Ve Kendini Kutsadı Kadın

819a2bba7f052e666bdc7fdd5dc46b57

Yeni doğmuş bebeği kuala gibi göbeğinin yan tarafında tutan yeşil ameliyat giysili doktor, uzun boylu iri yarı bir adamdı. İri gövdeli kocaman bir ağaç gibi hastanenin koridorunda durmuş hemşireyle konuşuyordu. Sanki beline sarılan, evde beslediği hiç yanından ayırmadığı şirin bir hayvanıymış gibi rahattı. Oysa minik bir bebek taşıyordu kolunun altında. Bebeğin keyfi yerinde, güvendiği dalda uykuda görünüyordu.

Genç kadın tedirgin, doktorunu beklerken uykudaki bebeğe bakıp onların görüntüsünde rahatlamaya çalışıyordu.

Onun bebeği dün sabah tuvalette işeyeceğini sandığı bir anda düşmüştü.

Hamile olduğunu bile bilmiyordu. Bugün doktor ona neler olup bittiğini anlatacaktı.

Sırasının gelmesini bekliyordu.

Yatağa uzanmış tavandaki beyazlığın içinde düşüncelerini kovalarken içine giren kaşığın çıkardığı seslerin aynı soğuklukta canını yaktığını düşündü.

Farkında olmadan hamile kalmıştı, farkında olmadan düşürmüştü, şimdi tüm hücrelerinde hissederek, bebeğinin son kırıntılarını temizliyorlardı.

Bırakın, vazgeçtim demek istedi, tavandaki beyaz kireçte yakaladığı leke gözünde büyürken. Sinirini bozacak kadar yakınlaşmıştı leke, kaşık daha çok içine girmişti. Bırakın istemiyorum, kalsın parçaları içimde, demek istiyordu.

Bebeği kolunun altında taşıyan adam gibi neşeli değildi onun bacaklarının arasında oturan adam.

Seni sevmedim suratsız herif, siktir git kıçımın dibinden,  diye avazı çıktığı kadar bağıramayacağını bildiğinden, dilini ısırdı.

Dilinden akan kanı emdi, kanı onu sakinleştirdi.

Bir daha kimseyle sevişmeyeceğine söz verdi rahmine.

Bu kaşıktan sonra içine hiçbir şey girmeyecek, söz dedi.

Özür dilerim dedi, özür dilerim.

İyi gelmişti organlarıyla sohbet etmek.

Hızlıca düşündü.
Başka kimlerden özür dilemesi gerekiyordu.

Bir ekmeğim arasında düşündü dilini, incecik kıymışlar üstüne kaşar yaymışlardı. Tost makinesinde eriyordu. Isınmıştı.

Özür dilerim dedi, dilinin döndüğü kadar, özür dilerim.

Seni ısırdım.

Her yere soktum, seni özür dilerim. Söz dudaklarımı bile yalamıycam artık.

Her sabah ağız dolusu öptüğü kocasını düşündü.

Her akşam işten geldiğinde kapıda boynuna sarılırdı. Ayaklarının üzerine koyardı ayaklarını. Adamın alt dudağını ağzının içine alır emerdi.

Kocası ayaklarının üzerinde onu salona kadar  taşırdı, karısının dudakları ağzında.

Özür dilerim dedi, kadın.

Dudaklarım özür dilerim.

Bir daha kimseyi öpmeyeceğim, kendi omzum hariç.

Söz veriyorum.

Teninin kadifemsi dokusunu getirdi aklına.

Özür dilerim.

O da dokunmayacak artık.

Söz veriyorum.

İçini kazıyan kaşık yüzünden kasıkları ağrıyordu.

Orada da birileri kazı yapıyordu sanki.

Söz dedi, eve gidelim ellerimle ovacağım sizi, bundan sonra sadece kendi ellerimle.

Kocasının ellerini düşündü.

Adam, karnına dokunurdu.

Okşardı. Ağrılarını alırdı.

 

İçinden son parçaları kazınan bebeğini hayal etmeyi denedi, başaramadı.

Aklına sadece kocaman, kanlı bir et parçası geliyordu.

Memelerini düşündü.

Akşamdan beri sıktığında süt sızan memelerinden özür dilemek istedi.

Kaşıklı adam hala bacaklarının arasında, içini kazıyordu.

Özür dilerim dedi, kimden dilediğini bilmeden.

Gözyaşları, yattığı yerde kulaklarının içine doluyordu, kimisi kulağından sızıp boynundan, koynuna kaçıyordu.

Ağladığı için utandı.

Özür dilerim diye mırıldandı kendine, omzuna ilk öpücüğünü kondurduğunu hayal etti.

Dudakları ıslandı.

 

Reklamlar

Güzelin Gözü Nergis

nergis

Geçen gün teyzeme gittim onunla biraz sohbet ettik. Bana çocukları yıkamaktan hiç hoşlanmadığını travması olduğunu söyledi. Bunun nedeni sensin dedi.

Yeni doğmuştun dedi, annenle seni yıkıyorduk. Birden garip sesler çıkarmaya başladın. nefes alamıyordun. Evirip çevirdik seni, sırtını tokatladık, sonunda nefes almayı başardın. Ben o günden sonra kendi çocuğum dahil yeni doğmuş hiç bir bebeğe yıkamak için dokunmadım dedi.

Benim de aklıma Elif Şafak’ın Araf romanı geldi. Orada Ömer’in sevgilisi Gail’in kelimelerle sorunu vardır. Sabahları uyanır gözüne çarpan ilk kelimeden kendine bir kelime türetir güne öyle başlardı. Gününün gidişatını karşısına çıkan kelimeler belirlerdi.

Ömer uzun zaman belki de ölene kadar onun gerçek adını bilmedi. Çünkü onunla karşılaştığında sabah onu uyaran kelimenin etkisinde adı Penelopeydi. Romanı çok beğenmiştim. Film duygusunda yazılmış okuduğum ilk Türk romanıydı. üstelik yazarının çok zeki bir kadın olduğuna karar vermiştim. Üstelik hala aynı fikirdeyim.

Benim için Elif Şafak Türk Edebiyatının en iyi romancılarından biri.

O kitapta Gail, Ömer ile evlenmeye karar verince birlikte oturacakları eve bakmaya gittiklerinde evi beğenmiş, pencerenin kenarında durup buradan güzel intihar diye geçirmişti içinden.

Romanın ilerleyen sahnelerinde 15 aylıkken falan Gail’in annesinin onun için pişirdiği harflerden oluşan sosisli makarnayı yedirirken, küçük Gail’in boğazına bir parça sosisin takılması yüzünden nefessiz kaldığını öğrenir okuyucu.

Gail’in harflere takıntısı, ölüm sevdası buradan kaynaklanmaktadır.

Yeni doğan bebeklerin anne karnından çıktıktan kaç saniye sonra ağladıkları da önemlidir. Bebeğin ağlaması, dünyaya geldikten ne kadar süre sonra beynine oksijen gittiğini önemiyle alakalıdır. En uzun süre 7 saniyedir benim bildiğim daha geç kalındığında beyin hasarı meydana gelir bebekte.

Öğrenme güçlüğü gibi bazı beyinin algılamasıyla ilgili sorunlarda bu doğum anıyla ilgilidir.

Elbet bir uzman değilim. Sadece çocuğu olan bir anneyim.

Her neyse teyzemin anlattıkları ve Gail’in durumu bana kendi manik depresif hallerimi anımsattı.

Ben kendimi yakınlarıma anlatırken aslında ben doğuştan özürlüğüm derim. Bunun sebebi karnımda kocaman bir hüzünle dolaşarak büyümüş olmam.

Nedenini bilmediğim, bir türlü avutamadığım bir sızıyla dünyayı seyrederek büyüdüğüme inanıyorum.

İşte o zamanlardan birinde ilkokul çağlarında okulumuzun yan tarafında kocaman bir alan vardı. Orada sebze ve çiçek yetiştirilirdi. O büyük bahçenin sahibi olan ailenin inekleri de vardı. Mahallenin süt ihtiyacını da onlar karşılardı. Bahçenin içindeki iki katlı müstakil evin alt katında inekler yaşardı, üst katında onlar kalırdı.

Şimdi orada kocaman apartmanlar var. Hayvanlarıyla uyuyan çocukların hepsinin birer apartmanı vardır herhalde.

O yüzden bu ev kadınlarına sütçü, tüpçü, mahalle bakkalı şakaları yaparken biraz daha dikkatli olun derim ben.

Her neyse efendim bu teyzemle annem beni yıkarken boğmaya çalışmışlar.

Becerememişler.

Ama ben o günden sonra hep kırık bir kalple etrafa bakar olmuşum tıpkı Gail gibi.

İşte o sütçünün bahçesi çocukluğumda hatırladığım en güzel yerlerden biriydi.

Elle çizilmiş gibi sıralanmış, lahanalar, kıvırcık salatalar, havuçlar falan vardı toprağın üzerinde. Aralarında çizgi gibi dümdüz çizikmiş oyuklar vardı toprağın üzerinde.

Çiçek tarlaları vardı bir bölümünde.

Rengarenk çiçekler yetişirdi.

Ben en çok nergisleri hatırlıyorum.

Parlak sarı bükük boyunlarıyla narin narin dururlardı.

Hallerini çok severdim. Ama yine de içimi acıtırdı neden bilmiyorum. Çok güzellikte iç acıtıcı belki de.

Bilmiyorum.

En sevdiklerime hep nergis alırdım. Harçlıklarımı biriktirir, öğretmenime, anneme nergis hediye ederdim.

Kokladığımda hep sebepsiz hüzünle çocukluğuma kaçtığım çiçekler götürdüm sevdiklerimin evlerine, işe başlayıp kendi paramı kazandığımda.

Şanslıydım, kocaman kucak dolusu çiçekler aldım bıkana kadar yıllarca.

Ama o kekremsi hüzün hiç peşimi bırakmadı.

Gözlerimin en derinine yerleşti zamanla.

Bu kadar gürültülü gülmemin sebebi ne bilmiyorum.

Yazdıklarım birden sinirimi bozdu.

Arabesk değilim, arabesk yazıyorum.

Hüzne bulanmış doğmuşum, kahkahalarım yüzünden yemin etmeden kimse inanmıyor içimin acıdığına.

Diğer tezatlıklarımı saymak istemiyorum. Aralarında koşup sizin gibi karakter yapıyorum çünkü.

Anlatma fütursuzluğum belki kendimi iyi tanımamdan belki de zırcahil olmamdan, bilemiyorum.

 

 

Günaydın Gittim Ben

provence_fransa

Beni buraya hangi orospu çocuğu getirip bıraktı dedi, karşına oturan adama.

Ben getirdim dedi adam, hatırlamıyorsun, kimseyi tanımıyordun. Günlerce uyumadın. Oğlanı kucağından hiç indirmiyordun. Merdivendeki ayak seslerinden bahsediyordun sürekli. Gelip seni alacaklarından o kadar çok korkuyordun ki.

Kendi kendine konuşur gibi, geçmişteki o sıkıntılı günlerden sadece sesi kadının yanındaymış gibi bir süre anlattı adam neler hissetti.

Senin için çok korktum. Hiç uyumuyordun. Lokma sokmadın ağzına, beni tanımıyordun. Belki de merdivende ayak seslerinden korktuğun adamlardan biriydim. O kadar çok üzüldüm ki aklıma hep neşeyle kahkaha atıp çok konuşmaktan başımı şişirdiğin zamanlar geldi.

Sigara içeceğim ben dedi, kadın sıkıntıyla ayağa kalkıp demir kapıya yürüdü.

O karanlık günlerdeki çatı katından hızla koşup karısının yanına ışık hızıyla gelen adam, dur gitme ben sana sigara getirdim dedi, karısının omzundan yakalayarak. Hadi otur lütfen, biraz daha konuşalım.

Kadın omzunu adamın elinden kurtarıp, olmaz benim rahibede sigaram var, istemiyorum senin sigaranı dedi, arkasına bakmadan.

Peki dedi adam, sesini küçülterek tamam git.

Kadının arkasından kapanan demir kapının arkasından bir süre bankta oturup başı önünde düşündü.

Karısını özlüyordu, onu geri istiyordu. Yalnız olmanın ne olduğunu ilk defa anlamıştı. Yalnız olmak istemiyordu.

Oğlu sürekli annesini soruyordu.

Kadın oğlunu hiç sormamış.

Diğer hastaların televizyon seyrettiği ortak alana gidip sigarasını içmeye başladı. Yanına oturan kadın ona annesini anlatıyordu. Onu hastaneye yatıran annesini çıktığında mahkemeye vereceğinden bahsediyordu.

Hiç çocuk olmadığını düşündü kadın. Hep abla olmuştu. Abla gibi oynamıştı oyunlarını. Kardeşlerinin haksızlıklarını tölere eden anlayışlı ablaydı. Acemi anne babasının ilk çocuğu…

Genç bir abla olmuştu, kız kardeşinin haylazlıkları yüzünden sürekli azar işiten.

Burada tüm haklarından muaf hissediyordu kendini. Çıkmayacaktı, elinden geldiğince burada kalmaya devam edecekti.

Delirmeyi, çocuk olmaktan, abla olmaktan, anne olmaktan daha çok sevmişti. Kimse ondan önce gelmiyordu artık. Kimseyi beklemek zorunda değildi. Susmak istemezse susmayacaktı. Durmak istemiyorsa durmazdı.

Oturduğu yerin duvarlarına baktı. Kafasını kaldırıp yüksek tavana dikti gözlerini. Bir süre öyle dinliyormuş gibi yaptı annesini mahkemeye verecek kızı. Rahibe küçük kağıt bardakla yanında belirdiğinde indirdi kafasını yere.

En sevdiği içkiyi boğazına boca eder gibi dikti kafasına ilaçlarını, karşısındakinin ne düşündüğünü umursamadan, bir sigara daha istiyorum ben dedi.

Buyrun gelin, vereyim dedi rahibe.

Tamam, diye kalktı yerinden, bir şey keşfetmişte, birazdan herkese açıklayacakmış gibi.

 

 

Dumanı Tüten Meditasyon

0206c3ab85910fe79ee2b26152c04a31

Bacaklarını altında çapraz birleştirip oturuyordu, gözlerini ufka dikmiş, kulağı rüzgarda, havayı kokluyordu.

Gözlerini ufka bakıyor görünse de içine dönüktü aslında, içinde geziniyordu bir çift göz. Hasar tespiti yapar gibi teker teker organlarını gözden geçirdi.

Hepsi tıkır tıkır çalışıyor görünüyordu. Kulağını rüzgardan çevirip içini dinlemeye başladı. Ritmi seken bir şey var mı? Bilmek istiyordu. Sonunda dayanamadı, iş birliği ettiği organlarına seslendi, benden memnun musunuz?

Üzgün olan var mı aranızda?

Aldırmaz bir seslik duydu içinde, hiç hoşlanmadı bu duygudan.

Dışarının havasını koklamaktan vazgeçti. İçini koklamaya karar verdi.

Yüzünü buruşturdu. Duman kokuyordu. Kokudan gözleri doldu.

İçinde bir yer, köşesinden,  kıvılcım düşmüş bir mendil gibi için için yanıyordu.

Derin nefes çekti içine rüzgardan, havası dağılsın diye.

Bir boğa gibi geri püskürttü burnundan içindeki dumanı.

Derin nefes çekti içine rüzgardan, havası dağılsın diye.

Bir boğa gibi geri püskürttü burnundan içindeki dumanı. Yeniden derin bir nefes çekti burnundan, midesini kocaman şişirdi temiz havayla, midesini yukarı doğru çekip diyaframına pompaladı hepsini, geri dumanı burnundan püskürtürken, kalçalarını sıktı oturduğu yerde. İlahi sütun dedikleri omur iliğine gönderdi temiz havanın bir kısmını.

Her burnundan nefes çekip geri verdiğinde kalçalarını sıktı oturduğu yerde.

Ruhunu bedenine geri çağırdı.

Bedenindeki kırmızı noktayı hissederken kulaklarında bağıran insanların uğultusunu duydu.

Bir arenada çığlık çığlığa heyecanla bağıran kana susamış insanların bağırtısıydı duyduğu.

Ufuk çizgisine diktiği gözleri mavinin içinde kaybolmuş, zihninde kırmızı bir rengin peşinde gördü kendini.

Bir boğaya dönüşmüştü. Sırtındaki mızrakların acısını değil hareketlerinin ağırlığını hissediyordu.

Kırmızı pelerin kendi etrafında döndükçe, içinden geçme arzusu daha da artıyordu içinde.

İçindeki dumanı burnundan öfkeyle boşaltıp hızla kırmızın üzerine hücum ettiğinde kırmızının içinden geçti boynuzları boğanın sırtına saplanan mızrağın acısıyla kafasını hızla kaldıran boğa, seyircisini selamlamak için arkasını dönen matadoru boynuzlarının arasına aldı. Havaya kaldırıp yere fırlattığında, onu yerde bırakmadı, artık içi de dışı da yanan boğa.

Yerde yatan matadoru, karnına geçirdiği boynuzlarında sürükledi, pişman olmuş gibi boynuzlarından silkti bir süre sonra. Matador karnından saçılanları toplamaya çalışırken, zafer sarhoşluğu bilmeyen yaralı boğayı öldürüp, matadorun ölüsünü kurtardılar.

İçindeki hayvan ölünce rüzgarın sesini duydu kadın.

Gözlerini açtı, maviyle doldu gözleri kadının.

Aydaki Adam

tumblr_n4ag4x3cMg1rbi4fso1_500

Annemin söylediği gibi eğer tanrı varsa, ayda yaşıyor ve bizi seyrediyorsa, o adamı cehenneminde yakmasını istiyorum.

Onu yaksın.

Babaannemin dediği gibi yanıp kül olsun cehennemdeki diğer adamlar gibi sonra aydaki adam onu küllerinden yeniden yaratsın ve yeniden ateşlerin içine atsın ve adam bir daha yansın istiyorum.

Beni o yatağa her kalktığımda yeniden gönderen kadını da yanına alsın aydaki adam.

Onu da sıcak cehennemlerinde yaksın.

Ama beni yakmasın.

Çünkü ben o adamın yanında uyandığım geceleri düşündüğüm zaman kardeşlerimle  bahçede yaptığım kardan adamın güneşte eridiği gibi ama yanarak eriyip bittiğimi hissediyorum.

Ayaklarıma bakıyorum, kalmamışlardır diye ama ikisi de yerinde, onlarda bana bakıyorlar, aklımdan geçenleri hatırlamış gibi. Sonra ben gözlerimi kaçırıyorum.

Bir dondurmanın parmaklarımdan eriyip akması gibi içimin bütün organları eriyip yok oluyor, bazen hatırladıklarım yüzünden.

Evime gelip kardeşime o adamı anlattığım zaman bana iyi olmuş demişti, hak ettin sen. Benimle birlikte geri gelseydin, başına bunlar gelmezdi.

Annem, aydaki adamın her şeyi görüp bildiğini söylüyor.

Artık kardeşimle konuşmuyorum. Onun anlattıklarını dinliyorum sadece.

Bazen ona yardım ediyorum, erkek kardeşimizin eşyalarını saklıyoruz birlikte.

O, bizden küçük ve annemler onu bizde daha çok seviyor.

Biz de onu kızdırıp, kıskançlığımızı soğutuyoruz.

Annemin ona aldığı kalem kutusunu yan bahçeye attı, kız kardeşim bu sabah.

Yan bahçenin otları o kadar yüksek ki yerini söylesek de kardeşim cesaret edip o bahçeye giremez.

Hepimiz orada otların arasında kocaman bir yılanın yaşadığına inanıyoruz.

Ayaklarımıza dolanan otların arasına dalmaya, kimsenin niyeti yok.

Bazen yalnız başıma kaldığımda annemin tanrı, dediği o uzaktaki adamla konuşuyorum.

Ona bütün çocukların mutlu olması için yalvarıyorum. Anne babaları ölmesin hiçbir çocuğun diyorum.

Adam geliyor aklıma, sana güveniyorum diyorum, onu yakmaya devam et. Kızını da al yanına diyorum, onu da babası gibi yak tanrım.

Yatağımda kafama çekiyorum yorganı, sırtımı duvara yaslıyorum. Ellerimi bacaklarımın arasına sıkıştırıp, öldü o diye, fısıldıyorum, bu senin yatağın, korkma diyorum, gözlerim yorgunluktan kapanmadan önce.

 

Sınırlarda Gezinmek

 

Doğduğum günden beri yaşadığım yerlerden hiç ayrılmadım.

Farklı mahallelerde otursam da hep aynı semtin içinde gezindim.

Bu sabah kan vermek için gittiğim hastaneyi, çocukluğumdan beri biliyorum. Hep etrafındaki evlerde oturdum. Çünkü hastane çok büyük bir alanı kaplıyor.

 

erenkoy_rshh_turkpsikiyatriÇocukluğumda arkadaşlarımla birlikte, hastanenin dibinden yürüdüğümüz uzun bir asfaltla, evden uzaklara giderdik.

Benim için evin sınırlarının çok uzağında olan yerlere.

Yasak bir şeyi yapmanın heyecanına yol boyunca bizi takip eden yüksek hastane duvarlarının gizemi eklenirdi.

Orası akıl hastanesiydi.

Çok büyüktü.

Aşılmaz demir kapıları ve duvarları vardı.

Evin sınırlarının uzağında, akıl hastalarının kaldığı duvarların dışında olmak nefesimi keserdi.

Kalbimi sıkıştıran durumlar hep bütün olasılıkları bir arada düşündüğüm zamanlardır.

En çokta onlardan zevk alırım.

Benim çocukluğumda bütün yollar asfalt değildi.

O yüzden asfaltın üzerinde yürümek bize cazip gelirdi.

Nadir araba geçen yolda sıcak havalarda çıplak ayakla yürürdük. Sıcağı ayaklarımızda hissetmek hoşumuza giderdi.

Üstelik ayakkabısız yürümekte yasaklar arasındaydı. Annemiz görse buna izin vermezdi, o yüzden değerli bir yürüyüştü, yalın ayak asfaltta yürümek.

Bisiklete binerdik. Bir bisikletimiz vardı. Biz çok kişiydik ama adaletli bir şekilde,  bir yayan sıramız geldiğinde bisikletin üstünde yol alırdık.

Yaşantımızın önemli macerasıydı, bu sınır ihlalleri.

Sonra büyüdüm, o akıl hastanesinin içine babamla girdim.

Aklımı kaybetmek üzereydim.

Bu sefer aklımın sınırlarında fazlaca gezinmiş, sonunda zihnimin içinde kaybolmuştum.

Babamla o büyük kapıdan içeri girince, çocukluğumda yapışmadığım kadar sıkı yapıştım babamın koluna. Beni ne olur burada bırakma, demiştim.

Bugün aynı yolu tek başıma yürüdüm.

Babam şimdi tek başına bir bakım evinde kalıyor. Oraya ne zaman gitsem akıl hastanesi geliyor aklıma.

Babamı görmeye gitmek o yüzden benim için büyük mesele.

Kalbim hepsi çok sıkıştırıyor beni onu görmeye gideceğim aklıma gelince, o yüzden  aklıma estiğinde rahatlıkla gidemiyorum.

Bugün kan vermek için küçücük bir kulübede beklerken, hemşire birden zekasızlık örneği gösterip kendi düşük meşrebince bağırmaya başladı.

Orada çok genç insanlar vardı kan aldıran.

Bahçenin içinde yürürken telle çevrili bir alanda dolaşan genç insanlar da gördüm.

Eskisi gibi hastanenin kocaman bahçesinde dolaşmıyor hastalar.

Onların telle çevirdikleri sınırlı bir alanda, dolaşmasına izin veriyorlar.

O yüzden artık yüksek duvarlı hastanenin demir kapıları yok.

Onun yerine garaj girişi ve yaya girişi diye ayrılmış iki bölüm var, medeni alanların metal bariyerinin çekildiği.

Bugün benim hastanede ikinci günüm, gece rüyamda kabuslar gördüm. Sabah gözlerimi açtığımda ağlamak geldi içimden, ben de çocukluğumdaki gibi gizlice banyoda ağladım.

Hastanede o tel örgülerin arkasında insanları görünce bir de üstüne hemşire, bıktım artık hangi birinize yetişeyim diye bağırınca, yeniden ağlamaya başladım.

Ulur gibi ağladım.

Neden ağlıyorsun diye sordular, nedeni uzun eve gidince yazacağım, diyemedim. Boş verin dedim. Önemli değil. Onlar anlamadılar, benim hemşire yüzünden ağladığımı sandılar.

O sadece dokunmuştu oysa.

Neyse işte yarın yine gideceğim oraya ve sonunda alışacağım, alışmak zorunda kaldığım diğer şeyler gibi.