çerçöp

f890ce299fa54fb299f38848b5f92a00

Dur, atlama diye bağırdı arkamdan annem, çorapların çamur olacak, çıkmıyor lekesi, çekil oradan.

Atladım. Öfkeyle, annem mezarında kalkmışta akşama çamaşır yıkıyacakmış gibi, kolumdan yakalamışta ben kolumu annem de bırakmışım gibi, atladım.

Ayağım o zaman kırıldı işte. Göründüğü kadar derin değilmiş yağmur birikintisi. Annem belki de ayağım kırılsın istedi. Gaza getirdi beni. Bilmiyorum, öldü. Arada böyle sesi musallat oluyor bana.

Gece eve dönüyorum işte böyle. Onunla yaşadığımız zamanlarda ne zaman geç kalsam ağzıma sıçardı. Neredesin,  öldüreceksin beni korkudan, derdi.

Ben de mezarıma yazdıracağım, sırık kızım yüzünden korkudan öldüm, kederimden kanser oldum diye.

Korkardım sahiden, ölecek diye. Onun her söylediğine inanırdım.

Aslında sürekli beni eleştirdiği için mi ne? Ben herkesin söylediğine inanırım. Sanki benden başka herkes doğru söylüyor. Bir yalancısı benim bu dünyanın.

İşte böyle gece yarısı yağmura tutulunca, evde kimsenin dırdırının beni beklemediğini hatırlayınca, birden canım su birikintilerinde seke seke eve gitmek istedi ama su birikintisine yukarıdaki annemin yanından atlamışım gibi bir sertlikle düşmüşüm nedense, kırıldı ayağım. Cep telefonumda o an çantamdan fırlamış, bulamadım onu da.

Eğer ona rastlamasaydım şimdi kesin topal kalmıştım.

Ayak kırılmasından orada bir başıma ölecek halim yoktu ama kan kaybım da yoktu gerçi yine de kötü olurdu işte.

Gece yarısı öyle su birikintisinin içinde oturdum bir süre.

Yanımda arabasıyla o durdu. Arabasından indi. Bir yerin ağrıyor mu? Diye sordu. Kafamı salladım. Hala annesinin çorapları kirlenen kızı modundaydım. Tırsmıştım azıcık.

E birazcık da şımarmak istiyordu hala canım.

Ayağımı gösterdim kafamla, yüzüm buruşuktu.

Tanrım çok hoşuma gitti.

Ben ciddi adam suratı seviyorum.

Babam neşeli adamdı. Hep komiklik yapardı hatta.

Ben ne ara ciddi adam suratına tutkun oldum bilemedim bak şimdi.

Sizi hastaneye götürelim, dedi. Sanırım kırılmış.

Lan kaç kişisiniz demedim, tabii. Arada terbiyeli olabiliyorum, istersem.

O da yüzüme bakmadan yanımda bir yandan arabasını kullanıyor bir yandan konuşuyordu.

Ben ona bakıyordum hep.

Ayağım kırıldığı için çok mutluyum.

Ayağım acıyor mu? Bilmiyorum.

Isınıyor galiba. Ayak bileğimde birileri ateş yakmış.

Arada bir ayak bileğimi üflemek istiyorum.

Sabredin diyor, az kaldı. Geldik sayılır.

Arabanızı da kirlettim diyorum, yüzünün ciddiyetine kurban olduğum adama.

Donum ıslanmış ya!! diye, geçiriyorum içimden, insanın donunun ıslanması, ıslak ıslak tenine yapışması, kirli olduğunu düşündüğü suyu düşündükçe, kıçına çerçöp batıyor hissi, insanı mutlu eder mi! Hiç yaa..

 

 

 

 

Reklamlar

Yanık Beklemek

,eXqB0KqxPECAdzDI3GCGtA

Beni yaktılar.

En sevdiğim çakmağımı kullandılar.

Üzerime benzin döküp ateşe verdiler.

Biri beni bulsun, diye Ölüm Vadisi’nde bekliyorum çırılçıplak.

Kayaların arasına sırt üstü yatırdılar beni.

O gün aldığım elbiselerin etiketlerini kopardılar.

Parfüm şişem yanımda duruyor.

Üzerlerine sıktılar gitmeden önce.

Ben ve yanık kokmamak için.

Onları tanımıyorum. Bu şehre yeni geldim. Yeniden başlamak istedim her şeye. Arkamda bıraktığım şehirde beni vareden anılarımdan belki kurtulurum sandım. Orada nereye baksam; geçmiş ete kana bürünüp, bazen eteklik giyip, bazen don paça karşıma fırlıyordu.  Adlarını yüzlerini unuttuğum duygusundan kurtulduğumu sandığım anılarımın hayaletlerinin, ayağımı bastığım her köşe  başında  hortlamasından yorulmuştum.

Gidersem unuturum sandım.

Bu şehri sevmiştim.

Hemen yeni bir iş de buldum. Hayallerimi süsleyen bir iş olmasa da farklıydı. Hayal ettiğim bir iş de yok zaten. Sabahları kalkıp çiftliğe gidiyordum. Çiftliğin sahibi kadın kendi topraklarında yetiştirdiği meyveleri satıyor.

Onunla internetten tanışıp geldim.

Ben seçmedim bu şehri, şehir beni seçti diye düşündüm hep.

Belki ölmeye geldim.

Sakindir buralar. Fazla araç yoktur yollarda.

İnsanda görmezsiniz ortalıkta. Hepsinin bir meşguliyeti var. Ortalıkta dolanmadan meşguliyetlerinin gölgesinde yaşıyorlar sanki.

Bir tek üniversite öğrencileri. Bu şehirde neden bir Güzel Sanatlar Fakültesi var bilmiyorum. Gerçi öğrenciler diğerlerinden farklı değil burada. Okulu bitirdiklerinde de düşünceleri farklı olmayacak. Bir ziraat öğrencisinden ya da veterinerden farklı düşünmeyecekler, nedeni yaşadıkları şehir. Burada sanattan bahsetmek bana garip geliyor.

Öğrenciler okullarına gitmek için otostop yapıyorlar.

Kimse yadırgamıyor onların bu davranışlarını. Ben de yolumun üstünde olan okulun önünden boş geçmemek, hem de konuşmak için onları arabama alıyorum.

İşte onlardan üçü beni yaktılar.

Neden bilmiyorum.

Arabamı almak için belki de. Belki de eğlenmek istediler.

Bu şehir sıkıcı.

Belki büyüdükleri yerin karanlığını daha fazla saklayamadılar bu şehirde.

Bana hiç karanlık görünmemişlerdi.

Eğlenceli bulmuştum üstelik onları.

Konuşmaları bana tanıdık gelmişti.

Sohbetimden benim gibi onların da onların da hoşlandığını sanmıştım.

Arkamda oturan kız ne zaman başıma vurdu, neyle vurdu görmedim.

Direksiyonun hakimiyetini yanımdaki oğlan almış olmalı.

Temiz suratlıydı. Yakışıklıydı.

Sevgiliydiler belki de.

Bilmiyorum.

Beni neden öldürmek istesinler. Çantamda da çok fazla para yoktu. Mücevher takmam.

Evi biliyorlar belki de.

Ama evde de hiç bir şeyim yok.

Bilgisayarımı istediler belki de.

Keşke yakmasalardı. Canım çok yandı.

Yanarkan ayıldım çünkü.

Sonra dumandan boğuldum.

 

tak diye olur mu ki

 

 

11205618_820538984696275_750288124284882480_nMerhaba sevgilim günlük,

Sana manyak bir haberle geldim, yani benim için acayip bir durum.

Sigarayı bıraktım, hem de tak diye.

İlaçsız.

Aslında düşününce öyle tak, diye olmuyor hiç bir şey.

Mesela, bugün babama gittim.

Sabah kalktım, haydin bakalım babama gidiyorum, demedim.

Önceden düşündüm, tasarladım, hatta bir ara vazgeçtim sonra baktım, kardeşim çoluğunu, çocuğunu toplamış, babamın yanında bir de selfy çekip koymuş kardeşlerden oluşturduğumuz whatsApp grubumuza,derhal kalktım, gittim.

Zaten giyinmiştim ama her an soyunabilirdim.

Hava çok sıcaktı.

Üstelik İstanbul’da kalma sebebim de babamla zaman geçirmekti, ama bu sabah uyanınca, onu gidip, orada ziyaret etmek istemedim.

İşte, baktım kardeşim gitmiş, ben de dedim, haydi tonton, kalk- git -gör babanı.

Öyle uçup gitmedim tabi.

Yola çıktım.

Uzun bir yol yürüdüm.

Otobüs durağında bir adam oturdu yanıma. Adam bir kadının yanına oturmaktan tedirgindi belli ki. -Çünkü bugün İstanbul insanların kalp atışlarını duyacak kadar sessizdi, tanrıya bin şükür. Bu da bizi daha bir ürkek ve görünür kıldı haliyle.- Ben de içimden, bu şimdi otobüs mü bekliyor, yoksa sapık falan mı? Niye bana öyle tuhaf tuhaf bakıyor diye geçirdim düşündüm tabi.

Bir de korkum, karşımdaki koca otele rağmen yerden filmlerdeki gibi bir çalı yumağının geçmesi ve otobüsün hiç gelmemesiydi.

Otobüs demek kalabalık demek.  Sessiz ve insansız bir İstanbul’da otobüs durağında olmak hakikaten, kadın olsun, erkek olsun, herkes için ürkütücü bir durum.

Uzak bir yerde, benim babamın kaldığı bakım evi, oraya gitmek için otobüse binmem gerekiyor.

Her neyse işte.

Bu günlerde bu “Her Neyse”  lafını da seviyorum. Böyle saçımı savurur gibi, gözlerimi devirir, gerdan kırar gibi, konudan savrulmak için “her neyse” diyorum.

Ondan işte.

Bir karardı, yolculuktu, babama gitmem.

Babamın kaldığı bakım evinin kapısından içeri girince sanki bir partiye katılmışım gibi oldu. Yemyeşil çimenlerin arasına güzel koltuklar koymuşlar, tepelerinde kocaman şemsiyeler, bakıcılar bir örnek giyinmiş, kocaman bahçenin bir köşesinde neşeli bir müzik çalıyor. Köşede metal çay makinası.

Çay partisi gibi bir şey hazırlamışlar belli ki.

Ben dahil olamadım.

Çaya da kalamadım zaten.

Bahçenin kapısından girince, öbekler halinde oturan yaşlı insanları ve neşeli genç kadınlara baka kaldım önce. Ama onlar bana baktıklarında cep telefonunu kurcalayan huzursuz bir kadın gördüler büyük ihtimal. Çünkü kapıdan girmeden önce, kız kardeşimle konuşmuştum. Telefonumun ekranı, saçımdaki hindistan cevizi yağı yüzünden yapış yapış olmuştu, bir yandan onu silmeye çalışıyordum.

Bir de babamı görmüştüm uzaktan.

Başını önüne eğmiş tüm diğer arkadaşları gibi o eğlencenin istemsiz bir unsuru gibi göründü gözüme.

Utanıyordum.

Ne zaman oraya gitsem, telaşlanıyorum.

Oradaki netlik, beni telaşlı ve huzursuz yapıyor ve buna alışmak istemiyorum.

Annem için onkoloji servisine ilk gittiğimde, sanki başka bir dünyanın kapısından giriyormuşum hissine kapılmılmıştım.  Bir annenin özürlü evladını kabul ediş evreleri gibi olmuştu, oraya alışmam. İlk gün, hastaneden çıkınca arabaya gidene kadar, bağıra bağıra ağlamıştım. İnsanlar beni durdurmaya çalışıp, hastalığımın adını öğrenmek istemişti, ellerinden sıyrılıp yoluma devam etmiştim. Öfkeli zamanlarım olmuştu, herkese küfrettiğim. Öyle zamanlarda annem koridorda bulduğu bir kanepeye uzanca oturur, beni öldüreceksin, derdi. Rezil ediyorsun insanlara. Ama doktora gitmek konusunda da benden başka kimseye güvenmezdi.

Son senelerde, kulağıma kulaklığı takar, kitabımı alır, sırasını beklediğim doktorun tüm hastalarının gitmesini, bir kanepede uslu uslu bekler, olmuştum.

Babamın bu yeni durumuyla, böyle yüz göz olmak istemiyorum.

Belki de annemdeki tecrübem beni bugün bu duygulara getirdi.

Babam beni tanımadı. Kız kardeşinin çocuklarından biri zannetti büyük ihtimalle. Durumun vahametinden bahsetti. Yukarı çıkıp ablasıyla konuşmamı istedi. Durumu çözmemiz gerekiyormuş. Ablasının söylediklerini ona iletmemi istedi.

Bahçede çimenlerin üzerinde bağdaş kurup oturdum, onun dizi dibinde. Ama o benim kızı gibi hissetmeme izin vermedi.

Benim babama ihtiyacım vardı, onun ablasına galiba.

Organize olsunlar istiyordu.

Kimler bilmiyorum.

Bayram olduğunu ve orada herkesin akrabamız olduğunu düşünüyordu galiba.

Belki de köyde kocaman bahçeli evinde olduğu hissine kapılıyordu.

Benimle önce kendi anadilinde konuşup,  diyaloga geçmeye çalıştı. Belki de etrafımızdaki insanları böyle uzaktaştırmak istedi yanımızdan. Ama ben onun söylediklerini anlasam da onun dilinde konuşmayı beceremediğimden ortak bir yerde buluşamadık.

Yeniden Türkçe konuşmaya başladı o da.

Beni kim zannettiğini soramadım. Ben büyük kızınım diyemedim. Çünkü onu içinde yaşadığı realiteden çıkarmanın bir manası olduğuna inanmak gelmedi içimden.

Bunca tanışıklığımıza istanaden, kelimelerimiz ve anımız denk düşmese de hüzünlü olduğu hissine kapıldım.

Ben de kaptırdım kendimi çimenlerin yeşiline, müziğin neşesine, babamın saçlarına, yüzüne dokundum.

Oğlumu sever gibi okşadım yanağını, bir zamanlar kıvırcık saçlarının olduğu tıraşlı kafasını okşadım, hoşçakal demek için.

Yanından ayrılırken arkama bakmadım, yuvaya oğlunu ilk defa bıraktığı için suçluluk hisseden, onunla göz göze gelmek istemeyen anne gibi, adımlarım havada bahçeden süzülmeye çalıştım.

Yolun kenarında, bankta sigara içen benden yaşlı bir hasta yakınıyla göz göze geldim.

Bayramlaşmadık.

Yarım bir gülüş dokundurduk birbirimizin yüzüne, ve ben sigara içmediğim için hayıflanmadım.

Klimalı, değişik yolcu sıkalasının duraklarla birlikte belirlendiği otobüsümle, üstelik yüzde elli indirimli yolculuğumu yapıp evime geldim.

Yarın hava şartları ve ruh halim müsait olursa, bir turistmiş gibi İstanbul’da tura çıkayım diyorum. Hiç gitmediğim camileri falan gezeyim. Bir ağacın altında kitap okuyayım.

Şehirde hazır insanlar azalmışken içimdeki sese kulak vereyim, diyorum.

Sigara mevzusuna gelecek olursak şekerim, işte o karar da şimdi geldiğim bu yer de olduğum halle ilgili bir durum.

Uzaya fırlatılan mekiğin kendisindeki fazlalıklardan kurtulup hedefine ulaşması gibi bir hareketin başlancı oldu bende aslında.

Küçük, büyük terk edişlerimin başlangıcı, kopuşların, zorunluluklara teslim oluşun bir simgesi.

Yine gelirim. Nasıl olsa sen hep buradasın, ben de şuralarda bir yer de.

Zuhals

Mavi

art-shop-karga-kanvas-tablo-art29511049-3

Gece yarısı arkadaşlarının yanından ayrılıp tek başına yürümeye başladığında, yüzü asıldı kadının. İşte böyle yapıcam bundan sonra dedi, her saniyemi doldurucam. Kendimi meşgul edecek bir şeyler bulmalıyım.

İnsanların rengini gösteren bir gözlük olsaydı eğer, ona bakan yolda yürürken renginin kırmızıdan maviye dönüştüğünü görürdü. Neşesinden eser kalmamıştı. Tutkusunu masada bırakmıştı. Şimdi içinde hüzünlü ahtapotlar kol geziyordu.

İnsanların arasına karışıp metroya bindiğinde kitabını çıkarıp okumaya başladı. Okuduklarından hiç bir şey anlamadığını fark edince, kitabını çantasına geri koyup, yanında gürültüyle konuşan gençlere kulak verdi.

Ben denedim ama başaramadım diyordu, uzun saçlı sakallı oğlan. Evde ne kadar ilaç varsa içtim. Ölmedim. Annem hasteneye götürmüş. Midemi yıkadılar. Hiç bir şey hatırlamıyorum aslında. Ablam da ondan ayrılınca denemişti dedi, yanında oturan sesi büyük kendi çocuk arkadaşı. Gidip sevgilisiyle konuştum tabi. Ağzının payını verdim. Herifin ağzını burnunu kırdım o sinirle. Ablam şimdi benimle konuşmuyor. Onu ben buldum. Bileklerini kesti. Oğlum o kadar korkmuştum ki. Ölecek sandım. Meğer kızı ne kadar çok seviyormuşum. Tabi oğlum, kardeş sevilmez mi? dedi, sakallı oğlan. Ben kendime geldiğimde annem başımda ağlıyordu. Bunu bize neden yaptın dedi. Canım yaşamak istemiyor demiştim. O da bana tuhaf tuhaf bakmıştı. Harbiden bazen yine deniyim, diyorum. Çok sıkılıyorum ben ya. Ne istediğimi de bilmiyorum.

Birbirlerinin yüzüne bakmadan, etraftaki insanları umursamadan konuşuyorlardı.

Kadının rengi maviden sarıya döndü. Telefonunu çıkardı çantasından, oyun oynayıp rengini atmak istiyordu. En çok da yanındaki çocukların konuşmasına katılmak istiyordu. Utandı.

Kendini çevresine kapatmak en iyisiydi. O da en iyi bildiği oyunun içine daldı. Sürekli hata yapıyordu. Oyun kazanmasına izin vermiyordu. Vazgeçti oynamaktan.

Ölümü düşündü. Metronun raylarına düşse, ilk neresinin acıyacağını karar veremedi. Korkup ödü patlardı belki. Parçalanmış bedenine bakan yabancı insanları hayal etti.

İçi sıkıldı. Utandı.

Etrafındaki insanlara, bakıp onlara daha çok yabancılaştı. Duygularını gösteren bir gözlük olsaydı eğer, yanında oturan insanlar parçalanmış cesedini görüp, korkuyla kaçışırlardı.

Kaçıştıklarını hayal etti. Merakla tepesinde ona bakanları. Daha çok yabancı oldu etrafındaki insanlar.

Oturmaktan sıkılıp ayağa kalktı. Başını öne eğip yeni aldığı ayakkabılara dikti gözlerini.

Güzellerdi.

Parçalanmış bedeni tümlendi. Ayakkabılarının yeşil rengi üzerine bulaştı. Çiçek desenlerine gülümsedi. Rahatlar diye geçirdi içinden.

Kafasını kaldırıp metronun kapısına yansıyan gölgesine baktı.

Maviydi.

 

Neşeli Avcı

Merhaba Günlüküm,

Uzun zamandır sana gelmiyorum. Bugün neşeli bir şeyler yazmak için geldim. Neşeli falan olduğumdan değil avcının pusuya yatıp avını beklemesi gibi ben de pusuda neşeli bir şeylere bakmak üzere koşullandırdım kendimi, yazmaya otururken yani ama henüz bulamadım o yüzden seni oyalıyorum.

Hep dolup taştığım zamanlar da geldim sana. Birilerine kendime küfür etmek için, kusmak için ya da dedikodu yapmak için. Bir değişiklik yapayım dedim bugün ama bilemedim.

Biraz önce Çitler diye bir film satın aldım onu anlatayım sana. Zenci bir baba var. Çöp toplayarak hayatını geçindiriyor. Zenci olduğu için kaderine kızgın. Oğlu beyzbol oynuyor kendi de eskiden oynarmış ve ünlü biriymiş kendi klasmanında ama oğlunun öyle boş işlerle uğraşmasını istemiyor. Çünkü spor beyaz adamların onu kullanacağı bir alanmış. Hep yedek klubesinde otururmuş ama o para kazanacağı bir iş sahibi olmalıymış. Oğlu koleje gitmek için burs kazanıyor. İyi beyzbol oynadığı için kazanıyor bunu ama babası hayır diyor kağıtları bana göndermesinler imzalamam, boş işlerle uğraşma git çalış. Çocuk diyor ki baba sen beni neden sevmiyorsun. Babası diyor ki sevmek mi? Seni neden sevecekmişim. Annenle seni yaptık diye sevmek zorunda değiliz. Bu sorumluluklarımızın arasında değil. Benim sorumluluğum  bu evi geçindirmek. Sen sevgi dilenerek yaşama. İnsanlara bu soruyu sorma. 17 yaşında da oğlunu evden kovuyor, oğlu da gidip denizci oluyor 6 sene eve gelmiyor. Babası öldüğü zaman eve geliyor annesine diyor ki onun cenazesine katılmayacağım çünkü onun gölgesinden kurtulmak istiyorum. Her yerde onu görüyorum. Annesi de baban kendisine benzemememen için uğraştı. Bir o kadar da benzemeni istedi. Ve sen babana benziyorsun.

Bu arada evin babası karısına sen benim hayatımda başıma gelen en güzel şeysin demesine rağmen bir gün mutfakta karısına diyor ki benim çocuğum olacak.

Kadın, karına çocuğum olacak mı diyorsun 18 yıl sonra diyor. Ben bu evde her şeye katlandım bana söyleceğin bu mu diyor. Şimdi bana söyle bir daha o eve gidecek misin diye soruyor.

Adam diyor ki ben o eve gittiğim zaman çatıyı onarmayı ya da evin diğer tüm sorunlarını unutuyorum. O bana kendimin başka bir yönünü tanımama sağladı. Ben onun evinde güldüğüm gibi hiç bir yerde gülmedim. Bundan kendimi alıkoyamam diyor.

Karısına bu olanlardan hiç kimsenin suçlu olmadığını sadece artık başka bir pencereden bakmayı da öğrendiğini söylüyor. ama kadın onu anlamıyor. Benim de isteklerim vardı. Bunları sence neden yıllarca eteledim diye soruyor kocasına.

6 ay adam karısının evine gelmiyor. Sonunda yine aynı yatakta yatmaya başlıyorlar ve bir gece telefon çalıyor. Karısı telefonu açtıktan sonra yanında uyuyan kocasını uyandırıyor. Kocasına diğer kadının kızını doğururken öldüğünü haber veriyor.

Adam onu hiç kimsenin güldürmediği kadar güzel güldüren kadının öldüğünü öğrenince çok sarsılıyor, oturup ağlıyor ve karısı bunu seyretmek zorunda kalıyor.

Kadın bir gün yine mutfakta yemek hazırlarken adam kucağında kızıyla gelip bu masum çocuğun annesi öldü. Ona annelik yapar mısın? diyor.

Kadın tüm bunlar olmadan önce kocasından evlerinin etrafını tahta çitle çevirmesini istemişti. Bunu isteme sebebi evdekileri bir arada tutmaktı. Kocasının başka bir kadından çocuğu olacağını öğrendiği zaman, ben kendi evimdeki gibi bir ailem olmasın diye uğraştım. Benim ailemde kardeşlerimin anne ve babaları farklıydı ve biz onlardan hiç konuşmazdık. Hala düşününce kim kimden aklım karışıyor. Böyle bir ailem olmasın istedim şimdi sen bana çocuğum olacak diyorsun demişti.

Adam çocuğu kucağında gelince, tamam diyor kadın, adamın kucağından çocuğu alıp, babaların günahını çocuklar çekmemeli, bundan sonra bu çocuğun bir annesi var ama senin bir karın yok.

Sonunda da yalnız ölüyor işte.

En iyi yardımcı kadın Oscar’ını almış film. Güzel bir kurgusu ve diyalogları var.

Eskisi gibi içimden dışıma çıkmıyorum yazarken anlaşılan.

Başka da bir şey yazmak gelmiyor içimden. Gördüğüm güzel şey etrafımda buydu yazdım.

Bir de yemek yaptım. Kuru dolma. Ama güzel mi bilmiyorum. Henüz pişmedi. Kokusu da gelmiyor, gelse tadı hakkında fikrimi buraya iliştirirdim.

Bendeki güzellikler bu kadar.

Güzel günlerde görüşelim biz yine de.

zuhals

Armut ağacının Altında Dizlerine Sarılıp Yalvardım

 

Astrolojide karakterim hakkında afilli bir şeyler öğrenmek istediğim de babama sordum, baba dedim, ben saat kaçta doğmuşum.

Heh dedi, sen doğduğunda bana haber verdiler. Dediler ki Nursen, Zeynep Kamil’de, o gün de hava bir soğuk, benim de işim başımdan aşkın, atladım gittim hastaneye. Baktım odasında değil annen. Uzaktan biri geliyor böyle sallana sallana, baktım annen. Suratı da asık. Belli bana kızmış. Bana kızınca hep öyle yapardı. Yüzüme bakmazdı. Gözleri benden başka her yanda, suratı da bir karış. Beni şöyle bir süzdü, sen nerdesin dedi. Yav dedim geldim işte. Bugün bir arsa satışımız vardı. Vallahi  kalktım masadan geldim. Hıh dedi, odasına girip yatağa yattı. Nurhan nerede dedim. Senin yapman gerekeni yapıyor, ilaç almaya gitti. Yahu ne var, her taraf eczane dolu, merak etme sen dedim.

Babama çekmiş benim hikayeci yanım. Ben de şahit olduğum her olayı kaynağından uzaklaşıp duygularımla süsler anlatırım. Ama sıkılmıştım. Bana doğum saatim lazımdı.

Ya tamam baba dedim, hatırlamıyorsun sen anlaşılan.

Yok yahu humsis dinle bak, babam hepimize humsis derdi. Ne demek bilmiyorum, şirin gibi bir şey diye düşünürdüm çocukluğumda. Şimdi alzeimer oldu. İstesem de ne demek olduğunu hatırlamaz. Onun hafızasını yitirmesi benim çocukluğumu kaybetmem gibi bir şey.

Neyse, ben dedi, sabah gittim hastaneye sonra bir ara hava almak için çıktım, geldiğim de kızın oldu dediler. Çirkin bir şeydin he böyle upuzun buruşuk bir şey

Sonra kendi söylediğine güldü uzun süre.

Babam esprilerine bayılır.

En çok o güler.

Baba sabah mı doğmuşum akşam mı dedim, sorduğuma pişman, sıkılmıştım.

Bilmiyorum diye kestirip attı sonunda, ben akşam ne yediğimi hatırlamıyorum.

Annem olsa hatırlardı. Ama o öldü.

Ben oğlumu hatırlıyorum mesela. Dizi seyrederken suyum gelmişti.

Öfkemi de hatırlıyorum. Doktorlara kızmıştım, kocama kızmıştım. Ne çok bağırmıştım. En sonunda bana sus demişlerdi. Başka hastaları rahatsız ediyorsun. O zaman kalkıcam ben diye tutturmuştum. Önce bana sus diyeni dövmeye niyetim vardı ama kalkmama izin vermemişlerdi. Ben de doğum esnasında karnımı iten doktorun elini ısırmaya kalkmıştım. Ona izin vermemişti doktor. Hop demişti ısırmak yok.

Keşke annem yaşarken ona sorsaydım. Neyse yükselimi hiç bir zaman bilemeyeceğim.

Babam da ekin zamanı doğmuş, başka da bir şey bilmiyor doğumu hakkında ama hiç dert etmiyor.

Doğduğum zaman bana Pınar demişler, sonra çok ateşlenmişim. Bu isim yaramadı bu kıza demişler. Adımı Zuhal koymuşlar.

Bir gece ben bebek arabasındaymışım annem babam bir de arkadaşları ki sonradan büyüdüğüm de ben de tanıdım onu akraba gezmesinden dönüyormuşuz. Akrabamız benim arabamı annemin elinden almış yol yokuş aşağıymış. Bırakmış arabayı ben arabanın içinde öyle yokuştan hızla inmeye başlamışım. Annenle babam hey ne yapıyorsunnnn diye bağırmışlar. Akrabamız koşup yakalamış, amma telaşlandınız he, ne var demiş.

Aynı akrabamız, yiğenimi severken havaya fırlatmıştı, çocuk kristal avizenin içine karışmıştı o hızla sonra avize ile birlikte aşağı inmişti. Avize kırılmış çocuğun ödü şeyine karışmıştı.

Bizim adetlerimizde çocuklara fazla sevgi göstermek herkesin önünde ayıptır. 10 sene sonra dünyaya gelen tek erkek çocuklarını zarar gelecek diye ödü kopan anne babası çok sinirlenmiş ama misafir akrabamıza ağızlarını açıp tek kelime söyleyememişler.

Çocukları çok severdi aslında. Belki de o vakitler bekar olduğu için elinin ayarı henüz gelişmemişti. Her çocuklu eve giderken onlara hediye almayı ihmal etmezdi. Onların resimlerini çekerdi. Ailemizin çocuklarının tüm fotograflarını onun fotoğraf makinesinin eseridir mesela.

Çocukluğumun ilk anısı anneme bir armut ağacının altında dizlerine sarılıp yalvarmam. Henüz iki yaşında falan olmalıyım. Çünkü benden sonra ki kız kardeşim doğmuştu. Aramızda iki yaş var. Ondan küçük erkek kardeşimle de üç yaş fark var. Erkek kardeşim doğduğu için mi yalvardım yoksa o doğmasın diye mi onu hatırlamıyorum.

Annem bahçede çamaşır asıyordu ben de ne olur kardeş istemiyorum diye yalvarmıştım. Sonra dondurma istemiştim o da hayır demişti. Ben de sinirlenmiş olmalıyım çekip evden gitmiştim. Tam Sahracedid’de tek dondurma satan Harun bakkalın oraya yaklaşmıştım ki bir kadın yanıma gelip annemi sordu. Ne dedim hatırlamıyorum. O sıra beni aramaya çıkan Ayhan teyzem geldi yanımıza beni alıp eve getirdi.

Büyüdüğümde sen kaybolmuştun diye anlatırlar bu anımı, oysa kaybolmamıştım. Harun Bakkala dondurma almaya gidiyordum, teyzeme yakalandım.

O gün beni yolda çeviren kadının Melih diye bir oğlu vardı. Aynı ilkokula gittik. Hayatımda ilk tacizimi de ondan yemiştim. Kızlar tuvaletine kaçıyordum. Kızlarla erkekler ayrılmış yakalamaca oynuyorduk. Normalde kızlar tuvaleti erkekler için dokunulmaz yerdir. Oraya giremezler. Ama Melih hıyarı hem tuvalete peşimden girmiş hem de yakaladım diye popomu ellemişti. Kimseye söylemedim elbet. Şimdi yazarak ilan ediyorum ama ben de eski zuhal değilim elbet.

Hayatımda ilk doğum günümü 15 yaşında kutladım. Teyzemin kızları en yakın arkadaşımdı. Onlarla birlikte yine kaçıp Sahracedid’de saray pastahanesine gitmiştik. Oraya gitmek büyük riskti. Çünkü onların evinde bahçenin sınırlarının dışına çıkmak yasaktı. Eniştem yüksek sesle gülmemize bile kızardı. O yüzden onların bahçesinden sokağa kaçmak çok zevkliydi. Yoksa bizim evde bahçede oynamak sıradan bir olaydı. Bizim evin yasağı evden çok uzaklaşmaktı. Ne kadar olduğu ise çocuğun korkusu ile sınırlıydı. Bir isim konmamıştı ama lezzet aldığın yer yasak demekti bizim için.

Teyzemlere gittiğim zaman eniştem evde olmadığında hemen kapıdan çıkar bahçenin duvarına oturur, eniştemin arabasını kollayıp sokaktan geçenleri izlerdik. Bazen de gizlice dondurma almaya Harun bakkala giderdik. Büyüdükçe harun bakkal ilgimizi daha çok çekmeye başlamıştı. Çünkü bakkalın önünde mahallenin oğlanları toplanır sohbet ederdi. Biz de onların bakışlarından hoşlanırdık.

Hepimizin uzaktan hayran olduğu sümüklü ter kokulu bir oğlan vardı. Kokladığımızdan değil tabi ama hep top oynarlardı. Yıkanmak pazardan pazara olurdu. Yani ter koktukları kesindi.

Biz kızlar ter kokacak oyunlarla pek uğraşmazdık. Üç kişiydik tehlikeli hayaller kurardık.

Teyzemin kızlarıyla arkadaşlığımız lise yıllarımda azaldı, üniversite koptu, evlenip oğlum doğduğunda yeniden başladı.

Artık işi bırakamıştım oğlumla ilgileniyordum, çocuklu insanlara ihtiyacım vardı. O yüzden yeniden görüşmeye başladık.

Oğlum doğduktan sonra hayatımın on yılı kabus gibi geçti.

Psikologlara gitmek zorunda kaldım. İlaç kullanmaya başladım.

Artık dünyaya katlanmak için dışarıdan yardım almam gerekiyordu.

Ben de ilaç kullanmaya başladım.

Şimdiki bilgime sahibim olsam ben de ki değişiklikleri daha kolay atlatırdım. Bu konuda rehberim oğlum oldu. Onun bana verdiği kitaplar sayesinde insan algısı hakkında bilgi sahibi oldum. Kendi ruh halimi korumayı öğrendim. Zihnimi temizlemeyi öğrendim.

İnsan bir dönemi hayata seyirci geçer. Benim seyirci olduğum dönemde mutsuz bir çocuktum. İnsanlardan uzak onları gözlemlerdim. Onlardan uzak durur ama onlarla yakından ilgilenirdim.

Manic depresif olup hayata katıldığım zaman başka biri oldum. İçimden konuşmayı bıraktım.

İçim dışıma çıktı. Artık konuşuyorum. Konuşmak yetmezse yazıyorum.

Yazmayı keşfettikten sonra her sene doğum günümde kendime yazı yazdım. Hepsinin konusu uzun süre aynı minvaldeydi.

Dünyaya geliş nedenimi sorguladım. Yazarken keşfettim ki benim nedenim yazmaktı. Ben yazarak insanlara ve kendime şifa olmayı başarıyordum.

İnsan nedenini öğrendiği zaman özünde olması gereken huzura kavuşuyor.

Artık doğum günümde yazı yazmayı unuttuyorum çünkü nedenim ortadan kalktı. Başka şeyler yazıyorum.

Kendimi, şahit olduklarımı dolaylı yoldan anlatmayı öğrendim.

Yazarken kendimi öğrendim.

Yazmak bir pencerenin önünde dışarıyı seyrederken ağzından hiç sen de olduğunu bilmediğin harflerin dökülmesi bir şey.

Ben yazarken kafamda resimler beliriyor bazen.

Bazen de önce duygumun resmi beliyor zihnimde zonra onu çıkarmak için yazmak zorunda hissediyorum.

İşte yazmak duygusunun resmi benim için pencerenin önünde dışarıyı seyreden bir kadının ağzından dökülen harfler.

Hayatımın bu anında huzurluyum. Çünkü kelimelerin efendisi olduğuma inanıyorum. Atların kulağına fısıldayan yabanıl adam gibi ben de insanlara dokunuyorum sözlerimle.

 

Patates Kızartması

11227882_1025738184103289_4520900153943540792_n.jpg

 

Öfkeliyim. Hep öfkeli biri oldum. Bir tek onun yanında kendimi huzurlu ve mutlu hissederdim. Aynaya bakar ve güzel bir görür gibi ya da pencereden baktığım güzel bir manzaranın içinde kendimi hayal eder gibi neşeli ve zinde hissederdim kendimi. En çok onun yanında kavga etmezdim, her şey yolunda gülümsemesi yüzüme yayılmış, gezinirdim etrafta.

Sonra canım sigara istedi bir sabah. Onun ceplerini karıştırdım. Bir sigara bulmaktı amacım. Telefonu çaldı. Kısık bir ses uyandın mı sevgilim diye sordu. Yanlış numara dedim. Afedersiniz dedi kısık ses. Telefonu kapatırken bir fark ettim. Yanlış numara telefonun kayıt numarasıydı. Onun ismine baktım uzun süre. Sonra giyinip dışarı çıktım. Yolda yürürken, sürekli yanlış numaranın kayıtlı ismini tekrarladım.

Bir saat sonra o aradı. Nereye kayboldun. Uyandım yoksun seni özledim dedi. Siktir yavşak dedim. Hı ne oldu? Yine ne yaptım dedi.

Bugün ne yapacaksın dedim. İşim var, kahvaltı edip çıkıyorum dedi.

Güzelmiş dedim, kahvaltıyı ben de öyle yemeğini Nihat orospusunda mı yiyeceksin?

Allah aşkına Nihat da kim? Neler saçmalıyorsun, dedi.

Ya bırak Allah aşkına seni aradı sabah Nihat dedim. Uyandın mı sevgilim diye açtı telefonu. Sesi de bir ılıktı sorma, kaçırdın.

Uzun süre sustu. Bayıldın mı lan? Dedim.

Nerdesin dedi,

Sana ne? Sana hesap mı vereceğim? dedim.

Gel konuşalım dedi, düşündüğün gibi değil.

Hım neymiş düşündüğüm gibi olmayan. Beni daha çok sevdiğini mi anlatacaksın.

Hayır, senden ayrılmak istiyorum. Aşık oldum. Ben de seninle konuşacaktım zaten. Ben dedi sustu yine

E sen dedim ne olmuş sana,

Ben nişanlandım. 6 ay oldu. Sana söyleyemedim. Tepkinden korktum. Bizimkiler çok ısrar etti. Ben de bir tanıyayım dedim kabul ettim görüşmeyi. Ama aşık oldum işte.

Tamam sus dedim, tırnaklarım uzamaya başlamıştı sanki birden, eve gidip onu öldürmek istedim. Kelimeyle öldürme yeteneğim olmadığı için kendime lanet ettim. Onu düşündükçe kendimden nefret ediyordum. Çaresiz olmak, öfkem ben de katliam yaratma hissi uyandırıyordu.

Kes sesini dedim. Allah belanı versin. Sana bir saat müddet, topla eşyalarını siktir git.

Kızım burası benim evim.

He sen siktir git diyorsun yani? Tamam lan bir saate gelip eşyalarımı alacağım. Ya da dur, yarın gelir alırım.

Onun yaşaması ağrıma gitmeye başlamıştı. Görmeye hiç dayanamazdım.

Kapadım telefonu. Boş ver, dedim kendime. Başkasına aşık olmuş, zorla yanında tutamazsın. Neden beni sevmiyor diye hayıflanacak değilsin ya. bir süre ağlar zırlarsın sonra geçer dünyanın sonu değil ya.

Ağladım.

Sahile gittim. Kendimi yalnız hissettiğim yerde bir banka oturdum. Anıra anıra ağladım. Kimse neyin var, diye sormadı. Beni kimse umursamadı. Ben de onları umursamadım. Pazar günlerinin ağzına sıçarcasına ağladım.

Yorulunca annemi aradım. Ona dedim ki, gözün aydın terk edildim.

Salak mısın sen dedi. Neden benim gözüm ayıyormuş?

Çünkü dedim kızlar analarının kaderini çeyiz olarak taşır koca evine. Babam seni aldattıysa aynısı bana da oldu. Sen babam öldükten sonra başka bir hayatı olduğunu cenazeye gelen sevgilisinden öğrendin. Ben sevgilimi arayan Nihat orospusundan.

Ne saçmalıyorsun kızım sen, dedi.

Sen de kalacağım bir süre dedim. Çünkü sevdiğim adam başkasına aşık olmuş.

Siktir et o sümsüğü, dedi. Seni kaldıramadı, başkasında moral buldu. Şaşırmadım. Adamın olmayan güvenini gıdıklıyorsun.

Neyse gelirim birazdan, bana patates kızartsana anne. Okuldan eve döndüğüm zamanlardaki gibi, dedim.

Tamam canım, gel bekliyorum, dedi.

Vay be dedim, içimden annemin canım demesi için canımın yanması gerekiyormuş.