Seyircinin Komedisi

 

10373626_653176254776002_4447647240772332408_n

Kadiköy Halk Eğitim Merkezine ilkokul beşinci sınıfta kursa giderdim. Sabahları babam bırakırdı, ders bitiminde de gelir alırdı.  Bir hocamız vardı  Aziz Nesin’e çok benzerdi. Derslerde ezberimizi bozardı. Sadece görüntüsü benzemezdi ruhu da kaçmıştı sanki. Bir keresinde çocuklar demişti, benim kalbim sağda tüm insanlardan farklıyım ben. Uzun uzun anlatmıştı. Böyle kalbim hızlı hızlı çarpmıştı. İnanmanın eşiğine gelmiştim çok ciddiydi. Hocamızdı. Sonra böyle bir şeyin imkansızlığını ve en çok kendi aklımıza itimat etmemiz gerektiğini söylemişti. Biz de derin bir nefes almıştık.

Dün akşam arkadaşımın tiyatro oyununu seyretmek için yeniden oraya gittim. Çocukluğum aklıma gelmedi. Her gün geçtiğim yerde dimdik duran binaya neden yüzümü bir kere olsun dönmediğimi düşündü. Kapısından girmek hoşuma gitti.

Kadiköy Halk Eğitimin genç kursiyerleri, bu sefer tiyatro öğrencileri yıl sonu oyunlarını sergileyeceklerdi. Kendime zor bir yer buldum. Protokol’ün hemen arkasındaki koltuklara tülbentlerini koyup yer tutan iki koltuğun arasına sığıştım. Kendileri yoktu ama tülbentlerini bırakmışlardı geleceğiz, oturmayın diye.

Bir ara yanıma bir kadın geldi, tüm bedenini yüzeme dayayıp yanımdakilerle konuştu. Ayağında plaj terlikleri vardı. Üstü şıktı. Yüzüne bakınca yaşlanırken neler görüp geldiği belli oluyordu. Ayaklarından başlamıştı emekli olmaya. Oyunu dün seyrettim, bir de ortalardan seyretmek istiyorum dedi, göbeği burnuma dayalı. Benim sıramda oturanlar ah bizden de kimse yok ki kaldırıp size yer verelim dediler olsun seyirci seyretsin dedi. Kaldırmak olmaz.

Birinci oyun Gogol’un Burun adlı eserinden uyarlanmıştı. Burnu kaybolan 9. bir şeyden memurun sahnedeki performansını çok sevdim. Berberin karısı, üç çakal polis, 9. dereceden memurun beğendiği burunun sahibi genç asker, gazete binasındaki hizmetçi kız harikaydı. En çok da burnu kaybolan adam kostümü ve sahnedeki duruşuyla git eve biraz Gogol oku dedi. Ölü Canları sevmemiştim. Seyrederken Gogol’dan özür diledim.  Onun yazma tarzını anladım.  İnsanların zayıf sıradan yanlarını kocaman gözümüze sokmasını hatırladım.

İkinci oyun, Melih Cevdet Anday’ın Ölümsüzler Oyuna ayrılmıştı. orada derhal bir Paris kafesi kuruldu sahneye. Masanın birinde Julius Sezar yanında da şıkır mıkır karısı oturuyordu.  Bir tarih doktoru dışında kimse onların tarihten bugüne geldiğinin farkında değildi. Karısı diğer kadınlar gibi derhal ortama uyum sağlamış kocasından şikayet etse de hayatın tadını çıkarmak isterken Julius Sezar artık tek başına kendini kutsamaktan yorulmuş gibiydi. Ölümsüz olsak en saf gerçeğimizi en derinden getirsek yanımızda kendimiz oluruz sadece. Sezar kendi serüveninde bir akıl hastanesinde bir doktora kendi hatırlattı sadece. Başkalarına ne pek anlamadım.

Oyuna ara verildiğinde yanımdaki kadın kalkıp gitti elinde bisküvisi ile geri geldi. İkram etti etrafındakilere ben bir yabani gibi ret ettim. Aldırmadı, sizin tanıdığınız çıktı mı sahneye dedi. Baktım sadece. Son oyunda mı çıkacak dedi. Evet dedim. Benim de kardeşim var son oyunda dedi.

Yan sıramda oturan güzel göğüslü atlet tişörtlü kız oyun boyunca çalan telefonuna cevap verdi. mesaj at mesaj diyordu gerçi kapatırken. Artık ne sorunu varsa. Yanındaki takım elbiseli ceketsiz adama sürekli bir şeyler söyleyip kendi aralarında ayrı eğlendiler. Sahnedeki espriler onları kesmediğinden olsa gerek. Kız adamın kulağına ekstra bir şeyler fısıldadı kulağımın tırmalandığınca, oyun boyunca.

Son oyun William Shakespeare’n Yanlışlıklar Komedyası’dı. Çok kalabalık bir oyuncu kadrosu vardı. Hepsi birbirinden güzel kostümlerin içinde gerçekten çok güzel bir performans sergilediler. Shakespeare’ın oyunlarını sahnede seyrettim. Onun oyunlarının bir sihri var. Çünkü yazara olan inanç, oyuncuya ona ait hisseden herkese başka bir duygu katıyor. Seyirci de elbet öyle oturuyor koltuğa ve sihirli anlar başlıyor.  Kısaydı, eğlenceliydi, enerji doluydu. En son arkadaşım çıktı sahneye, onun rolünü şakacı arkadaşım bana farklı söylemiş. Ya da son dakika değişti bilemiyorum. Ama iyi ki öyle oldu ben onu bir fahişe rolünde sahnede ararken o bir baş rahibe olarak çıktı sahneye. Muhteşemdi. Onun duygularını tablolarında, çektiği videolarda yansıtmayı sevdiğini, sabırlı olduğunu düşünüyordum. Bir yanını daha öğrendim. İstediği zaman çılgın olabiliyor. Çok güzel dans ediyor. Sahnenin son noktasını koyan oydu. Bence harikaydı.

Ödül törenini bekleyemedim. Çok geçe kalıyordum. Yürümek istedim, karnım da acıktı. Kendime ait düşünecek havadar bir zamanım olsun istedim. Kalabalığın içinde tek başıma olmayı seviyorum bugünlerde.

Sahnedeki oyuncuları düşündüm evime dönerken, onları seyreden ailelerini, arkadaşlarını. Televizyonlardaki yetenek yarışmalarının seyirci kültürünü, sahneye çıkan arkadaşlarına bağıran, daha çok alkışlayanları.

Herkese her şeye rağmen merak ettikleri, hayal ettikleri bir alanda kendilerine bir kapı açan, orada zaman geçiren bu insanları çok sevdim.

Güzel günlerde görüşelim.

Saygılarımla

Zuhal Özden

Reklamlar

Sıkıosa Yorum Yap

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s