acil servis

717.JPG

merhaba günlüküm,

dün gece acayip şeyler oldu. her şey güzel başlamıştı. hava güzeldi ben güzeldim. öyle serin serin nargile içiyordum. birden kulaklarım tıkandı sonra etrafı flue görmeye başladım. göğsümün üzerine bir ağrı oturdu. sanki göğüs kafesim yarılmak içinden nefesim dışarı çıkmak istiyordu. başım ağrımaya başladı. korkak olduğum için galiba önce kendime teşhis koydum sonrada belirtilerini hissetmeye başladım. yanımda kimsenin olmadığı bir zamanda kulaklarım tıkanıp gözlerim görmez olmuştu. aman tanrım dedim, kimse görmeden buralarda öleceğim. neyse ki öyle olmadı kocam geldi beni acile getirdi. tomografi, emar çektiler, kalbime baktılar, ben bu arada sonuçlar çıkacak beni ameliyata alacaklar diye bekledim. beyin kanaması geçirdiğime karar vermiştim kendi kendime.

Gerçi hastaneye gidince ağrılarım azaldı. net görmeye başladım. kulaklarım da duymaya başladı.

Bir sandalyeye oturttular beni. kocam arkamdan itiştirip oda oda gezdirdi. yakışıklı bir doktor ilgilendi benimle. oğlumun yaşındaydı belki ama yakışıklıydı.

Neyse işte ben etrafı seyrettim biraz kendime gelince. Evsiz insanlar geliyormuş acile. orada yatıyorlarmış sabaha kadar.

bir kadın varmış adı ayşe, tam on beş senedir oralardaymış.

oradaki görevli adam dedi ki ben onlara devletin onlar için tahsis ettiği yerin adresini bir kağıda yazıp veriyorum. gidin yıkanın, traş olun diyorum, ama nerede hiç gitmiyorlar böyle perişan geziyorlar, dedi.

Adı üstünde evsizler, tercih etmişler, yıkanmayı, sıcak yatağı isteseler neden evlerini ailelerini terk etsinler ki. yaşadıkları bir travma olmasa sokaklarda işleri ne.

Bizim sokakta bir adam varmış, ben hiç görmedim oğlum anlatmıştı.

O bir damın altında uyumaktan hoşlanmıyormuş. hatta giysi giymekten bile hoşlanmıyormuş.

ona işkence etmişler. o zaman aklını yitirmiş, ailesini evini tanımaz olmuş.

hapisten çıktıktan sonra evinden çırıl çıplak fırlar olmuş sokaklara, bulur eve götürürmüş ailesi.

sonra anlamışlar ki o huzuru tek başına sokaklarda buluyor. şimdi uzaktan kolluyorlarmış adamı. mahalleli de onu tanıyormuş. esnaf ona yiyecek veriyormuş.

üniversite mezunu orta halli bir ailenin çocuğunun aklını almış insanlar işte, ona işkence ederken.

dün akşam bir tane evsiz acile gelen insanların arasında oturdu bir süre sonra da küçük tuvaletini yaptı insanların arasında. onu dışarı attı güvenlik. ,

evsiz adam bir süre sonra geri geldi. arka tarafta bir yerde onu dövdüğünü söyledi, güvenlik görevlisi, bir daha gelme dedim dedi. onu dinleyen diğer görevli, iyi yapmışsın dedi.

kendime düşünceler diye bir kitap okuyorum. Marcus Aurelius Antoninus adında biri yazmış.  M.S. 161 yılında yaşamış Roma İmparatoru kendisi.

Kitabında diyor ki bütünün bir parçası olduğunuzu hiç aklınızdan çıkarmayın. Doğayı izleyin ve doğada her şeyin olması gerektiği gibi gerçekleştiğini unutmayın. asla sıra dışı bir şey gerçekleşmez doğada, diyor.

insanlara da baktığınızda onların doğasını görmeye çalışın. doğalarına uygun hareket ettiklerini unutmayın, o zaman onlara küsmezsiniz diyor.

en son depresyona girdiğimde beni yeniden düzlüğe çıkaran doğaya bakmak olmuştu. Hem etrafıma bakmıştım hem de meditasyon yapıp içime bakmaya çalışmıştım.

osho da zen yolu/tasavvuf yolu kitabında aynı şeyi söylüyor. yolculuğunuz içinize olsun diyor. orada bulacağız huzuru dünyanın hiç bir yerinde bulamazsınız diyor.

aradığınız her şey içinizde diyor.

tüm bu okumalar beni, çok bunaldığımda bir köpeğin kuyruğundaki neşeli sallanışta huzur bulmayı öğretti. ağacın yapraklarının rüzgarda öyle sakince salınması, küçük çocuğun gözlerindeki ışık…

şimdi bir beyin cerrahına gitmem gerekiyor, henüz randevü almadım. bugünü yazarak geçirdim ama kendimi yorgun hissediyorum.

gece uykumdan başım ağrıyarak uyandım ama korkumdan ağrı kesici içemedim.

bu arada akşam hastanede insanları seyretmenin dışında oturduğum sandalyede meditasyon yapmayı da denedim. nefes çalıştım. hepsini doğanın içine sıvışmak için yaptım.

kimseye muhtaç olmamak gerek.

şimdinin içinde geçmişin sızmasına izin vermeden, anın hakkını verip yaşamayı öğrenmeye çalışmak gerek.

bilmek, kütüphanede kitaplarının sıra sıra dizili olması gibi bir şey. bazılarının duygusu kalır sen de  bazılarını hiç okumamışsındır. bazılarını okumayı denemiş sonunu getirememişsindir. ama bilginin gerçekten bilgi olması onu eylemlerine dökmek, hayatına geçirmekle kendini tamamlıyor. yoksa sadece bilmek tozlu raflardaki kitaplardan öteye geçmiyor.

işte ben de şimdi de kalmanın, yaşamanın önemini anlıyorum. şimdi de kalmanın deneme sürüşlerini yapıyorum.

sabah kalkıyorum evet diyorum hadi bakalım bugün önümüze neler çıkacak, onun keyfini çıkarmak, savuşturmak işimiz olsun.

önüne konan tabağı kaşıklar gibi hayatı hakkını vererek savuşturmak işte, rehberin doğa olmalı elbette.

öyle kırlara koşmana gerek yok, toprağa bak, buluta, ağacın dalına, derhal ne yapman gerektiğini anlayacaksın.

neyse şekerim işte böyle, yolda yürürken biraz önce çantamın içine söğüt ağacından bir yaprak düşmüş, baktım sapsarı çantam da duruyor.

anlatmak isterseniz anlaşılırsınız, yaprak bile peşinize takılır, yeter ki isteyin.

zuhals

 

 

 

Reklamlar

Rüya

optimized-maxW420-JourneyingSpiritdeer

Sevgilim hadi kalk, bugün annemlere kahvaltıya gidiyoruz. Geç kalınmasından hoşlanmaz biliyorsun, dedi genç kadın uyuyan adamın omzundan öperken.

Adam omzunu sinek ısırmış gibi diğer eliyle öpülen yerini hızlıca kaşırken ben gelmiyorum, sınavım var benim dedi.

Saçmala okul biteli beş sene oldu. Senin bu sınav travman da beni öldürecek. Hadi kalk ya tek başıma gitmek istemiyorum.

Oğlan yüzünü yastığa gömüp, uykusunu kaçırmadan yastıkla gözleri arasında tutmabileceğini umarak yastığı suratına sıkıca bastırıp, ya banane senin annenlerden gelmiyorum ben dedi.

Ne diyorsun anlamıyorum ya hadi kalk hazırlan çabuk.

Oğlan sanki suyun altından dipdiri çıkmış, hiç uyumamış gibi, yatağın içinde hızla doğrulup oturdu. Yüzüne bastırdığı yastığı arkasından alıp öfkeye karşı duvara fırlattı.

Ya biz evli değiliz ki. Birlikte yaşıyoruz. Ben Pazar günü sabahın köründe neden senin gıcık annene kahvaltıya gidiyorum.

Benim annem bana küstü seninle yaşıyorum diye. Neden senin gıcık annen sanki kırk yıldır evliymişiz gibi davranıyor acaba?

Ne saçmalıyorsun sen. Gelmiyor musun şimdi?

Hayır efendim gelmiyorum. Üstelik bugün evi de boşaltıyorum. Sen bana annem gibi davranıyorsun. Sanki ben çocuğunum kavga bile etmiyoruz ya. Annen seni darlıyor sen beni darlıyorsun. Ben sadece şikayet edenim. Cevap bile vermiyorsun lütfedip. Ben de her gece sınava giriyorum bu yüzden. Evet lan okul bitti. Benim sevdiğim bir işim var. Okulda sevgiliydik ok. Ama bitti. Artık ben seninle yaşamak istemiyorum. Sen benim annem değilsin.

Yeter sus!  Seni dinlemek istemiyorum. Ben annemdeyim. Bu söylediklerini düşün, beni ararsın sonra.

Of ya insan bir sabah uyandığında bu kadar mı net uyanır. Ben bu güne kadar kimin hayatına uyanıyor muşum ya!

Bahar

d1c8c2e51121114d5c28ed92cfe0c531

Sırt üstü yatmış acı içinde ıkınırken kızını bacaklarının arasından çekip çıkardıklarında rahatlamıştı Bahar, oh demişti. Kızıyla birlikte yeniden doğduğunu hissetmişti. Evet, resmen yeniden dünyaya gelmişti. Sanki ateşli, daracık yollardan yana yana, yürümek, yuvarlanmak zorunda kalmıştı, ışığı görene kadar.

Kızı ağlamaya başladığında, o güldü. İlk defa kendiyle gurur duydu. Gurur duymak ne demek bilmiyordu aslında ama böyle bir şey olmalıydı. İlk defa başına gelen bir şeyden mutluydu. Kendisiyle ilgili bir durumdu bu. Bir insan dünyaya getirmişti.

Nefes alan, ağlayan…

Kocasının bundaki katkısını düşünmek istemiyordu. Onu hiç düşünmek istemiyordu.

Ağzını öperken, dudaklarına bulaşan yağlı yapışkan tavuk kokusu ve ekşi tat geldi aklına.

Kızını doğururken çok terlemişti. Alnında biriken boncuk boncuk teri fark etse belki onları silerdi. Onun yerine dudağına bastırdı elinin tersini, tiksintiyle yağlı karasını siler gibi sildi ağzını.

Annesinin kucağına verdiler bebeği, dinlensin diye. Kokusunu içine çekip geri vermeden yorgunluktan uyudu Bahar.

Çocukluğundaki kadar el değmemiş güzel rüyalar gördü.

Belki de kızının rüyasından geçti, maksat tanışmak olsun diye.

Mutlu uykusu, hemşirenin sesiyle bölündü.

Kocan geldi, bak sana neler getirmiş, diyordu yaşlı hemşire.

Bir an korktu panikledi Bahar, yanlış bir şey yapmaktan korktu. Böyle ani yakalanınca, ürktü, rüyasını düşündü. Sonra doğurduğu kızını, içi ürperdi.

Kocasını, kayınvalidesini ne zaman görse hep bir ezber geçerdi, rastlaşmalarından önceki âna, nedense hiç kusursuz, küfürsüz geçişmezlerdi.

Kayınvalidesi kızacak bir hata bulamazsa kocası onun eksiğini tamamlardı.

Dün gelemedim, kusura bakma dedi, kocası. Annemi biliyorsun, çok hastalandı. Acile kaldırdık, senden sonra. Onun yanından ayrılamadım.

Olsun dedi, Bahar. Yani geçmiş olsun.

Sağ ol. Sağ ol dedi, kocası. Oturduğu yerde kıpırdanıp rahatsızca, e kızın olmuş, allah hayırlı ömür versin.

Sağ ol dedi Bahar. Sana da versin.

Sağ ol sağ ol, dedi adam tekrar.

Yağlı tavuk kokan dudaklarına baktı İbrahimin. Oğlu olana kadar bu kokuyu çekmek zorunda kalacağını düşünmek midesini bulandırdı.

Yatağının içinde doğrulup, geceliğinin yakalarını düzeltti.

Biz birbirimize iyi gelmiyoruz İbrahim dedi. Söyle annen sana başkasını bulsun. Ben seninle bir daha bana dokunmana izin veremem. Ben bir daha çocuğum olmasını da istemiyorum. Hele senden asla çocuğum olmasını istemiyorum. Bence sen git İbrahim.

Hemşire odaya girip İbrahim’den odadan çıkmasını istediğinde, içindeki seste sustu Bahar’ın.

İyi misiniz Bahar hanım, dedi hemşire, geceliğinin kolunu sıyırıp tansiyonunu ölçmek için hazırlanırken.

İyiyim hemşire hanım, kızımı ne getirecekler bana diye sordu, kocasının uzaklaşması yüzünden rahatlamış görünüyordu.

Karnı açıktığında annesi, getirecekler kızını dedi, hemşire gülerek, bir de ateşine bakacağım şimdi dedi, koltuk altını işaret ederek.

 

Kardeşim ve Ben

images

Kapalı yerde boğuluyorum. Bir çatının altında uyumam mümkün değil. Bazen bakıyorum pencerelerin ışıklarına, bunların bir tanesinde bizi parka bırakan şerefsiz ailem dolanıyor, diyorum içimden.

Geçen gün Kahveci Ahmet  ben istemeden, yanına çağırıp bir bardak çay verdi. Damdan düşer gibi aileni hatırlıyor musun? diye sordu. Hatırlamıyorum dedim. Ya kardeşin dedi. O da dedim.

Televizyonda görmüş. Nadide Teyzenin bizi parkta bulduğu sene yani bundan tam on sene önce bir adam şu parkın karşısındaki adliyeden çıkıp iki oğlunu banklara terk edip gitmiş.

Şimdi çocuklarını arıyorlarmış.

Nadide teyze bizi nüfusuna geçirdiği için şu an mahalleli bir şey yapamazmış, zaten televizyondaki aileyi hiç gözü tutmamış Kahveci Ahmet’in ama yine de bilmemizi istemiş.

Bakmak istemediği köpeğini bırakır gibi iki çocuğunu parka bırakan ailenin hikayesini belki bilmek istermişiz.

Hayır dedim, Nadide Teyze öldü. Altı ay oldu öleli. Mahalleli bizim hakkımızda konuşuyor. 13 yaşındayım ben. Devlet bizi 18 yaşına kadar yetiştirme yurdunda tutarmış öyle diyorlar.

Beni kardeşimden ayırmasınlar. Umurumda değil. Her yerde kalırım ben.

Damlı bir yerde kalamıyorum. Gece bir yolunu bulup kaçıyorum. Evin içinde hiç uyumadım bu zamana kadar. Az uyumayı seviyorum. Kimse beni duvarların arasında uyutamaz.

Nadide Teyze o kadar nöbet tuttu başımda baktı gözümü bile kırpmıyorum beni rahat bıraktı. Balkonda uyudum yaz kış.

Komşular bile alışıklar benim havadar halime.

Kahveci Ahmet beni geçen gün yeniden çağırdı, o televizyoncu kız geldikten sonra gel hele seninle konuşmamız lazım dedi.

Beni masaya oturtup televizyonu açtı, önüme sıcak çay koydu. Poğaça verdi. Pastaneden aldım dedim. Soğutmadan ye dedi.

Karnım aç değildi. Ama onu geri çevirmedim. Hoşuma gitti benim için poğaça alması.

Televizyondaki programda insanlar kavga ediyordu.

Bak dedi, bunlar annen baban. Kavga ediyorlar. Sizin için birbirlerini suçluyorlar.

Baktım, ikisini de hiç sevmedim. O değil dedi, yüzümü buruşturmamdan sevmediğimi anlayan Kahveci Ahmet, o senin üvey baban.

Annen bu adam yüzünden sizi bırakmış. Ondan bir kardeşiniz olmuş. Babanla bu yüzden boşanmışlar. Baban size bakamayacağı için, kafasını kaldırıp parkı gösterir gibi işaret etti, oraya parka bırakmış sizi.

Ben ağzım açık, poğaça ağzımdan düştü düşecek, Kahveci Ahmet’e bakarken, oğlum dedi, bunları sana anlatıyorum, benden duy istedim, çünkü onlar sana yabancı insanlar. Siz mecburen, o gün baban  bıraktığında büyüdünüz zaten. Sizin de payınıza düşen buymuş. Mutlaka hayırlı bir yan vardır. Sabretmek lazım evladım. Sabredip görmek lazım.

Şimdi bu yaşta bu laflar sana ağır biliyorum ama birinin söylemesi lazım.

Yanlız değilsin oğlum. Allah sizi anne babanızla sınamış ama kendi kanınızdan olmayan insanların da iyi olabileceğini göstermiş belki de.

Bak, toprağa bol olsun Nadide Hanım öz evladı gibi sahiplendi sizi. Sizi bulduğunda hiç dillendirmedi bile. Hastalığına kadar herkes sizi gerçekten kız kardeşinin torunları sandı.

Ben lokmamı yutmuştum ki, Kahveci Ahmet sırtımı sıvazladı. Hadi oğlum dedi, çayını soğutma. Yarın annen gelecekmiş seni görmeye. Konuş bakalım neler söyleyecek.

Gitmek istedim, kardeşimi görmem gerekiyordu. Onun varlığına ihtiyacım vardı.

Köklerim ondaydı benim. İhtiyacım vardı onun gözlerine bakmaya.

Ben okula gidiyorum dedim, kardeşimi almam lazım.

Tamam oğlum dedi.

Kardeşimi almaya gitmezdim. Herkes gibi o da bilirdi.

Bekle dedi, al birlikte yemek yiyin kardeşinle, ona yemek ısmarla benden.

Bir an önce yanından ayrılmak istediğim için hiç uzatmadan aldım verdiği parayı.

Kardeşime gel yemeğe gidiyoruz dedim. Olur dedi. Bana hep güvenmiştir.

Ona dedim ki sen annemi görmek istiyor musun?

Benim ağzımda poğaça Kahveci Ahmet’e baktığım gibi ağzında bir kaşık kuru fasulye suyu ağzının kenarından aktı akacak. İstiyorum dedi, ben annemi istiyorum. Onu görmek istiyorum. Tamam, dedim yarın geliyor görürsün.

Tamam dedi, yemeğini yemeğe devam etti.

Başını önüne eğdi, bir daha bakmadı. İyi ki de bakmadı. Çünkü neden bilmiyorum canım o kadar çok ağlamak istedi ki.

Avazım çıktığı kadar bağırmak geldi içimden. Onu öyle durgun, başı önünde haline baktıkça, koşmak geldi içimden. Bağrırmak istedim.

Yanından kaçmadım.

Ona sarılmak geldi içimden, yine sarıldığımda ağlamak istedim. Bağıra bağıra ağlamak istedim ama kardeşimi korkutmak istemedim.

O kadar sessiz, durgun hali vardı ki.

 

İlhami ile Meryem

e981650d832fba848022cea0e3f7b8a1

Gecenin karanlığı, İlhami’nin salon camının patlamasıyla, öfkeyle açılmış bir fermuar gibi ikiye yarıldı. Yere yağmur gibi dökülen cam kırıkları geceyi çizerken, kırıkların ardından Allahu Ekber, diye bağırdı İlhami.

Allah birr diyen sesi, ışıklarını yakıp korkuyla pencereye koşan, insanların kulaklarında çınladı.

İlhami, geceye Allah birr diye, bağırmaktan yorulduğunda, içeri girip namaza durdu.

Gün ağarana kadar seccadenin başında oturup ağladı.

Meryem’in cesedi, banyoda küvetin içinde kanlar içinde sabaha kadar bekledi.

Sevdiği adamın korkusundan, onu uykusunda uyandırmadan mutfakta yemeğini ısıtıp karnını doyurmak isterken, onu saçlarından yakaladı İlhami.

Kiminle konuşurdun dedi, söyle nereye sakladın sevgilini.

Meryem saçlarını adamın ellerinden kurtarmak isterken, bırak, yapma ne olur, canımı yakıyorsun, dedi. Bizden başka evde kimse yok, ne olur yapma, diye inledi.

Tezgahın üzerinde aradığını bulamayan İlhami, önce mutfak dolaplarının kapaklarını açtı teker teker, kapaklara tekmeler savurdu, Meryem’in saçlarını avuçlarında sıkıca tutarken, mutfak çekmecesini açıp, ekmek bıçağını aldı.

Kadının boynuna dayadığı bıçakla, derisinde kan akıtacak yaralar açarken, yüzüne tükürükler saçıp, bağırmaya devam etti.

Orospu söyle, nereye sakladın, öldürürüm ulan seni, diye haykırdı.

Meryem’in kafasını,mutfak tezgahına vurmaya başladığında bayıldı genç kadın.

Onu banyoya sürekledi İlhami, seviştikleri yatağa uzatır gibi küvetin içine yatırıp, soğuk suyu kafasına boca etti.

Korkuyla gözlerini açan kadına yeniden bağırmaya başladı.

Söyle nerede sevgilin, öldürücem ulan ikinizi de. Seviyorum ulan, seviyorum seni, benimsin, benimsin, benimsin diye haykırırken önce göğsüne sapladı elindeki ekmek bıçağını.

Yorulup cama koştuğunda İlhami, sevdiği kadının bedeninde 27 kıskançlık yarası vardı.

Meryem’in oturduğu mahallenin camisine tayini çıktığında dünya başına yıkılmıştı İlhami’nin. Ailesinden ilk defa bu kadar uzak bir yerde yaşayacaktı.

Sabahları annesi sabah namazına kaldırırdı.

Babasından hala korkuyordu. Ama onun mesleğini yaparak gururlandırdığını biliyordu.Annesi gibi belli etmese de oğlunu severdi.

İlhami onlardan ayrılmak istemiyordu, bunu dillendirmeye utandığı için tayini başka bir şehre çıktığında sevinmiş gibi yaptı.

Merzifon’a gelip yerleştiğinde depresyona girdi.

Ezan okumak için minareye çıktığında uzun uzun aşağı bakar, kendini atmamak için dualar okurdu.

Meryem, işte annesini özlediği o kara günlerde karşısına çıktı.

Eve babasının mevlütünü okutmak için onu çağırmışlardı.

Mevlüt sırasında normalde haremlik selamlık geleneğini uygulayan bir aile değildi genç kadının ailesi.

İlhami kadınlara hiç alışık değildi, en çok annesini severdi.

Onu seven tek kadın da annesiydi.

İlhami de annesinden başka bir kadını sevmek istemiyordu.

Çünkü bir tek annesi onu sever sanıyordu.

Meryem babası öldüğünde çok ağladı.

Mevlüt günü yine bir köşede oturup sadece ağladı Meryem.

O da en çok babasını severdi.

Annesinden korkardı. Kendisini sevmediğini biliyordu.

Onu bu dünya da bir tek babası koruyup  kollardı, şimdi onu yalnız bırakıp gitmişti.

Meryem annesi ile kaldığı çok üzgündü. En çok bu yüzden ağlıyordu. Artık onu kimse sevmeyecek diye ağlıyordu.

İlk önce kim kimi fark etti bilinmez ama Meryem ve İlhami o günden sonra birbirlerini görmek için bahaneler yaratmaya başladı.

Her seferinde başarılı da oldular.

Meryem namaza başladı.

Namazlarını camide kılmayı adet edindi.

Tanrıda onlara kıyak çekti, Ramazan ayına yakın birbirlerine yakınlaşmalarını sağladı.

Bol görüşmeleri teravilere denk geldi.

Her gece birlikte namaz sonrası dondurma yediler.

İlhami ilk defa bir kadının burnuna dokundu.

Meryem’in dondurma sıvanmış burnuna değdirdiğini parmağını ağzına alıp emdi.

İlhami hastalanmasaydı, ona aşk nedir diye sorsalar,  karadut tadında şekerli bir şey derdi.

Mutluluk da kara dut tadında şekerli bir şeydi.

Meryem’i ilk öptüğünde ağzına bulaşan nane tadıyla ağzını şapırdatıp, evlenelim dedi.

Olur diye kıkırdadı Meryem.

Evlendiler.

Camiden koşarak eve gelirdi İlhami, Allah’a şirk koşmak istemiyordu ama onun ibadethanesi evindeydi.

Tıpkı annesi gibi Meryem de kocasını erkenden uyandırır, sabah namazına camiye gönderirdi.

Namazı kıldırıp koşarak yatağına dönerdi İlhami, kıvrılır karısının sıcaklığına uzanırdı.

Öyle namazına kadar yeniden uyumaya devam ederlerdi.

Dolaplarda başka sevgili hayaline düşene kadar, her ikindi sonrası sevişti Meryem’le İlhami.

Bir gece ona bir ses dedi ki, Meryem seni sevmiyor.  Sen aptal adamın tekisin. Meryem başkasını seviyor.

O günden sonra ne zaman ses Meryem’den bahsetse, dokunduğunda öpmeden durulmadığı, durulduğunda öpmeye kıyamadığı karısına vurmaya başladı İlhami.

Yorulana kadar dövdü karısını.

Meryem bayılır, o yorulurdu.

Yatakların altına bakar, dolapları deşer, kadının sevgilisini arardı her yerde.

Meryem’in annesi damadının şizofren olduğunu anlamıştı. Onun babası da annesini döverken ölüp gitmişti.

Kızına ayrılmasını tembihliyordu her seferinde.

Meryem kocasını seviyordu. Onu doktora götürmeye ikna etmişti. Ama ilaçlarını içmeye ikna edemiyordu.

Kocasının sevgisinden emindi, annesinin evinde sevgisizlikten ölmek istemiyordu.

Meryem, ölürken üzgündü.

Kocası için üzgündü. İlhami’yi sevdiğine ikna edemediği için üzgündü.

Komşular polisi aramasaydı, o karısının yanında banyoda ölene kadar yaşardı. Ama meraklı komşular polislere haber verip, zorla eve girdiler.

Hiç birini tanımadı İlhami, mutsuzluktan ölmek üzereydi.

 

Leke

d218455f023aeac10f622ec266c098d9

Kendimi en çok geceleri, yatağa uzanıp tavana baktığım zaman ufacık hissediyorum. Yastığımda küçücük bir lekeymiş, bir türlü kuruyamıyormuşum gibi, her gece karalıkta odam kocaman, ben içinde yok olmayı beceremeyen bir duygudan ibaret kalıyorum.

Oda daha da büyümesin, beni de yutmasın diye kıvrıldığım çarşafların arasından fırlayıp, beni küçülten yatağımmış gibi ondan uzaklaşıp duvardaki ışığın lambasına yapışıyorum. Işıklar yanınca oda benim boyutlarımla orantılı bir hal alıyor. Başlıyorum bir fare gibi odanın içinde dolanmaya. O kadar büyüyorum ki odama sığmıyorum.

Salona gidip ışığı yakmadan balkon kapısını açıyorum. Her akşam kapısında bir daha çıkmayacağım dediğim eşikten geçip, yeniden oturuyorum balkondaki sedire. Dün geceden unuttuğum sabahlığımı bacaklarıma örtüp, kendime kalıcı olmadığımı ıspat etmek ister gibi, iliştiğim sedirin kenarından gecenin karanlığında, yıldız gibi parlayan pencere ışıklarına bakıyorum, yalnız olmanın iç bunaltısında.

Uyuyamıyorum.

Bugün 13. günüm.

Uyuyamamak beni rahatsız etmiyor. Bedenim yorgun değil.

Kitap okuyamıyorum. Televizyonda seslere tahammülüm yok, o yüzden hiç bir şey seyretmiyorum.

Zihnimdeki düşüncelere de tahammül edemiyorum. Baktığım her yer bana kendimi yokmuşum gibi hissettiriyor.

Gözlerimi kapatmaya tahammül edemiyorum.

İşte bu yüzden doktora gittim. Neden uyumadığımı öğrenmek için bana testler yaptılar.

Hiç bir şeyim yokmuş. Beynimde uyumama engel hiç bir şey yok.

Sanırım hepsi kalbim yüzünden.

Kırıldı.

Artık düzgün çalışmıyor belki de.

Kırıldı çünkü artık beni her gece yatağıma çağıran biri yok.

İyi geceler ben yatıyorum der gibi her gece hadi gel yatalım derdi bana.

Ben de sinirlenirdim. Senin kölen miyim ben derdim. Sen uyuduğunda ben de uyumak zorundayım.

Kırılmazdı.

Ben uyuyana kadar yanımda yat derdi. Sana sarılıp uyumak hoşuma gidiyor. Sonra kalkarsın.

Utanırdım.

Ama yine de her zaman o sarılmak istediğinde onun yanına gitmezdim.

Bana sarılır, elini koynumun içine sokardı. Koynumda bir kuşla yatıyormuşum gibi hissederdim.

Keyiflenirdim.

Çok konuşursam kızardı.

Ben de küser, kuşu koynumdan salar, yataktan çıkardım.

Beni güldürürdü.

Öfkem hep yarı yolda gülümsemeye dönüşürdü.

Onun zamanında da uyuyamadığım geceler olurdu.

İçerden uykuda sesini dinlemek hoşuma giderdi.

Uykunun sesini dinlerdim.

O benim yanımdayken zamanı ben oyalardım.

İçinden geçerdim, durdururdum, hızla akmasını sağlardım. Bazen yok olurdu.

Şimdi zamanın içinde asılı kaldım.

Kum saatinin içinde bir köşeye takılı kalmış, bir türlü akmayı beceremeyen kum tanesi gibiyim.

Mavi

art-shop-karga-kanvas-tablo-art29511049-3

Gece yarısı arkadaşlarının yanından ayrılıp tek başına yürümeye başladığında, yüzü asıldı kadının. İşte böyle yapıcam bundan sonra dedi, her saniyemi doldurucam. Kendimi meşgul edecek bir şeyler bulmalıyım.

İnsanların rengini gösteren bir gözlük olsaydı eğer, ona bakan yolda yürürken renginin kırmızıdan maviye dönüştüğünü görürdü. Neşesinden eser kalmamıştı. Tutkusunu masada bırakmıştı. Şimdi içinde hüzünlü ahtapotlar kol geziyordu.

İnsanların arasına karışıp metroya bindiğinde kitabını çıkarıp okumaya başladı. Okuduklarından hiç bir şey anlamadığını fark edince, kitabını çantasına geri koyup, yanında gürültüyle konuşan gençlere kulak verdi.

Ben denedim ama başaramadım diyordu, uzun saçlı sakallı oğlan. Evde ne kadar ilaç varsa içtim. Ölmedim. Annem hasteneye götürmüş. Midemi yıkadılar. Hiç bir şey hatırlamıyorum aslında. Ablam da ondan ayrılınca denemişti dedi, yanında oturan sesi büyük kendi çocuk arkadaşı. Gidip sevgilisiyle konuştum tabi. Ağzının payını verdim. Herifin ağzını burnunu kırdım o sinirle. Ablam şimdi benimle konuşmuyor. Onu ben buldum. Bileklerini kesti. Oğlum o kadar korkmuştum ki. Ölecek sandım. Meğer kızı ne kadar çok seviyormuşum. Tabi oğlum, kardeş sevilmez mi? dedi, sakallı oğlan. Ben kendime geldiğimde annem başımda ağlıyordu. Bunu bize neden yaptın dedi. Canım yaşamak istemiyor demiştim. O da bana tuhaf tuhaf bakmıştı. Harbiden bazen yine deniyim, diyorum. Çok sıkılıyorum ben ya. Ne istediğimi de bilmiyorum.

Birbirlerinin yüzüne bakmadan, etraftaki insanları umursamadan konuşuyorlardı.

Kadının rengi maviden sarıya döndü. Telefonunu çıkardı çantasından, oyun oynayıp rengini atmak istiyordu. En çok da yanındaki çocukların konuşmasına katılmak istiyordu. Utandı.

Kendini çevresine kapatmak en iyisiydi. O da en iyi bildiği oyunun içine daldı. Sürekli hata yapıyordu. Oyun kazanmasına izin vermiyordu. Vazgeçti oynamaktan.

Ölümü düşündü. Metronun raylarına düşse, ilk neresinin acıyacağını karar veremedi. Korkup ödü patlardı belki. Parçalanmış bedenine bakan yabancı insanları hayal etti.

İçi sıkıldı. Utandı.

Etrafındaki insanlara, bakıp onlara daha çok yabancılaştı. Duygularını gösteren bir gözlük olsaydı eğer, yanında oturan insanlar parçalanmış cesedini görüp, korkuyla kaçışırlardı.

Kaçıştıklarını hayal etti. Merakla tepesinde ona bakanları. Daha çok yabancı oldu etrafındaki insanlar.

Oturmaktan sıkılıp ayağa kalktı. Başını öne eğip yeni aldığı ayakkabılara dikti gözlerini.

Güzellerdi.

Parçalanmış bedeni tümlendi. Ayakkabılarının yeşil rengi üzerine bulaştı. Çiçek desenlerine gülümsedi. Rahatlar diye geçirdi içinden.

Kafasını kaldırıp metronun kapısına yansıyan gölgesine baktı.

Maviydi.