi sinemanın da gecikmiş haklarının güvence altına alması şart. Bu konuda koruyucu kanunların bir an önce hayata geçirilip, sinemacıların omuzlarındaki kişisel mali risklerin hafifletilmesi  gerekiyor.

 

Zuhal Özden

16 Nisan 2010

 

 

Reklamlar

Sıkıosa Yorum Yap

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s