annemin dili

download

Merhaba sevgilim günlük,

Yeni bir heyecanımı paylaşmak, biraz da laflamak için geldim. Başkalarıyla konuşmak her zaman zevkli değil. Çünkü seni onaylamıyorlar, dinlemek demek aklını susturup konuşanın ne söylediğine odaklanmak demek. Yani şekerim boş kap olacaksın ve sana söylenenlerin kabın içine dökülmesine izin vereceksin. Sonra ister kullanırsın ister dökersin o senin bileceğin bir şey. ama insanlar öyle yapmıyorlar ben de yapmıyorum elbet kendi dünyamın içinde istediğim kelimeleri seçip onlarla yeni bir söylem yaratıyorum zihnimde gerisine kapatıyorum algımı sonra anlaştık diyorum oysa hepsi palavra. işte bu yüzden yazmayı seviyorum, boş bir sayfayı doldurmak ya da boş bir kabı doldurmak gibi. isteyen kullanılır isteyen okumaz bile keyfe keder.

Her neyse işte annemin dili öğreniyorum. Ve çok hoşuma gidiyorum latin alfabesinde harfleri birbirine çarpmak. Matematik gibi. Okulda matematik sevmezdim. çünkü bana dikte edilirdi, sonra kendim keşfettim ne kadar zevkli olduğunu şimdi harfler üzerinden yeniden keşfediyorum.

Yeni harfler öğreniyorum sonra onları birbirine çarpıyorum yeni bir şey çıkıyor ortaya. Ben ana dilim olan abhazcayı anlıyorum. Yanımda koşulduğu zaman neler söylendiğini anlıyorum ama derdimi anlatamıyorum. Evlendiğim süre boyunca daha az etrafımda koşulduğu için körelmişim bazı kelimeleri anlamıyorum, o yüzden hem konuşma derslerine gidiyorum, söylenenleri hatırlamak için hem de okuma yazma kursuna gidiyorum harflerini okuyup yazabilmek için.

Üniversite hititoloji dersi görmüştüm. O ders beni çok heyecanlandırırdı. Kelimeleri öğrenmek hoşuma giderdi. Pişman olmuştum, keşke demiştim, giriş sınıvlarında hititolojiyi yazsaymışım.

Dersi sevdiğim için mühür okumayı çabuk öğrenmiştim. Hangi mühürün hangi krala ait olduğunu okuyabiliyordum bu da çok hoşuma gidiyordu.

Mühibe Darga’dan ders alıyordum. O kadın da hayran olduğum biridir. Çok güzel gümüşleri, acayip neşesi vardı. Onun bilgin kadın olmasını çapkın neşesini hepimiz severdik aslında.

Tarihi Coğrafya dersinde böle adları da beni çok heyecanlandırırdı. Aşuwa, Aşgaruwa benim ana dilimi çağrıştırıyordu. Sesleri  aynıydı. O yüzden eve gelir babama sorardım. Bölge isimleri teker teker ona okur,  bu isimler sana bir şey çağrıştırıyor mu derdim. O bana ne söylerdi hatırlamıyorum ama söyledikleri aklımda kalmadığına beni tatmin edecek şeyler değildi.

Aradan yıllar geçti, bir Urartu kazısında bekçilerden biri tabletleri okuyabildiğini fark etti. Adam kafkas göçmeniydi. Hangi milletten olduğunu hatırlamıyorum şimdi, o zaman Hititlerin dilinin Hint Avrupa dili olmadığı ortaya çıktı.

Hatti ve Hititlerin Kafkasya’dan göç ettikleri de ispatlandı.

Ali Dinçol bizim Hititçeye Giriş dersi hocamızdı. Avrupalılar ilk çivi yazısını bulduğu için bu yazıyı kendi dil gruplarına katmışlardı. Bu hem kendilerini üstün görmelerinden hem de yeterli bilgiye sahip olmamalarıyla ilgiliydi.

Her neyse işte benim okulda heyecanımın sebebi ana dilime benzeyen Hitit diline olan sevgim şimdi yeniden depreşti. Belki bu alfabeyi öğrendikten sonra Hitit alfabesini de öğrenirim.

İnsan zihninin kapakları açıldıkça daha çok genişler, belki ben de bu yaştan sonra bilgiyle mutlu ederim kendimi.

Hava güzel yürüşe çıkacağım, güzel havaları değerlendirmek lazım değil mi a canım.

abzıyarıza haybabayt diyorum ve yakında kendi harflerimle de yazarım şekerim

zuhals

 

 

 

Reklamlar

acil servis

717.JPG

merhaba günlüküm,

dün gece acayip şeyler oldu. her şey güzel başlamıştı. hava güzeldi ben güzeldim. öyle serin serin nargile içiyordum. birden kulaklarım tıkandı sonra etrafı flue görmeye başladım. göğsümün üzerine bir ağrı oturdu. sanki göğüs kafesim yarılmak içinden nefesim dışarı çıkmak istiyordu. başım ağrımaya başladı. korkak olduğum için galiba önce kendime teşhis koydum sonrada belirtilerini hissetmeye başladım. yanımda kimsenin olmadığı bir zamanda kulaklarım tıkanıp gözlerim görmez olmuştu. aman tanrım dedim, kimse görmeden buralarda öleceğim. neyse ki öyle olmadı kocam geldi beni acile getirdi. tomografi, emar çektiler, kalbime baktılar, ben bu arada sonuçlar çıkacak beni ameliyata alacaklar diye bekledim. beyin kanaması geçirdiğime karar vermiştim kendi kendime.

Gerçi hastaneye gidince ağrılarım azaldı. net görmeye başladım. kulaklarım da duymaya başladı.

Bir sandalyeye oturttular beni. kocam arkamdan itiştirip oda oda gezdirdi. yakışıklı bir doktor ilgilendi benimle. oğlumun yaşındaydı belki ama yakışıklıydı.

Neyse işte ben etrafı seyrettim biraz kendime gelince. Evsiz insanlar geliyormuş acile. orada yatıyorlarmış sabaha kadar.

bir kadın varmış adı ayşe, tam on beş senedir oralardaymış.

oradaki görevli adam dedi ki ben onlara devletin onlar için tahsis ettiği yerin adresini bir kağıda yazıp veriyorum. gidin yıkanın, traş olun diyorum, ama nerede hiç gitmiyorlar böyle perişan geziyorlar, dedi.

Adı üstünde evsizler, tercih etmişler, yıkanmayı, sıcak yatağı isteseler neden evlerini ailelerini terk etsinler ki. yaşadıkları bir travma olmasa sokaklarda işleri ne.

Bizim sokakta bir adam varmış, ben hiç görmedim oğlum anlatmıştı.

O bir damın altında uyumaktan hoşlanmıyormuş. hatta giysi giymekten bile hoşlanmıyormuş.

ona işkence etmişler. o zaman aklını yitirmiş, ailesini evini tanımaz olmuş.

hapisten çıktıktan sonra evinden çırıl çıplak fırlar olmuş sokaklara, bulur eve götürürmüş ailesi.

sonra anlamışlar ki o huzuru tek başına sokaklarda buluyor. şimdi uzaktan kolluyorlarmış adamı. mahalleli de onu tanıyormuş. esnaf ona yiyecek veriyormuş.

üniversite mezunu orta halli bir ailenin çocuğunun aklını almış insanlar işte, ona işkence ederken.

dün akşam bir tane evsiz acile gelen insanların arasında oturdu bir süre sonra da küçük tuvaletini yaptı insanların arasında. onu dışarı attı güvenlik. ,

evsiz adam bir süre sonra geri geldi. arka tarafta bir yerde onu dövdüğünü söyledi, güvenlik görevlisi, bir daha gelme dedim dedi. onu dinleyen diğer görevli, iyi yapmışsın dedi.

kendime düşünceler diye bir kitap okuyorum. Marcus Aurelius Antoninus adında biri yazmış.  M.S. 161 yılında yaşamış Roma İmparatoru kendisi.

Kitabında diyor ki bütünün bir parçası olduğunuzu hiç aklınızdan çıkarmayın. Doğayı izleyin ve doğada her şeyin olması gerektiği gibi gerçekleştiğini unutmayın. asla sıra dışı bir şey gerçekleşmez doğada, diyor.

insanlara da baktığınızda onların doğasını görmeye çalışın. doğalarına uygun hareket ettiklerini unutmayın, o zaman onlara küsmezsiniz diyor.

en son depresyona girdiğimde beni yeniden düzlüğe çıkaran doğaya bakmak olmuştu. Hem etrafıma bakmıştım hem de meditasyon yapıp içime bakmaya çalışmıştım.

osho da zen yolu/tasavvuf yolu kitabında aynı şeyi söylüyor. yolculuğunuz içinize olsun diyor. orada bulacağız huzuru dünyanın hiç bir yerinde bulamazsınız diyor.

aradığınız her şey içinizde diyor.

tüm bu okumalar beni, çok bunaldığımda bir köpeğin kuyruğundaki neşeli sallanışta huzur bulmayı öğretti. ağacın yapraklarının rüzgarda öyle sakince salınması, küçük çocuğun gözlerindeki ışık…

şimdi bir beyin cerrahına gitmem gerekiyor, henüz randevü almadım. bugünü yazarak geçirdim ama kendimi yorgun hissediyorum.

gece uykumdan başım ağrıyarak uyandım ama korkumdan ağrı kesici içemedim.

bu arada akşam hastanede insanları seyretmenin dışında oturduğum sandalyede meditasyon yapmayı da denedim. nefes çalıştım. hepsini doğanın içine sıvışmak için yaptım.

kimseye muhtaç olmamak gerek.

şimdinin içinde geçmişin sızmasına izin vermeden, anın hakkını verip yaşamayı öğrenmeye çalışmak gerek.

bilmek, kütüphanede kitaplarının sıra sıra dizili olması gibi bir şey. bazılarının duygusu kalır sen de  bazılarını hiç okumamışsındır. bazılarını okumayı denemiş sonunu getirememişsindir. ama bilginin gerçekten bilgi olması onu eylemlerine dökmek, hayatına geçirmekle kendini tamamlıyor. yoksa sadece bilmek tozlu raflardaki kitaplardan öteye geçmiyor.

işte ben de şimdi de kalmanın, yaşamanın önemini anlıyorum. şimdi de kalmanın deneme sürüşlerini yapıyorum.

sabah kalkıyorum evet diyorum hadi bakalım bugün önümüze neler çıkacak, onun keyfini çıkarmak, savuşturmak işimiz olsun.

önüne konan tabağı kaşıklar gibi hayatı hakkını vererek savuşturmak işte, rehberin doğa olmalı elbette.

öyle kırlara koşmana gerek yok, toprağa bak, buluta, ağacın dalına, derhal ne yapman gerektiğini anlayacaksın.

neyse şekerim işte böyle, yolda yürürken biraz önce çantamın içine söğüt ağacından bir yaprak düşmüş, baktım sapsarı çantam da duruyor.

anlatmak isterseniz anlaşılırsınız, yaprak bile peşinize takılır, yeter ki isteyin.

zuhals

 

 

 

Rüya

optimized-maxW420-JourneyingSpiritdeer

Sevgilim hadi kalk, bugün annemlere kahvaltıya gidiyoruz. Geç kalınmasından hoşlanmaz biliyorsun, dedi genç kadın uyuyan adamın omzundan öperken.

Adam omzunu sinek ısırmış gibi diğer eliyle öpülen yerini hızlıca kaşırken ben gelmiyorum, sınavım var benim dedi.

Saçmala okul biteli beş sene oldu. Senin bu sınav travman da beni öldürecek. Hadi kalk ya tek başıma gitmek istemiyorum.

Oğlan yüzünü yastığa gömüp, uykusunu kaçırmadan yastıkla gözleri arasında tutmabileceğini umarak yastığı suratına sıkıca bastırıp, ya banane senin annenlerden gelmiyorum ben dedi.

Ne diyorsun anlamıyorum ya hadi kalk hazırlan çabuk.

Oğlan sanki suyun altından dipdiri çıkmış, hiç uyumamış gibi, yatağın içinde hızla doğrulup oturdu. Yüzüne bastırdığı yastığı arkasından alıp öfkeye karşı duvara fırlattı.

Ya biz evli değiliz ki. Birlikte yaşıyoruz. Ben Pazar günü sabahın köründe neden senin gıcık annene kahvaltıya gidiyorum.

Benim annem bana küstü seninle yaşıyorum diye. Neden senin gıcık annen sanki kırk yıldır evliymişiz gibi davranıyor acaba?

Ne saçmalıyorsun sen. Gelmiyor musun şimdi?

Hayır efendim gelmiyorum. Üstelik bugün evi de boşaltıyorum. Sen bana annem gibi davranıyorsun. Sanki ben çocuğunum kavga bile etmiyoruz ya. Annen seni darlıyor sen beni darlıyorsun. Ben sadece şikayet edenim. Cevap bile vermiyorsun lütfedip. Ben de her gece sınava giriyorum bu yüzden. Evet lan okul bitti. Benim sevdiğim bir işim var. Okulda sevgiliydik ok. Ama bitti. Artık ben seninle yaşamak istemiyorum. Sen benim annem değilsin.

Yeter sus!  Seni dinlemek istemiyorum. Ben annemdeyim. Bu söylediklerini düşün, beni ararsın sonra.

Of ya insan bir sabah uyandığında bu kadar mı net uyanır. Ben bu güne kadar kimin hayatına uyanıyor muşum ya!

Maşa ve Koca Ayı

masha-and-the-bear_1479715669

Merhaba Günlüküm,

Şimdi sen bilmezsin bir çizgi film var televizyonda, sabahları uyandığım zaman bazen denk geliyorum. Maşa ve Koca Ayı adı. Maşa başında eşarbı olan küçük bir rus kızı sanırım. ya da o civarlardan bir kız işte. bir de arkadaşı var koca ayı. kankanalar ikisi.

Geçen gün bir belgesel seyrettim ayılar hakkında insanlar anılarını anlatıyorlardı. Baya insan gibi karakterleri varmış bahsediyorlardı ayılardan.

O yüzden kocama dedim ki bu ayıların insanlara tecavüz ettiği fıkralar demek ki doğruluk payı taşıyor. Çünkü bazı insanlar bu ayıları bayağı içselleştiriyor.

Hani bir fıkra var, avcı habire yakalanıyor. Ayının tuzağına düşüyor. Ayı diyor ki cinsel münasebetinden sonra yahu sen benimle seksi seviyorsun yoksa acemi mi avcısın ben anlamadım, onun gibi bir şeyler işte.

Bu Maşa denen küçük kızla Ayının ilişkisi ise alt beyinlerin direk ilişkisi sanırım. Kolay arkadaş oluyorlar. Çünkü çocuklar etraflarıyla alt beyinleriyle ilişki kurarlarmış. Hayanlarda sadece alt beyinleri olan yaratıklar. Elbette sadece fikir yürütüyorum. Uzman değilim.

Hayvan ayılar konusunda hiç uzman değilim. Çocukluğumda bir kaç densiz çingeneye rastlamışlığım vardır. hamamda nasıl ayı bayılttıklarını gösterdikleri. ama ben hiç bir canlının tutsak edilmesine şahit bırakılmayı hayatımın hiç bir evresinde pek sıcak bakmamışım anlaşılan. Ayıdan utanıp hiç seyretmedim insanların arasında durup onun hamamda nasıl bayıldığını ama gördüm. sesini işittim bir kaç kez.

Her neyse Maşa ile Koca Ayının dostluğunu seviyorum ben. Koca Ayının sabrını, Maşa’nın çocuk masumiyetine bayılıyorum.

Geçen açtım, baktım koca ayı kapısına asmış “Bahara kadar rahatsız etmeyin” yazını kış uykusuna yatmış. O arada yatakta Maşa’nın yatakta gelme ihtimalini düşünüp gidip kapıya da tahtalar çakıyor giremesin diye. tam son çiviyi çaktığında kapıyı açıp, çatılmış tahtaların boşluğunda geçip giriyor Maşa, oh ne güzel çakmışsın kapıyı koca ayı diyor. Koca Ayı hiç umursamadan yatağına yatıyor o da gidiyor karnında zıplıyor, kulağını çekiyor, açım açım diye bağırıyor.

Seyrederken koca ayıyı o kadar iyi anladım ki. Oğlum şimdi 25 yaşında ama 3 yaşında falandı. Gece yarısı 4 gibi falan hep aynı saatte uyanırdı. Hadi oyun oynayalım derdi. Hiç unutmuyorum çizgi pijamaları vardı. o kadar severek almıştım ki onları iki ayrı boy almıştım. büyüdüğünde de giysin diye. üzerinde çizgili pijamaları neşeyle evin içinde koştururdu. Balonun peşinden ya da renkli  bir arabası vardı onu çalıştırırdı. Ben gözümden uyku akarken, onun işte şimdi ki 25 yaşına geldiği zamanları görüp görmeyeceğimi düşünür bugünlerin hayalini kurar, yorulmasını beklerdim.

Bazen de canım kıpırdamak istemezdi ama onun çocuksu bana göre aşırı neşesi olurdu ve karnı doyması gerekirdi elbet ve her şeyi yemezdi.

Sabah uyanıp koca ayıyı seyrederken kendimi ona çok yakın hissettim. Maşa’yı da daha çok sevdim. koca ayı mutfakta yemek yaparken buzdolabını açıyor orada maşa’nın sosisin ucuna sarılmış kemirirken halini görüyor. sosisi ondan kurtarıyor, başka bir yiyeceğin ucuna yapıyor küçük kız. Sonunda önüne bir tabak bir kaşık koyup yemeği beklemesini söylüyor koca ayı. yemek piştiğinde bir de bakıyor ki maşa masanın kenarına koymuş kafasını uyumuş.

Evliliğimin acemilik yıllarında kocamla işten birlikte gelirdik. aynı anda kapıdan girerdik. ikimizde açız. ben tavuk pişirmeye kalkardım. tam yemek piştiğinde bakardım kocam koltukta uyumuş olurdu. ben sinirimden oturup ağlardım. halbusem salak olan bendim gece yarısı tavuk pişirmeye kalkan bendim çünkü.

Her neyse koca ayı da yatağına yatırıyor küçük kızı sonra pencereden bakıyor gece yarısı olmuş kurt uluyor aya bakıp o da pişmiş yemeğini tenceresi ile alıp kurdun yanına gidiyor. Birlikte yiyip aya karşı uluyorlar.

Şimdi burada hep koca ayı ben oldum ama bu günlerde aslında prenses modundayım.  bugün hele bir küpeler almışım hepsi de kraliçeleri kıskançlıktan altına ettirecek güzellikte. Bir de kolye aldım. O kadar çok beğenmişim ki kolyemi sanırsam bu gece onunla uyurum.

Bu arada kendime bir maşa bebek almak istiyorum. kuzenime dedim ki koca ayıya gerek yok. kafama göre kocama laf çaktım o da bana cevabını verdi tabi ama ben buraya onu yazmayacağım. çünkü burası benim alanım.

Her neyse çocukların ailelerini kazıklayan acayip sektör var. Maşa bebekler hayvan pahalı. Maşa’nın evi bile 120 tl falan. Maşa bebekler de öyle çizgi filmindeki gibi sevimli değil. Ben yine de ucuz ve sevimlisini bulursam hala almayı düşünüyorum.

İnsanlar çizgi film kahramanlarının çoraplarını tişörtlerini elbiselerini tokalarını falan filan yapıp fena halde satıyorlar o başka bir mevzu başka zaman belki konuşuruz.

Ben gidiyorum, yoruldum.

Zuhals

 

Bahar

d1c8c2e51121114d5c28ed92cfe0c531

Sırt üstü yatmış acı içinde ıkınırken kızını bacaklarının arasından çekip çıkardıklarında rahatlamıştı Bahar, oh demişti. Kızıyla birlikte yeniden doğduğunu hissetmişti. Evet, resmen yeniden dünyaya gelmişti. Sanki ateşli, daracık yollardan yana yana, yürümek, yuvarlanmak zorunda kalmıştı, ışığı görene kadar.

Kızı ağlamaya başladığında, o güldü. İlk defa kendiyle gurur duydu. Gurur duymak ne demek bilmiyordu aslında ama böyle bir şey olmalıydı. İlk defa başına gelen bir şeyden mutluydu. Kendisiyle ilgili bir durumdu bu. Bir insan dünyaya getirmişti.

Nefes alan, ağlayan…

Kocasının bundaki katkısını düşünmek istemiyordu. Onu hiç düşünmek istemiyordu.

Ağzını öperken, dudaklarına bulaşan yağlı yapışkan tavuk kokusu ve ekşi tat geldi aklına.

Kızını doğururken çok terlemişti. Alnında biriken boncuk boncuk teri fark etse belki onları silerdi. Onun yerine dudağına bastırdı elinin tersini, tiksintiyle yağlı karasını siler gibi sildi ağzını.

Annesinin kucağına verdiler bebeği, dinlensin diye. Kokusunu içine çekip geri vermeden yorgunluktan uyudu Bahar.

Çocukluğundaki kadar el değmemiş güzel rüyalar gördü.

Belki de kızının rüyasından geçti, maksat tanışmak olsun diye.

Mutlu uykusu, hemşirenin sesiyle bölündü.

Kocan geldi, bak sana neler getirmiş, diyordu yaşlı hemşire.

Bir an korktu panikledi Bahar, yanlış bir şey yapmaktan korktu. Böyle ani yakalanınca, ürktü, rüyasını düşündü. Sonra doğurduğu kızını, içi ürperdi.

Kocasını, kayınvalidesini ne zaman görse hep bir ezber geçerdi, rastlaşmalarından önceki âna, nedense hiç kusursuz, küfürsüz geçişmezlerdi.

Kayınvalidesi kızacak bir hata bulamazsa kocası onun eksiğini tamamlardı.

Dün gelemedim, kusura bakma dedi, kocası. Annemi biliyorsun, çok hastalandı. Acile kaldırdık, senden sonra. Onun yanından ayrılamadım.

Olsun dedi, Bahar. Yani geçmiş olsun.

Sağ ol. Sağ ol dedi, kocası. Oturduğu yerde kıpırdanıp rahatsızca, e kızın olmuş, allah hayırlı ömür versin.

Sağ ol dedi Bahar. Sana da versin.

Sağ ol sağ ol, dedi adam tekrar.

Yağlı tavuk kokan dudaklarına baktı İbrahimin. Oğlu olana kadar bu kokuyu çekmek zorunda kalacağını düşünmek midesini bulandırdı.

Yatağının içinde doğrulup, geceliğinin yakalarını düzeltti.

Biz birbirimize iyi gelmiyoruz İbrahim dedi. Söyle annen sana başkasını bulsun. Ben seninle bir daha bana dokunmana izin veremem. Ben bir daha çocuğum olmasını da istemiyorum. Hele senden asla çocuğum olmasını istemiyorum. Bence sen git İbrahim.

Hemşire odaya girip İbrahim’den odadan çıkmasını istediğinde, içindeki seste sustu Bahar’ın.

İyi misiniz Bahar hanım, dedi hemşire, geceliğinin kolunu sıyırıp tansiyonunu ölçmek için hazırlanırken.

İyiyim hemşire hanım, kızımı ne getirecekler bana diye sordu, kocasının uzaklaşması yüzünden rahatlamış görünüyordu.

Karnı açıktığında annesi, getirecekler kızını dedi, hemşire gülerek, bir de ateşine bakacağım şimdi dedi, koltuk altını işaret ederek.

 

Çaykeyfisi

074.JPG

Merhaba Günlüküm,

Özür dilerim bugün seni kullanmak üzere başladım yazmaya yani şekerim arzularıma aracı yaptım seni. Bakayım dedim, kimseler okumuş mu yazılarımı, baktım pek yüz veren olmamış bana hımm dedim, benim burada canlı canlı duygularımdan bahsetmem gerek. İşte o zaman insanlar ne söylediğimi merak ediyor.

Hikaye okumak değil sohbet etmeyi seviyorlar ya da dedikodu hoşlarına gidiyor.

Dur gidip bir çay alayım. Dedikodu deyince birden keyifli bir moda girdim, onu arttırayım.

Yeni farkındalık edindim. Sokakta yürürken ağaçlara bakıyorum onları ağızları burunları gözleri olan varlıklar gibi görüyorum.

Yüzüklerin Efendisi’ndeki bilge ağaçlar gibi. Onlara baktığımda köklerinden en uç noktasında yaprağına kadar bir bütün olarak bakmayı keşfettim.

Muhteşemler. Toprağı yarıp gökyüzüne doğru yayılıyorlar. Onlara gözlerimle, ellerimle dokunmayı seviyorum.

Sokakta kedilere köpeklere selam verirdim, şimdi ağaçları da selamlıyorum. Çok kafayı kırdığım zamanlarda oluyor, o zaman gövdelerine sarılıyorum.

Sarılmamı istiyorlar öyle hissediyorum. o yüzden gidip kollarımı sarıyorum. bazen açmakta olan tomurcuklarına dokunuyorum. Çiçeklerinin yapraklarına parmaklarımı dokunduruyorum.

Dün yaprakları dökülmüş çıplak bir narenciye ağacının dallarının arasında öyle tek başına duran turuncu bir narenciye meyvesi gördüm.

Öyle dalların arasından etrafına bakınıyordu.

Bizim de böyle yapmamız gerekiyor.

Bütünün bir parçası olarak doğayı izlememiz ve doğamıza dönmemiz gerekiyor. Bizim de zamanın içinde öylece durmamız gerekiyor aslında.

Bu zombi gibi mal gibi öyle bir yerde durup fotosenteze çekilin demek değil elbet.

o meyve durgun dalında asılı çürüyüp düşmeyi bekliyor. Onun aslı o. Dalında asılı durmak.

İnsan da en saf en sade haliyle hayatın ona getirdiğini yani durduğu yerde ona çarpanı dönüştürmeli ki donanımlı dünyaya gelir insan sonra durmaya devam etmeli hayatın içinde.

Aynı zamanda hareket etmeli insan, durduğu yerde hareket etmeli, içine içine gitmeli.

İnsan hep gitmek ister, doğasında vardır gitmek.

Ve bu gitmenin özü, içine yapması gereken yolculuktur.

Bu yolculukta başka zamanlara, dünyalara gider ve en sonunda vardığı yer kendi özüdür.

Ve dünyaya geliş sebebimizde bu değil mi tekamüle ermek.

Tüm bunları hepimiz biliriz ama hayatımıza hücrelerimize işlemesi bazen ömür hayatımızda hiç gerçekleşmez ya da bir köşesinden tutunur, tam oldu derken ölür gideriz.

Böyle arada benim gibi tekrarlamak belki de kulağa tını kalmasını sağlar.

Üstelik arada kendine hatırlatma iyidir. Şaşan menzili yerine oturtur.

Kel alaka bir girizgahın menzili de buralara geldi efendim.

Dün otobüsle Bağdat Caddesi’nden Kadiköy’e giderken otobüsün penceresinden ağaçlara baktım yine yolun kenarından onlar da bana bakıyormuş gibi geldi.

Çünkü onları ben fark ettim. Eskisi gibi dallar ve yapraklardan ibaret değil artık onları hissedişim.

Bu benim doğayı yeniden keşfedişimin bir realitesi aslında.

Bir bitkinin dalındaki dinginliği fark ettiğimden beri ben de doğama dönmeye, doğanın içine karışıp eski yerime dahil olmaya çalışıyorum.

O zaman iyileşeceğimi, huzurumun tamamlanacağını biliyorum. Bu tek kişilik bir huzur olacak. Dalındaki yaprağın varlığı gibi.

Dal yaprakta olur, zamanla düşer, çürüyüp toprağa karışır.

Hiç bir anarmol bir durum değildir. İnsanın kendi kıçından uydurduğu gibi hüzünlü de değildir.

Yaprağın dalından düşüp,  çürüyüp toprağa karışmasında bir şifa vardır biliyorsunuz ki.

Tıpkı insanlar için ölümün bir kurtuluş olması gibi.

Neyse şekerim.

Gelirim, yazarım, modern dünyanın hayali arkadaşlara ihtiyacı var. Yoksa çekilmez.

zuhals

 

Kardeşim ve Ben

images

Kapalı yerde boğuluyorum. Bir çatının altında uyumam mümkün değil. Bazen bakıyorum pencerelerin ışıklarına, bunların bir tanesinde bizi parka bırakan şerefsiz ailem dolanıyor, diyorum içimden.

Geçen gün Kahveci Ahmet  ben istemeden, yanına çağırıp bir bardak çay verdi. Damdan düşer gibi aileni hatırlıyor musun? diye sordu. Hatırlamıyorum dedim. Ya kardeşin dedi. O da dedim.

Televizyonda görmüş. Nadide Teyzenin bizi parkta bulduğu sene yani bundan tam on sene önce bir adam şu parkın karşısındaki adliyeden çıkıp iki oğlunu banklara terk edip gitmiş.

Şimdi çocuklarını arıyorlarmış.

Nadide teyze bizi nüfusuna geçirdiği için şu an mahalleli bir şey yapamazmış, zaten televizyondaki aileyi hiç gözü tutmamış Kahveci Ahmet’in ama yine de bilmemizi istemiş.

Bakmak istemediği köpeğini bırakır gibi iki çocuğunu parka bırakan ailenin hikayesini belki bilmek istermişiz.

Hayır dedim, Nadide Teyze öldü. Altı ay oldu öleli. Mahalleli bizim hakkımızda konuşuyor. 13 yaşındayım ben. Devlet bizi 18 yaşına kadar yetiştirme yurdunda tutarmış öyle diyorlar.

Beni kardeşimden ayırmasınlar. Umurumda değil. Her yerde kalırım ben.

Damlı bir yerde kalamıyorum. Gece bir yolunu bulup kaçıyorum. Evin içinde hiç uyumadım bu zamana kadar. Az uyumayı seviyorum. Kimse beni duvarların arasında uyutamaz.

Nadide Teyze o kadar nöbet tuttu başımda baktı gözümü bile kırpmıyorum beni rahat bıraktı. Balkonda uyudum yaz kış.

Komşular bile alışıklar benim havadar halime.

Kahveci Ahmet beni geçen gün yeniden çağırdı, o televizyoncu kız geldikten sonra gel hele seninle konuşmamız lazım dedi.

Beni masaya oturtup televizyonu açtı, önüme sıcak çay koydu. Poğaça verdi. Pastaneden aldım dedim. Soğutmadan ye dedi.

Karnım aç değildi. Ama onu geri çevirmedim. Hoşuma gitti benim için poğaça alması.

Televizyondaki programda insanlar kavga ediyordu.

Bak dedi, bunlar annen baban. Kavga ediyorlar. Sizin için birbirlerini suçluyorlar.

Baktım, ikisini de hiç sevmedim. O değil dedi, yüzümü buruşturmamdan sevmediğimi anlayan Kahveci Ahmet, o senin üvey baban.

Annen bu adam yüzünden sizi bırakmış. Ondan bir kardeşiniz olmuş. Babanla bu yüzden boşanmışlar. Baban size bakamayacağı için, kafasını kaldırıp parkı gösterir gibi işaret etti, oraya parka bırakmış sizi.

Ben ağzım açık, poğaça ağzımdan düştü düşecek, Kahveci Ahmet’e bakarken, oğlum dedi, bunları sana anlatıyorum, benden duy istedim, çünkü onlar sana yabancı insanlar. Siz mecburen, o gün baban  bıraktığında büyüdünüz zaten. Sizin de payınıza düşen buymuş. Mutlaka hayırlı bir yan vardır. Sabretmek lazım evladım. Sabredip görmek lazım.

Şimdi bu yaşta bu laflar sana ağır biliyorum ama birinin söylemesi lazım.

Yanlız değilsin oğlum. Allah sizi anne babanızla sınamış ama kendi kanınızdan olmayan insanların da iyi olabileceğini göstermiş belki de.

Bak, toprağa bol olsun Nadide Hanım öz evladı gibi sahiplendi sizi. Sizi bulduğunda hiç dillendirmedi bile. Hastalığına kadar herkes sizi gerçekten kız kardeşinin torunları sandı.

Ben lokmamı yutmuştum ki, Kahveci Ahmet sırtımı sıvazladı. Hadi oğlum dedi, çayını soğutma. Yarın annen gelecekmiş seni görmeye. Konuş bakalım neler söyleyecek.

Gitmek istedim, kardeşimi görmem gerekiyordu. Onun varlığına ihtiyacım vardı.

Köklerim ondaydı benim. İhtiyacım vardı onun gözlerine bakmaya.

Ben okula gidiyorum dedim, kardeşimi almam lazım.

Tamam oğlum dedi.

Kardeşimi almaya gitmezdim. Herkes gibi o da bilirdi.

Bekle dedi, al birlikte yemek yiyin kardeşinle, ona yemek ısmarla benden.

Bir an önce yanından ayrılmak istediğim için hiç uzatmadan aldım verdiği parayı.

Kardeşime gel yemeğe gidiyoruz dedim. Olur dedi. Bana hep güvenmiştir.

Ona dedim ki sen annemi görmek istiyor musun?

Benim ağzımda poğaça Kahveci Ahmet’e baktığım gibi ağzında bir kaşık kuru fasulye suyu ağzının kenarından aktı akacak. İstiyorum dedi, ben annemi istiyorum. Onu görmek istiyorum. Tamam, dedim yarın geliyor görürsün.

Tamam dedi, yemeğini yemeğe devam etti.

Başını önüne eğdi, bir daha bakmadı. İyi ki de bakmadı. Çünkü neden bilmiyorum canım o kadar çok ağlamak istedi ki.

Avazım çıktığı kadar bağırmak geldi içimden. Onu öyle durgun, başı önünde haline baktıkça, koşmak geldi içimden. Bağrırmak istedim.

Yanından kaçmadım.

Ona sarılmak geldi içimden, yine sarıldığımda ağlamak istedim. Bağıra bağıra ağlamak istedim ama kardeşimi korkutmak istemedim.

O kadar sessiz, durgun hali vardı ki.