Sinema Dersleri

Kendimi tanımlamaya başladığımdan beri hep kibirli oldum. Yaptığım her işe anlam katmaya, değerli kılmaya çalıştım. Dolayısıyla etrafımda olan her şeyin benim gibi anlamlı ve değerli olduğunu düşündüm. Ait olduğumu varsaydığım her şey ben dokunduğum için, orada gezindiğim için değerliydi. Doğduğum, ekmek paramı kazandığım toprak, oradaki insanların yaşam biçimlerini belirleyen kültürlerde önemli ve benim kadar değerli. Başkaları ile kendi hayatımı, bana ait olanları mukayese ederken onların geçmişlerini, şimdi durdukları yeri; geniş bir zaman içersinde değerlendirip neden sonuç ilişkisi kurup hep bir mantık çerçevesine oturtmaya çalıştım. Olayların, durumların dışına çıkıp değerlendirmeyi genel bir düşünce şekli haline getirmeyi denedim.

                                                                                            

Bazen kendime payeler verdiğim oldu. Sözgelimi genlerimin benim ret edemeyeceğim artılar getirdiğini düşündüm davranışlarıma, düşünce halime. Kültürümün beni istemsizce, kendiliğinden sarmalayıp koruduğunu, farklılaştırdığını düşündüm. Ama her zaman çevremde olup bitenlere karşı duyarlı oldum. Alıcılarım açık, bilgiye aç, merakla gözledim hayatımdan akıp geçenleri.

 

Okumaya lise hayatımda yabancı yazarlara merak salarak başladım. Bana gizemli gelen ülkelerin insanlarını, hikayalerini merak edip, onların hayatlarını okumaya çevirdim yüzümü. Hayallerimden uzaklaşıp ayaklarım yere basmaya başladıkça günü yakalamak adına kendi yaşadığım ülkenin yazarlarını merak etmeye başladım. Kendi insanlarımın hikâyeleri, düşünme şekilleri ilgimi çeker oldu. Zamanla bir soru oluştu kafamda. Neden benim ülkemin insanın yazdığı romanlar, hikayeler benim gibi dünyadaki diğer insanlarında ilgisi çekmez, onlarda merak uyandırmaz? Neden benim ülkemin romanları yazıldıktan sonra 30 ülkenin dilinde çevrilip tüm dünyada okunmaz. Kendimi tanımaya başladıkça etrafımdaki insanları tanımlamamda kolaylaştı. Okumalarımda pratik kazanıp ne istediğimi öğrendikçe sorumun cevabını da buldum. Benim ülkemin insanı evrensel düşünmeyi bilmiyordu. Onun kullandığı kelimeler sadece kendi ülkesinin dilinde anlaşılan, kendi insanın ihtiyacını karşılayan anlamları içeriyordu. Bu onun kişisel tarihi, gelişim süreci ile ilgiliydi.

 

Okuma serüvenimden sonra yazı hayatım başladığında kendime, kendimi ispatlamak için yollar aramaya başladım. Kısa hikayeler, bol diyaloglar yazmaya başladım. Senaryo okumam, film seyretmeye olan merakım, beni senaryo yazmaya yönlendirdi. Başlangıçta çıkış noktam edebiyat olduğu için dizi film senaryosu yazmak benim için oldukça zor oldu. Bundan hoşlanmadım. Ben de kendime film senaryosu yazmanın daha uygun olduğuna karar verdim. Daha bağımsız, daha sanata yönelik olduğunu düşündüm.

 

Çok fazla senaryo okuduğunuz zaman, yavaş yavaş senaryo tekniği hakkında bilgi edinmeye başlarsınız. Zamanla bir senaryonun kapağını açtığınızda yazılma şeklinden, tıpkı bir kitap okuru gibi devamını tahmin eder; o senaryonun iyi ya da kötü olduğu hakkında fikir sahibi olursunuz. Zamanla eksikleri görür hatta hangisinin iş yapıp yapmayacağına karar verirsiniz. Senaryonun içindeki karakterler, hikâyenin kurgusu canlı ise sizi içine çekiyorsa, arka sayfayı çevirip merakla okumak istiyorsanız neler olup bittiğini, o senaryoda hayat var demektir.

 

Bugün film festivali programına dahil olan iki sinema dersine katıldım. Festival davetlisi olarak ülkemize gelen iki yönetmenin genelde sinema öğrencilerinden oluşan grupla yaptığı, soru-cevap şeklinde geçen söyleşiler oldukça keyifliydi.

 

Yazmaya başladığım zaman, gerçek bir yazarla aynı havayı solumak istemiş o yüzden bir yazı atölyesine katılmıştım. Mario Levi’nin yazı atölyesine yaklaşık üç dönem gittim. Onun son kitabını yazma serüvenine bir köşesinden de olsa şahit oldum. Bizim atölyemize gelir dersine başlamadan önce bazen bize yazdığı kitabından bahsederdi. Bazen de dersin sonunda, hemen ayrılır, kitabını yazmaya devam etmek için, acele evine geri dönerdi. Bu anlara şahit olmak, onunla sohbet etmek, yazmak hakkında düşüncelerine tanıklık etmek, kendimi bir yazar gibi hissetmeme neden olmuştu.

 

Bugün katıldığım sinema derslerinin ilki Todd Solondz’a aitti. Senarist, yönetmen olan Solondz bize önce yazma serüvenini sonra onu nasıl hayata geçirdiğini anlattı. “Biraz egosu yüksek olmalı” dedi bizim gibi insanların. “Mümkün olsa sadece kendi filmlerini sinemalarda görmek istediğini” söyledi. Benim için en değerli olan sözü ise “anlatmak istediği bir hikayesi olan yönetmenin” film çekmesi gerektiğiydi. Genç yönetmenlere öğüdü; ilk çekecekleri filme tanıklık ettikleri, deneyimini yaşadıkları bir hikayeden başlarımıydı.

 

Solondz hikaye yazmaya başladığında bir yönetmen, yapımcı gibi düşünerek yazıyordu. Şansı varsa hayata geçirdiği hikayenin hayalindekinden daha güzel ortaya çıktığını söyledi. Bir senaryo film aşamasına geldiğinde kendi yazmış bile olsa kesilip biçiliyor bir çok sahnesi değiştiriliyor ortaya yeni bir şey çıkıyordu.

 

Solondz gibi Danimarkalı Anders Refn de bize senarist ve yönetmenin dünyada birbirine çok yakın olduğunu, bir manada evli olduklarını söyledi. Yönetmenler genelde kendi hikayelerini yazıp filme çekiyorlardı. Solondz mecburen yönetmen olduğunu çünkü kendi hikayelerini kendisinin çekmek istediğini söyledi. O karanlık bir odada hikayesini oluşturan ve çeken biri tasvir ediyor.  

 

Para konusunda kendisini bir kaybeden olarak tanımladı. Her zaman filmlerine para katmak zorunda kalmıştı. Bazen öyle bir ruh haline bürünüyordu ki para bulamazsa filmin devam edebilmesi için tüm parayı kendisinin verebilme ihtimalinden bahsetti. Bazı filmlerin aslında düşük bütçeli çekilmesi gerektiğini, o filmi değerli kılanın bu imkansızlık hali olduğunu belirtti. Gençlere “parasız olduğunuz zamanlarda paralı hayaller kurmamayı” öğütledi.

 

Solondz çok mütavazi bir yönetmen havasında olmasına rağmen, ben onun oradaki sinema öğrencilerini küçümsediğini hissettim. En çok soru alan yönetmen olmasına rağmen belki de öğrencilerin sorularını bir sinema yaratıcılığında ve merakında görmediği için New York’daki okulunun çok pahalı olduğunu, oraya gelen öğrencilerin zamanla başarılı olamadıklarına inanıp, bu işten vazgeçtiklerini ve pahalı bir pişmanlıkla geri döndüklerini söyledi. Yanlarına kalanın “pahalı bir pişmanlık” olduğunu okuluyla ilgilenen öğrencilere, özellikle vurgulamayı ihmal etmedi.

 

Belki benim de oğlum yönetmen olmak istediği için, kendine bu sıralar yurt dışında okumak için bir okul aradığından olsa gerek, annelik duygularım benim ön fikirli davranmama sebep olmuştur. Ama onun bizim ülkemize gelip ülkemiz hakkında hiçbir fikri olmaması gerçi onun hiçbir filmi Türkiye’de gösterime girmemiş. Sadece bu sene film festivalinde gösterilecek olan filmi Savaş Zamanında Yaşam. Diğer filmleri Oyun Evine Hoş Geldiniz, Mutluluk, Palindrom.  -Benim konuşmalardan anladığım hatalı bir bilgi olabilir. Film Festivali dışında vizyonda herhangi bir filminin gösterime girmediğini anladım ben.- Amerikalı yönetmen sıra dışı olarak tanımlanıyor ve yaşadığı ülkenin banliyölerinde sıkışmış halkının yaşamlarını filmlerine konu ediniyor.  O yüzden onunda bizim hakkımızda bir ön fikri vardır. Çünkü o tüm sinemalarda haklı olarak kendi filmlerinin gösterilmesini isteyen bir yönetmen. Ancak yanındaki kendi gibi bir sinema eğitmeni olan Fatih Özgüven’e “sizin ülkenizde sinemaya sponsör bulabiliyor musunuz?” diye sorması benim alınganlık etmeme sebep oldu. Bizi öteki olarak algıladığını hissettim.

 

Daha önce katıldığım Ticaret Odasının Düzenlediği Türk Sinemasının Sorunları başlıklı bir panelde Türk yönetmen ve yapımcılar kendi sorunlarını anlatmışlardı. O zaman tüm Türk filmlerini seyretmeye, onların kendi filmlerini çekerken karşılaştıkları detaylı sorunları öğrendikten sonra hiçbir Türk filmini küçümsememeye kendi kendime söz vermiştim. Emek verilene saygı duyacak, korsana el uzatmayacaktım. Benim yapmam gereken, bir seyirci olarak filmin parasını ödeyip seyretmekti. O gün onların filmlerini çekmek için almaları gereken izinler, bulmaları gereken paralar, uymaları gereken anlamsız prosedürler, çıkardıkları bütçe, bir seyirci olarak filme bakışımı değiştirmişti. Bir sahne çekilirken muhatap olmaları gereken insan sayısı çok fazlaydı, hesap vermeleri gereken çok insan vardı. Bu prosedür onları destekleyen değil köstekleyen bir sistemden kaynaklanıyordu.

 

İşte tam da bu yüzden Solondz’un sinemacı olarak sorusu beni ondan ötelere attı. Her olayı kendi içinde değerlendiğinizde anlam kazanıyor, o yüzden onun iyi yönetmenliği beni pek fazla neyi nasıl yaptığının dışında, ilgilendirmiyor. Söyleşide ben de ona bir soru sordum. Benim sorum senarist olarak kafasında canlandırdığı, hayat verdiği kahramanlarını bir yönetmen olarak her zaman üç boyutlu filme aktarıp aktaramadığıydı. Hiç hayal kırıklığına uğramış mıydı? Bir dahi olmadığını kendi söyledi. Hem senarist hem yönetmen hem yapımcı gibi düşünüp,  bir hikaye yaratmak güzel, ancak sonunda bu sizin elinizden çıkar. İşin içine oyuncular girer. Film tek kişilik değildir. O entelektüel bir düşünce ile yazmadığını söyledi. Pratik olarak yazıyordu. Yani sanat harikası yaratmıyordu. Şekli ortaya çıkarıyordu sonra hayat veriyordu. Profesyonellik belki de bu olmalı.

 

Oysa bir alıntı eserde ya da dinlediğimiz bir şarkıda bazen hayal kırıklığına uğrarız. Okuyup hayalimizde canlandırdığımız dünyayla karşılaşmayız. Sadece müziğini dinlediğimiz şarkının klibi, o şarkıdan uzaklaşmamızı sebep olur. Artık o bizim şarkımız değildir. Benim öğrenmek istediğim hayallerin her zaman perdeye yansıyıp yansımadığı, sanırım cevabı şansın yaver gitmesi.

 

Danimarkalı Kurgu ustası Anders Refn 1965 yılında film sektörüne dekorcu olarak girmiş. Slav ülkeleri kendileri anlatmak için film sektörünün ne kadar önemli olduğuna karar verince bir sinema okulu kurmaya karar vermişler. Ve Refn de Danimarka Ulusal Sinema Okulu’nda yönetmenlik eğitimi almış. O okuldan birçok ünlü yönetmen çıkmış. Bu yönetmenler klasik sinema tarzının dışına çıkan filmler yapmayı hedeflemişler. Okuldan mezun olduktan sonra kurgu konusunda çalışmaya karar veren Refn ise yönetmen yardımcısı olarak çalışmaya başlamış. En çok Lars von Trier ile birlikte film yapmışlar. Bize birlikte çektikleri dört filmi gösterdi. Dalgaları Aşmak, Karanlıkta Dans, Dogville ve Antichrist. Bu filmler üzerinden giden söyleşide sinema tekniğinde yaptıkları yenilikleri anlattı.

 

“Dalgaları Kırmak”  filminde, sahne kadın karakterin sevgilisinin adını söylemesi ile başlıyordu. Onların amacı kısa giriş duygunun anlatıldığı uzun bir sahne ve duygu tavan yapmadan sahneyi kesmekti. Tüm film el kamerası ile çekilmiş. Sabit kamera kullanılmamış. Filmlerinde duygunun belgeselini çekmek istediklerini tekrarladı sürekli. Bu filmde kameraya bakan tek kişi kadın kahraman, böylece kadın kahramanla seyirciye bir geçiş, gerçeklik kazandırmak istemiş yönetmen Lars Von Trier. Duygunun belgeseli verilmek istenirken bazen gerçeklerden uzaklaşılabiliyor. Fakat burada amaç seyirciyi aynı duygudan yakalamak onun bu gerçek dışılığı düşünmesini engellemek. Örneğin olmayacak tesadüflerin filmde bir araya gelmesi o an duyguyu güçlendiren unsur, ancak bu seyirciyi rahatsız etmemeli. Film çekilirken amaç sinemografik olması değil bir aile filmi havasında çekilmesine önem veriliyor.  Tüm film soft çekiliyor. Amaç seyirciyle duygusal birliktelik sağlamak.

 

Björk’n oynadığı “Karanlıkta Dans” filmi bir müzikhol olmasına rağmen kendi türünden çok farklı, o yüzden Amerika’da ilk seyredildiğinde şaşkınlık yaratmış film. Kendi janrlarının  bozulduğunu düşünmüşler. Björk’ün söylediği bir şarkıda 100 sabit kamera kullanılmış. Hepsi bir ana bilgisayara bağlı, çeşitli yerlerde sabit duran yüz kamera yüz ayrı çekim demek. Şarkıcının hayallerinin anlatıldığı tüm sahneler sabit kamera ile çekilmiş.Bu oldukça zor bir yöntem olmasına rağmen burada amaç “şarkının duygusunu verebilmek, hissettirmekmiş” seyirciye. Oyuncunun gezindiği her yerde kamera var. Masanın altında, suyun içinde her açıdan kesintisiz takip ediliyor.

 

En güzel film kareleri bu filmde Antichrist’e ait. Fern “kendisinin bu filme katkısından dolayı hazır buradayken istersek onu domates yağmuruna tutabileceğimizi söylediği” filmin başlangıcı alışılmış bir film modunda başlamıyor. İçerdiği cinsellik yüzünden çok fazla eleştirilmiş Antichrist. Hatta 2009 Cannes Film festivalinde gösterimi sırasında salonu terk edenler olmuş. Bence filmin girişindeki o bölüm bir sinema değil sanat eseri. Aynı zaman da o kareler kurgu olarak, gerçek hayatın kısacık somut özeti. Müziği ve görselliği ile muhteşem. Kurgusal olarak anlatmak istersem; anne baba karlı bir sabah odalarında tutkuyla sevişirken evin küçük oğlu önce onların yatak odalarının kapısını açıp anne ve babasına kapıdan bakıyor. Onların kendine anormal gelen halleri karşısında kameraya yani bize gülümsüyor sonra bir sandalyeyi kar yayan pencerenin altına dayayıp pervazına çıkıyor. Amacı elindeki oyuncak ayısına dışarıda yağan karı göster. Ama önce ayısı sonra kendisi pencere pervazından kayıp aşağıya düşmeye başlıyor. O  küçük erkek çocuğu yavaş kar tanelerine uyumlu ama bir o kadar da kar tanelerinin doğallığına aykırı yere düşmeye devam ederken banyodaki çamaşırlarda makinenin içinde dönmeye devam ederek yıkanır. O sırada her şeyden habersiz annenin tutkulu yüzünü görüyoruz. Yüzündeki ifade bir çığlık olabilir. Ama nedeni farklı.

Bu sahneler saniyede bin kare çeken bir kamera ile çekilmiş. Asıl film bu sahnelerin ardından anne babanın ölen çocuklarının cenazesinin ardından bitkin bir halde yürümesi ile başlıyor. Ben bu kadarını seyrettim. Film 11 haziranda ülkemizde gösterime girecek. Refn “sevişme sahnelerinin filmlerde vazgeçilmez bir unsur olduğu ancak önemli olanın, sahneye nasıl farklı yansıtıldığı” olarak açıkladı. Tıpkı hayatın içinde olduğu gibi sahneye yansıtıldığında, bir bütünün parçası olduğunu hissini verebilmektir bence de önemli olan.

 

Anders Refn benim en keyif alarak dinlediğim, empati kurduğum insandı. Söze başladığında kendi ülkesinin İstanbul’un bir mahallesi kadar olduğunu bu yüzden sinema seyircisi yönünden sıkıntıları olduğunu söyledi. Bu nazik ve insanlarla empati kurmakta profesyonel olan adamın söylediklerini can kulağı ile dinlemekte fazla zorlanmadım.

 

Dünyada sesimizi bizimde duyurabilmemiz için bir araç olarak sinemaya ihtiyacımız var. Her iki yönetmende basit bütçeli filmlerin bazen o filmin değerini arttırdığını söylese de, Türk Sineması kendi sorunlarını içinde çözmek yerine bu konuda devlettin tıpkı müzik gibi sinemanın da gecikmiş haklarının güvence altına alması şart. Bu konuda koruyucu kanunların bir an önce hayata geçirilip, sinemacıların omuzlarındaki kişisel mali risklerin hafifletilmesi  gerekiyor.

 

Zuhal Özden

16 Nisan 2010

 

 

Vedalar

Vedalar (Sanskritçeवेद), Aryan din edebiyatının tamamını içine alan bir terimdir. Hinduizm dinine inananlar için kutsaldırlar ve yine bu dine inananlar için açığa çıkmış bilgidirler. Veda kelimesi bilgi manasına gelir ve İngilizce farkında olmak manasına gelen wit sözcüğüyle aynı kökene sahiptir.

Birçok Hindu, Vedaların yaratılışın başından beri var olduğuna inanır. Vedaların en yeni bölümleri yaklaşık M.Ö. 500 senesi civarında ortaya çıkmışken, en eski metin (RigVeda) yaklaşık M.Ö. 1500 yıllarına aittir. Fakat birçok Hint bilimciye göre metinler yazılmadan önce uzunca bir süre devam eden bir sözel gelenek mevcuttu.

Vedalar 4 ana bölüme ayrılır:

  1. Samhitalar
  2. Brahmanalar
  3. Aranyakalar
  4. Upanişadlar

Samhita’lar genelde mantralardan oluşur ve 4 bölüme ayrılır:

  1. RigVeda
  2. SamaVeda
  3. YajurVeda
  4. AtharvaVeda

Brahmanalarda dini törenlerin özellikleri ve sembolik manaları anlatılır, Aranyakalarda artık ritüelizm değil tamamen sembolik anlamlar açıklanmaya başlanır.

Aranyakalar ve özellikle “Veda’ların sonu” (Vedanta) olan Upanişadlar (M.Ö. 800- M.Ö. 400) daha felsefi ve mistik yapıdadır, anlaşılması mantralara göre çok daha kolay olduğundan “Vedaların en önemli bölümleri, zirvesi” kabul edilir ve Hint felsefesi konusunda en önemli kaynaklardan biridir.

Samhitalardan en değerlisi ve en eskisi olan Rig-Veda’da doğa güçlerinin kişileştirilmesi olan Tanrılara tazim için yazılmış 1017 ilahi vardır, her ilahi 10 kadar âyetten oluşur, bunların ayrı bir edebî vezni olduğu için yüksek sesle okunur, anlatımlar üzeri kapalı yoğun sembolizmle bezenmiştir ve anlaşılmasının oldukça zor olduğu kabul edilir, Rig-veda’da, hayatın anlamına, evrenin başlangıcına ilişkin felsefi çıkarımlar da bulunmaktadır:

“Önce ne varlık vardı ne de yokluk, ne hava vardı ne de ötedeki gökyüzü, neydi onu saran? Neredeydi? Kimin himayesindeydi?

Orada mıydı, derinliklerine ulaşılamaz engin Umman? Ölüm de yoktu o zaman, ölümsüzlük de. Geceye ya da gündüze ait olan herhangi bir belirti yoktu, Tek olan soluk olmadan soluyordu kendi iç gücüyle, bundan başka da hiçbir şey yoktu.

Karanlık vardı, her şeyi saran bir karanlık, ve her şey ayrışmamış haldeki Ummandı o zaman, boşluğun sakladığı o, gayrete geldi ve var oldu.

Başlangıçta ilahi aşk meydana geldi, Gönül’ün ilksel tohum hücresini oluşturdu, Rişiler gönüllerinde araştırma yaparak keşfettiler varlığın yokluktaki bağlantısını.

Belli belirsiz bir çizgi varlığı gayri varlıktan kesip ayırdı…” (Rig-Veda 10:129)

SamaVeda, melodiler vedasıdır. Kurban esnasında rahipler bu ilahileri okurlar.

YajurVeda’da, Kurban ile ilgili sözler ve dualar bulunmaktadır, bir kısmı nesir, bir kısmı da manzum olarak yazılmıştır. Kurban esnasında alçak sesle okunur.

AtharvaVeda, dinî ayin ve törenlerde okunan dua ve yakarışları ihtiva eder, 730 ilahiden oluşur. Kozmik, mistik parçalar ve büyü ile ilgili dualar vardır.

Upanişad

UpanişadHinduizm‘in felsefi ve daha çok mistik yapıdaki kutsal kitaplarıdır, Şruti kategorisinde yer alırlar. Literal olarak “yanıbaşına oturmak” anlamına gelir. Bu metinler geçmişte Hindu rişilerinin (“peygamberlerin”) öğrencilerine öğrettiği gizli bilgilerdi, Vedalar‘ın sonu (Vedanta) ve tamamlayıcısı olarak görülürler.

200’ün üzerinde Upanişad vardır ama Muktika Upanişad, yalnızca 108 Upanişad’ın ismini listeler, bu nedenle “resmî” upanişad sayısının 108 olduğu söylenebilir. Bir Hindu efsanesine/inanışına göre Upanişadların toplam sayısı eskiden 1180 idi ama zamanla çoğu kayboldu ve elimizde ancak birkaç yüz Upanişad kaldı.

En eski Upanişadlar Brihadaranyaka Upanişad ve Çandogya Upanişad‘dır, bu iki Upanişad MÖ 800-700 yılları arasında yazılmıştır. Kaushitaki UpanişadTaittiriya UpanişadKena UpanişadAitareya UpanişadMundaka UpanişadKatha Upanişad da Upanişad edebiyatının eski örnekleridir ve Budizm öncesi dönemde MÖ 600-500 yılları arasında yazılmışlardır.

Daha sonra, olasılıkla Buddhizm döneminden hemen önce veya Buddhizm döneminde yazılan SvetasvataraMaitrayaniİşaPrasna veMandukya Upanişad’ı da eklenirse Hinduizmin bütün mezhepleri ve okullarınca kabul edilen 13 temel Upanişad listesi ortaya çıkar. 13 temel Upanişad Hindu felsefesinin ve mistisizminin en büyük ve en önemli kaynağıdır. Bu Upanişadlara 8. yüzyılda yaşamış filozof Şankara tefsir niteliğinde metinler, yorumlar yazmıştır. Bu tefsirler Upanişadlar üzerine yapılmış en eski tefsir niteliği taşır. Geri kalan 95 Upanişad’dan 59’u bütün mezheplerde “vahiy” kategorisinde sruti olarak kabul edilen daha genç upanişadlardır. Bunlar, 13 temel Upanişad’ın değindiği konular hakkında daha detaylı açıklamalar yapar, 13 Upanişad’ın dışındaki en önemli Upanişadlar’dan bazıları Maha-Narayana, Adhyatma, Mandala Brahmana, Nada-Bindu, Dhyana-Bindu, Subala gibi Upanişadlardır bunların da İsa’dan önceki dönemde yazıldıkları düşünülmektedir. Son kategoride olan 36 upanişad ise tamamen mezhepseldir. 36 upanişad’tan 14’ü Saivism mezhebine, 13’ü vaishnavism mezhebine, 9’u shaktism mezhebine aittir.

Bütün upanişadlarda üzerine basılarak öğretilen temel öğreti, bütün evrenin Tanrı olduğu, insan ruhunun da (Atman) aslında Tanrı’nın bir parçası olduğu ve öldükten sonra su damlasının okyanusla birleşmesi gibi insanın da Tanrı ile birleşeceği, onda özümlenip Tanrı’da yok olacağı onunla bir olacağı doktrinidir:

“Bu Atman benim kalbinin derinliklerindedir ve bir pirinç veya arpa tanesi ya da hardal çekirdeği kadar küçüktür… Kalbimin derinliklerindeki bu Atman dünyadan, gökyüzünden, göklerden ve bütün dünyalardan daha büyüktür. Bütün hareketler, istekler, korkular, tatlar ondadır, kendi içini kapsayan her şeyi tutan odur; o konuşmaz, hiçbir şeyi dert etmez; bu kalbimin derinliklerindekiAtmanBrahman’dır. Bu yaşamdan ayrıldığım zaman onunla birleşeceğim.” Çandogya Upanişad
Brahman her şeydir. Evrende var olan bütün görüntüler, arzular, duyular Tanrı’dan zuhur ederler. Tanrı’yı tanımak için, kişinin kendisi ile kalbinin derinliklerinde gizli bulunan Tanrı’nin aynı Varlık oldugunu idrak etmesi gerekir. Kişi, ancak bu şekilde ölümden kurtulur.”Çandogya Upanişad
“İnsan hayatı soluk düşünce, duyular ve hareketlerden ibaret bir varlıktır. Bu unsurlar, Atman’dan dolayı meydana gelirler ve eninde sonunda bir akarsuyun denize karıştığı zaman kaybolması gibi, Brahman’a karışarak ortadan kaybolurlar.” Prasna Upanişad
“Bütün bu evren Brahman‘dır. Her şey O’ndan çıkar, ondan kaynaklanır. Her şey O’nda erir, O’nda çözülür, O’nda yok olur. Ve her şey O ile devamlılığını sürdürür…” Çandogya Upanişad
Brahman en üstün olandır, bütün duyuların ve düşüncelerin ötesindedir… Brahman her insanın yüreğindedir.” Çandogya Upanişad

Upanişadlara göre her şeyin özünde Atman vardır. Bir Hindu Rişisi bu konuyu öğrencisine etkili bir örnekle anlatır:

“Hiçbir şey yok ki O özden gelmemiş olsun. Her şeyin içinde bu öz varlıktan vardır, o gerçektir. O, her şeyin özüdür. Sen de O’sun Svetekatu. Atman bir ağaç dalını bırakacak olursa o dal ölür, tüm ağacı bırakırsa tüm ağaç ölür. Atman bedeni terkettiğinde beden ölür, ama o öz Atman ölmez.”
– Ne olur bana biraz daha bu öz varlığı anlatır mısın.
– “Anlatacağım. Bana bir Hint inciri getir.”
– “İşte burada efendim.”
– “Onu yar.”
– “Yardım efendim.”
– “Ne görüyorsun?”
– “Küçücük çekirdekleri var içinde.”
– “Yar o çekirdeklerden birini.”
– “Yardım efendim.”
– “Şimdi ne görüyorsun?”
– “İçi boş efendim.”
– “İşte o çekirdeğin içindeki senin göremediğin özden koskoca Hint inciri ağacı oluşuyor. Bana inan oğlum, işte o incir çekirdeğindeki boşluk o öz ile doludur. Her şey varoluşunu o öze borçludur. İşte gerçek budur. İşte o öz varlıktır. Sen de O’sun.”
– “Bana lütfen Atman‘dan biraz daha söz eder misin?”
– “Peki.. Bu tuzu suya dök ve yarın bana getir.” Çocuk denileni yaptı.
– “Tuz nerede?” diye sordu babası.
– “Göremiyorum”.
– “İç bakalım nasıl tadı?”.
– “Tuzlu”.
– “Peki şuradan ya da buradan içersen?
– “Yine tuzlu. Her yanı tuzlu.” Babası dedi ki:
– “Tuzu görmesek de tuz her yerdedir. Aynı şekilde Atman da her yerdedir.. Onu görmesek bile o, her şeyin içindedir. Her şey varoluşunu o öze borçludur. İşte gerçek budur. İşte o öz varlıktır. Sen de O’sun.” Çandogya Upanişad

Bazı bölümlerde ruhun çeşitli yönlerini detaylarıyla anlatan ayetler bulunur:

“Saf farkındalık olan Atman, duyularla çevrili bir halde, yürekteki ışık olarak parlar.. Atman, sanki düşünüyormuşçasına, sanki hareket ediyormuşçasına uyanık kalma, düş görme ve derin uyku hallerinde dolanır ama yine de aynı kalır.
Atman bir bedene büründüğünde sanki o bedenin zayıflıklarını ve kısıtlılıklarını üstlenmiş gibi olur ama Atman ölüm anında bedeni terk ettiğinde bütün bunları da geride bırakır… Bilinen iki tane bilinç hali vardır.. Biri bu dünyaya diğeri de öbür dünyaya aittir. Ancak bunların aralarında üçüncü bir hal daha vardır. Bu ara hal üzüntüleriyle ve sevinçleriyle her iki dünyayı da deneyimlediğimiz düşler âlemidir… Bir insan öldüğünde ölen sadece maddi bedeni olur. O kişi sona eren yaşamının hem iyi hem de kötü izlenimlerini algılamaya devam eder.. Bu ara halde ise Atman‘ın ışığı altında izlenimlerini kurgular, bozar ve yine kurgular..”
“Ara haldeyken (rüya aleminde) savaş arabaları, onları çeken atlar, gidilecek yollar yoktur ama insan kendi savaş arabalarını, yollarını, atlarını oluşturur. O bilinç halinde kutsayışlar, mutluluklar, sevinçler de yoktur, kişi bunları kendi meydana getirir. Bütün bunları meydana getiren gerçekten de kendisidir..”
“İnsan uykudayken ve bedenle ilişiğini kesmişken kendisi uyumayan, ışığı kendinden olan Atman izlenimlerden örülü düşleri izler. Işığı kendinden olan Atman Prana gücüyle bedeni canlı tutar.. Maddeye bağlı olmadığından hiçbir şey onu etkilemez… Düş görme halindeyken şurada burada dolaştıktan sonra kendi yerine geri döner.. Atman‘da özümlenmiş bir insan (üçüncü hal) dış dünyasında ve iç dünyasında neler olup bittiğinin ayrımında olmaz. Çünkü o, özümlenme halindeyken tüm arzuları tamama erer.. Bizzat Atman‘ın dışında yerine gelmesi gereken arzu kalmaz. O kişi kederin ötesine geçer.”
“O özümlenme halindeyken insan görmeden görür, çünkü hiçbir şey O’ndan ayrı değildir. Koklamadan koklar çünkü hiçbir şey O’ndan ayrı degildir. Duymadan duyar çünkü hiçbir şey O’ndan ayrı değildir.. Bilmeden bilir çünkü hiçbir şey O’ndan ayrı değildir. Ayrılığın olduğu yerde insan başka bir şeyi görür. Başka bir şeyi koklar, baska bir şeyi konuşur, baska bir şeyi duyar, baska bir şeyi düşünür. Fakat özümlenmenin olduğu ikinci bir şeyin bulunmadığı yer Brahman’ın âlemidir. Yaşamın en yüce gayesi en yüce hazinesi budur.” Brihadaranyaka upanishad

Upanişadlar Sufizmi, Batı mistisizmini, Neo Platonculuğu, ünlü Alman filozofu Arthur Schopenhauer’i derinden etkilemiştir. Schopenhauer buHindu kutsal kitaplarının batı tarafından keşfinin “yüzyılın en büyük hediyesi” olduğunu söylemiş, Upanişadlar ile ilgili olarak da “insan düşüncesinin en yüksek ürünleri ve bilgeliği”, “Dünyada var olabilecek en doyurucu ve en yükseltici eser; yaşamımın tesellisi oydu, ölümümün de tesellisi o olacaktır.” yorumlarını yapmıştır.

Roboskî’den kötü haber: Faruk her an intihar edebilir!

Roboskî’den kötü haber: Faruk her an intihar edebilir!

Şırnak’ın Uludere (Qileban) ilçesinin Gülyazı (Bujeh) ve Ortasu (Roboskî) köylerinden 34 insanın havadan bombardıman ile öldürülmesinin ardından taziyeye giden kaymakama saldırı olmuş, bu saldırı ile ilgili köyden 5 kişi tutuklanmıştı.
Şırnak Kapalı Cezaevinde tutuklu bulunan beş kişiden 19 yaşındaki Faruk ENCÜ’nün yakınlarına gönderdiği mektup aileyi diken üstünde tutuyor. Mektubunda “katledilen kardeşlerim, abilerim ve dostlarım gözlerimin önüne geliyorlar ve uyandığımda kendimi çok yalnız hissediyorum. Bazen hapishanenin ışıkları kapanınca kendimi asmak istiyorum.” diyen Faruk’un yakınları hayatından her gün endişe ediyorlar.
Cezaevindeki diğer mahkumların psikolojik durumunun her geçen daha da kötüye gittiğini belirttikleri Faruk mektubun başka bir yerinde şöyle yazıyor: “Serhat kardeşim bana söz vermiştin asla birbirimizi bırakmayacaktık ve beraber gözlerimizi kapacaktık bu yalan dünyada. İkimiz de sözümüzde durmadık ama az kaldı sözümü tutacağım. Sizden isteğim eğer ölürsem 34 mezarın yanına benim mezarımı da kazın. (…) Öldüğümde belki onların yanına cennete giderim ve eski günlerimizdeki gibi halısahada top oynar. Eskisi gibi piknik yaparız ve serhat kardeşim beni yine suya atar ve Hamza kardeşimde yine gülerek sudan çıkmama yardım eder.”
Uludere’deki bombardımanda hayatını kaybedenlerden; Serhat Encü (16), Cemal Encü (18) ve Hamza Encü’nün (22) amcaoğlu ve Bedran Encü’nün (14) de halasının oğlu olan Faruk Encü mektubunu şöyle bitiriyor: “Size seslenmek istiyorum ey insanlığını kaybedenler ne hakkınız vardı benden bu hayallerimi aldınız. Bize bu acıyı çektirme hakkını nerden aldınız ne istediniz o gencecik insanlardan ve hayallerinden ey insanlığın katilleri. Bu ülkede hak, hukuk ve demokrasiden bahsedenler yaklaşık 50 gün geçmesine rağmen katilleri bulamadınız yoksa siz misiniz katiller ki ortaya çıkmıyorsunuz. Ey ben insanım diyenler adalet istiyorum. Adalet adalet adalet istiyorum.”

“Madame Bovary” hakkında

“Emma’da onu baştan çıkaran özellik Emma’nın aradığı ve kurduğu hayallerde bulamadığı şeyin ta kendisidir. Charles, belli belirsiz de olsa Emma’da büyük bir yoğunlukla parıldayan bir güzellik, lüks, hülyalı bir uzaklık, şiir, romans olduğunu sezer. İkinci nokta ise, Charles’ın Emma’ya neredeyse farkında varmadan duyduğu aşkın, kendini beğenmiş ve bayağı aşıklar olan Leon ve Rodolphe’un kaba ve sırıtkan heyecanlarıyla kesin karşıtlık oluşturan derin ve gerçek bir duygu olmasıdır. Flaubert’in peri masalındaki hoş paradoks da buradadır işte; ölü ya da diri, Emma’ya  beslediği her şeye yeten, bağışlayıcı, sarsılmaz, aşkla yücelen ve arınan tek kişi kitabın en yavan en tatsız kahramanından başkası değildir. “

Edebiyat Dersleri/Vladimir Nabokov

Orospu Kırmızısı

Bir dilenci gibi yalvarıyorum yine yanıt vermiyor sözcükler. Sözcükler bana kazık attı… Tek kelimeyle kazıklandım. Babamı yiyip portakalla seviştim. Başımı reçeller yaslayıp uyudum. Başkaları nasihat etti, korudular beni. En kör yerleriyle birşey olacağıma inandılar. Sevmek için nedenim kalmamıştı. Nedensiz de sevileceğini güzel yüzlü salak bir gitaristi sabaha kadar izleyince anladım, kendimi bir tek sözcüklere düzdürdüm…

orospu kirmizi by Umay Umay Umay Umay Orospu KırmızıEn çok televizyonda, sinemada, okulda, sokakta ve sende ağladım.. inanamıyordum, ihanetlerle yaşıyorduk; hem de sen benim küçük kırmızı balığım, hem de ben.. başkalarının dillerindeki öfkeyi yalıyorduk.. sadece bu yüzden yazarken kendimi tanrıça sandım ve tanrı’yı iş üstünde yakaladım… o da bana bu cezayı verdi; bir türlü fısıltı eksik kalıyor, aşk daima eksik kalıyor.. offf bunu bana niye yaptın, bunu bana niye yaptın.. dur bir nefes alayım.. ve senin sevdiğin kadın olayım.. başını derenin kenarına koy.. altını yıldızlarla bağla.. dinle ama korkma, çünkü vitamin aldım, iyiyim.. ama; ya bu soluk sonsa, ağlıyorum fren seslerinin ardından gelen hıza; kaderimin oyuncağı oldum, sokakta aşkı buluyorum diye elma şekerleri kazandım, övüncü oldum sessiz uzlaşmacıların, övüncü oldum tüm yaşayamamışların, bir kurbanın onurunu diktiler yakama..”

Umay Umay – Orospu Kırmızı