Kedi Rüyası

563706_10202535251245511_1234301911_n.jpg

Bu aralar rüyamda hep bir sürü kedim olduğunu görüyorum sadece kedi de değil aralarında mutlaka bir de fare oluyor. Dün gece fareyi elime almış onu inceliyordum. Etrafımdaki insanlara bu kedi mi fare mi diye soruyordum. Farenin ayak tırnakları yoktu ayaklarında kan vardı. Tırnaklarını çekmişler bunun diye geçiriyordum içimden ama o beni ısırdı ya da tırnaklarını geçirdi elime. Ben de bağırarak uyandım.

Rüyamda sadece kedi görmedim banyo penceresi kadar küçük pencereleri olan bir eve bakıyordum. Etrafı denizle çevrili, deniz manzaralı bir evin pencereleri kibrit kutusu kadardı. Evin içi çok kötüydü. ama ben o evi manzarası için istiyordum kapısı bile tahtadandı neyse işte deniz manzaralı bir ev ve kedi istiyorum anlaşılan.

Dün yabancı kanallardan birinde kedilerle ilgili bir program vardı. Sorunlu kedilerin psikolojilerini düzelten bir kedi doktoruyla ilgiliydi. İki olay vardı. Birinde iki arkadaş aynı evi paylaşmaya karar verince kedileri birlerine düşman olmuştu. Biri diğerini fena halde dövüyordu. O yüzden dayak yiyen kedi kanepenin altından hiç çıkmıyor oraya tuvaletini yapıyor yemeğini orada yiyiyordu.

Dayak atan kedinin sahibi kavga çıktığında donup kalıyordu ve evi terk ediyordu. ortalığı sakinleştiren diğer kedinin sahibiydi. Alanları kediler belirlemişti kimse diğerinin alanına giremiyordu.

Kedi doktoru önce problemsiz iki kediyi yan yana getirmeyi başardı sonra evdeki kuralları tersine çevirdi. Kediler alanlarını değişti.  Donup kalan kedi sahibi kedisine müdahele etmeyi öğrendi.

Diğer olayda eve gelen anne yüzünden sokaktan alınan yaralı kedi huzursuz olmuş evde iki kedi olmasına rağmen kadının annesinden rahatsız olan korkan kedi sahibinin dolabında yaşamaya başlamıştı. Aslında artık o evde yaşamak istemiyordu diğer kedide problem yoktu.

Anne ile evin sahibi olan kız sürekli tartışıyorlardı. Yaralı sokak kedisi ile duygusal bağ kurmuş olan kızı kedilere karşı çok koruyucu davranıyordu özellikle de sokak kedisi için o yüzden anne kızının korumacı müdaheleci tavırlarından rahatsız olup bunu kediye yasıtıyordu ve olan kediye oluyordu.

Önce bu durumu anlattı kedi doktoru anne kıza ben kediden çok sizden korkuyorum. Bu durumu çözün dedi. Ve kedinin yaşam alanını genişletmek için mamasını kumunu dolaptan uzaklaştırdılar.

Hatasını anlayan evin insanları ilişkilerini biraz düzeltince kedi de rahatladı kedi ile büyük annenin arası düzeldi. Dolaptan çıktı sonunda kedi.

Sık sık kedi görmesem rüyamda bu program yüzünden rüyamda kedi gördüm diyeceğim ama ben hep görüyorum buna benzer rüyaları.

Çocukluğumda hep kapımıza bir bebek bırakıldığını görürdüm. Oğlum doğduktan sonra bir daha çocuğum olamayacağını öğrendim.

Bu sabah neden bu kadar çok kedi gördüğümü düşünürken bunu düşündüm.

Acaba dedim rüyalarımda hep küçük bir bebek görmemin sebebi gelecekteki akibetimin önsezimiydi.

Kedi gizli düşman demekmiş, ya da servet.

Benim rüyalarım genelde hep refaha ulaşmaya delalettir. Umarım bu da öyle olur.

Bol kedili kocaman pencereli ufuk çizgisi denizle çizilmiş manzaralı evim olur.

Kedili günler dilerim.

…/.

13510924_1035820183168153_2511472090443010627_n

Hücrelerimiz bölünür yeniden çoğalır hastalıklı hücreyi yok etmek için onunla Savaşır  buna  bünyemizin ritmi diyebiliriz .

Hayatın içinde birey olarak Savaşçı gibi yaşarız,  zamanımız kendimize ölmemek için nedenler aramakla geçer.

Bazen karanlığa karışırız. Belki karanlık dememek gerek durduğumuz yerden başka bir tarafa geçeriz. Bunun bir nedeni olması gerekmez ya da biz hiç bilmeyiz. Bildiğimiz tek şey artık durduğumuz yerde olmadığımızdır.

Önce içimizde parçalanma, bölünme dengesi bozulur.

Bunun dışarıya yansıması yumrular,  deri dökülmeleri,  kaşıntılarla,  değişimini haber verir.

Kokumuz değişir.

Çocukluğumdan beri aynı parmağımın aynı eklem yerinden sızar içim dışıma. Yol etmiş. Yeni yerleri zamanla keşfetse de orası her zaman dışarıya açık.

Ne zaman sıkılsam, parmağımdan içim zehrini akıtmaya başlamadan önce zihnimin anılarına sadık yanı parmağımı ağrısına hazırlayıp diğerlerinden yukarıda usulünce taşımaya başlar.

Belki ilk sızısı olduğundan neden başladığını çoktan unuttuğundan onu kendinden sayar.

Yine bir bilinmezden belki de hissedilen ama görünmeyen yüzünden –çekilen ızdırap sonra erdiğinde bir şekilde sona erdiğinde yeniden öteki tarafa geçilir.

Hücreler yeniden normal bölünmesine başlar. Hasarlı hücreler onarıla bilirse onarılır, hastalıklı olanlar bakiye kalır.

Koku değişir ya da artık aynı koku perde kalktığından çirkin görünmez koklayanın burnuna.

Savaşçı hayatın doğal akışına karışıp nedenler bakınır ölmemek için kendine yaraşır.

Bu doğal ritimci, ahengi bozmadan zamanın içinde yol almak için yine kendi içine bakmalı  -kulak vermek zorundadır ki yolculuğu da aslında içinedir.

Onun rehberi, bazen sesini kıstığı bazen gürültüsünde kaybolduğu zihni ve onun emirler verdiği organlarının uyumlu iş birliğidir.

 

Saf

 

Biraz önce bir kadının hikayesine garip bir kadın figürü olarak yazıldım. Ben gülüşünde kendimi yakaladım ama o sırrıma vakıf olamadan kafasını çevirip gitti.

Pencereden dışarıya bakıyordum. Havanın bugün aydınlık olduğuna karar vermiştim. O gözünde güneş gözlüğü bahçe kapısından girdi. Acelesi olan enerjik bedeni yorgun gözlerimin dikkatini çekti. Bize geldiğini anladım.

Kapının ziline “Kim o” diye karşılık verdiğim de “Vergi dairesinden” cevabını alınca da şaşırmadım.

Genç postacı kadın kapıda zarfı bana uzatırken adımı söyledim ona, yüzüme baktı, sesimi duydu. Belki o zaman sesimin tınısıyla tezat geceliğimi fark etti ve imzaladığım kağıdı elimden alırken gülüşünü yutmak zorunda kaldığı anı yakaladım ben de.

Benim tenime değmesinden hoşlandığım, rengine bayıldığım bir geceliğim var.

Artık eskidi.

Kumaşının yumuşaklığına hayran kalıp aldığım mavi geceliğimin yakasında beyaz dantel vardı eskiden.

Onu sevmeye devam ettim ama dantelleri zamana direnemedi, yırtıldı. Aldırmadım. Onların yırtık olmadığı zamanı hatırlıyordum, üstelik hala dokusu yumuşacıktı.

Danteller o kadar yıprandı ki baktığımda bana yıpranmışlığı hatırlatmaya başladı. Ben de yakasını kestim.

Nefesimi daraltan yakaları keserek genişletmekte yeni alışkanlığım.

Mavi geceliğimin kolları eskidi zamanla ama gecelik olma hali benden geçmemişti o yüzden kollarının eskiyen yanlarını da kestim.

Sevdiğim geceliğimi bugün o kızın gülüşünde yeniden tümledim. Bir saniye sürdü.

Bu  hikaye mavi geceliğin hikayesi.

Kocaman apartmanın dairelerinden birinin kapısında, küçük kızın karşısına pırtık geceliği ile çıkmış yaşlı kadın figürüne istinaden yazılmış, kendiliğinden bir an belirmiş, saflığın görünür kılınma hezeyanı.

 

Pavlov’un Köpeği

 

ChwGkuQUUAEzyHk

Bir arkeolog olarak öğrencilik hayatımca neden mitolojiden uzak durduğumu bugün anladım çünkü isim hafızam kötü ama hikayeleri seviyorum.

Mitoloji insanların düşünce yapısının, yazısız yasalarının masalsı hali.

Gelecekten hep korktum çünkü çocukluğumda gelecek Uzay Yolu dizisiydi. Yemek masasının altına girer oradan seyrederdim. Sesleri duymak ve güven de olmak hoşuma giderdi.

Dün bir belgeselde uzaylılardan, genç bilim adamlarının buluşlarından bahsederken anlatıcı Spock deyince yuh dedim, bu Mr Spock yine karşıma çıktı.

Artık korkmuyorum gelecekten çünkü uzaylıların evrenin tamamlanmış, üst seviyelere geçmiş insanları olduğuna inanıyorum.

Bilmek insanı korkutmuyor.

Bilmek değil hatırlamak aslında insanoğlunun yaptığı, bazen de başkasının görevi oluyor, biz de olanı hatırlatmak.

Bunu da Tanrılar Okulu kitabı karşıma çıktığında anladım.

Bugünler de düşüncemin hareket noktası, bir bütünün içinde olduğum bunun zihnim olduğu, zihnimin evreni oluşturduğu.

İşte burada ortalık fena karışıyor.

Bu temel prensip üzerinden gördüklerimize ve okuduklarımıza gelecek olursak önceden atılmış tohumların zihnimizde yeşermesi zamana kalıyor. Ya da Pavlov’un Köpeği gibi bir çan sesine ihtiyaç duyuyor, harekete geçmek için.

Dışımızda olanın bizi döllemesi – bir fikri benimsemek, inanmak yerine- bizim kendi hayatımıza tohum atabilmemiz/yeşermemiz için o tohumun bize has olması için -sadece farkındalık ya da dikkat gerekiyor.

Ya da ben bildiklerimle buraya kadar gelebildim.

Peki tüm bunları ben neden kayda geçmek istiyorum çünkü zihnimin yazıyla görünmeye ihtiyacı var.

Hepsi bu.

 

 

 

Çizgili Çoraplar

100_1190.JPG

Bir zamanlar parasız olduğum uzun bir dönemim oldu oysa ben alış veriş yapmayı severim. Sabahları uyandığımda bugün bilezik almalıyım derim, vahiy gelmiş gibi sokaklara düşer kendime bilezik ararım, o gün bulamazsam, istediğim bileziği bulana kadar bu fikir aklımdan çıkmaz.

İşte parasız olduğum zamanlarda bu alış veriş yapma arzumu çoraplarla köreltirdim. O kadar çok çorap almıştım ki hala bitmediler ve ben hala onları severek, beğenerek giyiyorum.

Rengarenk, çizgili, baklava desenli çoraplar almıştım kendime. Ne zaman sokağa çıksam gözlerim cebimdeki paraya uygun çorap arardı.

Kendimi sıkışmış tıkanmış hissetsem para harcamanın tıkanmış yanlarımı açtığına inanmışım, neden bilmem.

Ben insanların gün içinde kendine iyi davranacakları, özen gösterecekleri saatler ayırmaları gerektiğine inanıyorum. Bu benim düşünce zincirimin bir halkası olmuş.

Geçen gün son paramla yine kendime çizgili rengarenk çoraplar aldım bir tanesi ayağımda şimdi. Diğer ikisi çantamın içinde hala üşengeç olduğum doğru ama onları yanımda tutmamın sebebi onlara bakıp yeni bir şeyimin olmasından duyduğum mutluluk. Ben yeni bir nesneye sahip olmayı seviyorum.

Her sabah yemek masamın köşesinde duran bilgisayarımın başına geçip bazen çalışıyorum bazen avarelik yapıyorum. Masamın bu köşesine geçmek iş yerinde masama oturmak gibi bir duygu veriyor bana. O yüzden çantam her zaman oturduğum sandalyenin yanındaki sandalyede bir uzanmalık mesafede duruyor, tıpkı iş yerimdeki gibi.

İnsan hayatın içinde yaşam alanını yaratırken bilinçaltının yönlendirmesiyle hareket eder. Ben de evden çalışmayı tercih etmeme rağmen her gün işe gider gibi davranıyorum.

İşten ayrıldığım ilk zamanlarda bir yazı yazacaksam ya da senaryo yazıyorsam bilgisayarımı alır sevdiğim bir kafeteryaya giderdim. Zamanla içim dışım olmaya başladı belki de evim de bir alan açtım kendime, artık zamanda yolculuk eder gibi aynı mekanın içinde yolculuk eder gibiyim.

Zihin yolculuklarımız dışarıda bize dayatılanlarla hiç bir zaman denk düşmez ben zihnimde daha çok zaman geçirmeyi tercih ediyorum. Dışımda misafir gibi zorunlu olanlara iştirak edince insan zihnini daha çok koruyor.

İçeriyle dışarının ayrımında değilken zihnimi koruyamazdım o yüzden yara alırdım şimdi zihin yolculuklarımda özgürüm. Oranın kanunsuzluğu ve sınırsızlığı dışarıyla denk değil dengeyi ben kurdum ve özgür oldum şimdi bunun hafifliğini yaşıyorum o yüzden dışarıda çizgili çorabın manası zihnimde başka anlamlar yükleniyor ama burada karşılığı olmadığı için çizgili, renkli çoraplarım var benim kalıyor geride.

Onun Karanlık Şehri

laba.ws_Ivan_Slavinskyi_0023_a

Onun cinleri vardı. O hiç görmemişti, ama bugün babası bir hocaya götürmüş adam onu karşısına alıp gözlerini bir çizgi düşürdükten sonra yüzüne ılık, kokulu nefesini üflemişti. Karnına, göğsüne Arapça harfler yazmıştı. Onun bedeninden üç harflileri kovmaya, korumaya yarayacaktı bu yazılar. Nefesi insan kokan, yandaki kebabçı kokan hoca, ona cin kocası, bir de çocuğu olduğunu söylemişti. O yüzden banyoda yalnız yıkanmaması gerekiyordu. Güzel bedenleri sever, kıskanırdı cinler.

Babasının inanan yüzüne baktığında ağlamak istedi.

O tanrıya inanıyordu, tanrının yarattığı tüm varlıkları da, ama en çok insanlardan korkuyordu.

Babasına gitmek istediğini söylemek isterdi ama üşeniyordu, yorgundu.

Dün gece o kadar çok düşünmüştü ki başı ağrıyordu. Ağrılarını kimseyle paylaşmamayı öğrenmişti.
Başının içinde yağmurlar yağıyor, damarlarında şimşekler çakıyordu. Kafasının içinde kopan elektrik kablolarından hiç kimseye söz edemezdi. Onlar cinlere inanıyordu. Oysa onun zihninde bir şehir vardı. Gök gürültülerinin olduğu, elektrik direklerinin devrildiği, kabloların boşlukta birbirine çarpıp, kıvılcımlar çıkardığı, bir kıyamet şehri.

O şehirde her gün yenilenen oyunlar sahnelenirdi. Diyalogların aynı olduğu, sadece seslerin duyulduğu kocaman ağızlar olurdu sahnede.

Bazen bir ses, bir görüntü yüreğini burkar, şehrinin manzarasını değiştirirdi. Bir ezan sesi, kendi cenazesine götürürdü onu. Yeşil cübbeli, beyaz sarılıklı imamın arkasındaki insanları kendi tabutu başında dua ederken görürdü, şehrinin mezarlığında. Bazen bir ayak sesi, dar sokaklarda nefes nefese koşmasına neden olurdu. Tanıdık bir koku ya da renge rastlayana dek koşardı.

Kendi şehrinin ve yaşadığı yerin uyuduğu saatlerdi, onun uyanık olduğu saatler. Bir saat gibi kendini kurar, diğer insanlar gibi normal olacağına söz verirdi her gece. Her sabah yemini kendiliğinden, günün ağarmasıyla bozulurdu. Dünü yakalamak isterdi, saatleri…
Ama her seferinde hangi günde olduğunu unutmuş uyanırdı.

Her şeyi yeniden hatırlamak için aynanın karşısına geçip saatlerce kendine bakardı sessizce. Aynadaki yansıması, onu zamanın içinde daha çok derinlere çekerdi.

Ruhunu emerdi zaman. Cinler hangi yandaydı bilmiyordu, hiç görmemişti.

Zuhal Ozden
11 şubat 2010

Tüy

12341213_1711071239107167_6143896276794389379_n

Güzellik kavramı, zamana insanların inançlarına içinde bulundukları ruh haline göre şekil değiştirir. Bazen güzel çirkine, çirkin güzele dönüşür.
Bir zamanlar tüylü kraliçelerin hüküm sürdüğü bahçelerde, gün gelir tüylü bacaklı feministler diye alay edilen kadınlar dolaşır. Her şeyin değişim geçirmesinin doğal olduğu evrende, sonuç değil sebeplerdir anlamlı nesneyi anlamlı kılan.

Bir fotoğraf var hafızamda çocukluğumdan bugüne taşıdığım. Şimdi kısa saçları, esmer kalın derisi, çatık kaşlarıyla hala cinsiyetinden pek emin olamadığım, genç bir kadın yüzü. Bir genç kız olması gerek. Bana elif cüzü öğreten, asık suratlı, belki de hüzünlü yalnız… Ömründe hiç sevmemiş. Bakir insanların yüzlerindeki o donuk, ışıltısız ifade ne zaman yerleşir yüzlerine, o çocuk halimle bilmezdim oysa.

Dudaklarının üzerinde, saçları kadar koyu bıyıkları olan…
Belki de o yüzden benim çocuk aklım, her zaman karışık.

Her bir bacağındaki tüyün başına bir meleğin nöbetçi dikildiğini, başka bir kadından öğrendim. O yüzden dokunmazdı hiç bir tüyüne. Bizler çığlık çığlığa tavandan toplarken ağda toplarımızı, o bizi birer günah tohumu gibi nefretle seyrederdi.

Aldırmazdık elbet, biz neşeli, hayat dolu genç kızlardık.

O tanrısına sığınan, insanlardan her bir zerresini, meleklerle koruyandı.

Belki de kendi bedenini tanımak, ne istediğini bilmek gerek.

Sonra bıyıklı mı olmak istiyorsun yoksa onlardan tamamen kurtulma mı karar vermek.

Beden ile ruhun birbirini tanıyıp anlaştığı, kaynaştığı bir an olmalı.
İnsanın bedenin de tüylerin yerine güllerin tomurcuklandığı, patlayıverdiği bir an.

O hafiflik, o koku, kendine yetmeyi, kendinden vazgeçmeyi keşfetmek.

Birileri için değil, hiç kimse için var olmak, hiç kimse olmak gerek.

Zuhal Özden
Yeni Yazı Dergisi mayıs-ağustos 2010 sayısı/Tüy