Fotoğraf

13269269_605071819669767_8672864361059206425_n

Bünyeniz bir duyguya yoğunlaşır. Hiç fark etmezsiniz. Nedenini bilmeden o duygunun resmini görmeye başlarsınız baktığınız yerlerde. Gözünüze çarpan kelimeler istemsiz kafanızda dönmeye başlar.

An gelir zihninizde bir flaş çakar. Duygularınız resme dönüşür. Resmin senaryosunu kendiniz yazarsınız. Filme dönüşür.

Seçtiğiniz kahramanlara biçtiğiniz rollerde filme sadık kalmalarını ister içinizde filizlenen duygunuz.

Filmin aziz rolüne soyunur çirkin ahlaksız oyuncunuz, ağzının leş kokusunu oyun içinde karpuz kokusuna çevirmek sizin görevinizdir.

Çünkü oyun sizin oyununuzdur.

Hiç bir oyun sonsuza dek sürmez.

Duygular renk değiştirir.

Hep aynı yerde durulmaz.

Sürekli aynı yere bakılmaz.

Ve oyun biter.

Çirkin leş aktörünüz gerçeğine geri döner.

Duygunun rengi resmi yakar ya da rafa kaldırır.

Gerisi zamanın maharetin de solar gider.

 

Reklamlar

sonunbaşlangıcıbaşlangıcınsonu

13179454_1012507358832769_8000987227096399463_n

öyle olmuyor işte. zihninin dehlizlerinde bir bebek olarak emeklerken, koşmaya başlayan özgür genç elinde bastonuyla çıkmıyor insanın burnundan öldüğünde.

böyle tuhaf bir şeyler oluyor. için dışına çıkıyor ama öyle bir şey ki en çukurunda olan dehlizinin en derinin de -uykuda bekleyen- senin anılar toplamının bir simgesi hikayesini kuruyor son dakika en hızlısından.

madem yaşam bir oyun. sahneyi kuran da oynayan da sensin -tüm kastı sen belirliyorsun.-

işte bu son sahne de tek başına oynadığın en şahane sahne oluyor.

 

 

Aklın Yaşı Olmaz

12299331_1711071075773850_4995485960692495670_n

Kötülükleri ve hayat pratikleri tanıdığım genç insanlardan daha kıt yaşlılarla karşılaşmak hala beni çok şaşırtıyor.

Kısa yaşamında yorgun çocukların yanında uzun yaşayıp hala içi dışı çocuk kalmış insanlardan da hoşlanmıyorum. Hiç büyümemelerini aklım almıyor. Çok çektim ben derken kederlendikleri arzu ettikleri şeyler beni şaşkına çeviriyor.

Sağlıklı Okültizm kitabında geldiğim bölümünadı Zihsel Tecavüz, ben bunu argo da kullanmayı çok severim. Beyinsikme konusunda uzman olduğumu düşünüyorum. Ama okültizm de sakıncalı bir şeymiş. Bunu açıklarken zihnin durumu hakkında öğrendiklerim esas benim ilgimi çekti.

“Sayısız geçmiş yaşamda harekete geçirilen, tümü kendi arasında etkileşimli olan, birbirini destekleyen veya engelleyen, gezegensel koşulların bireysel horoskobu etkilemesine paralel olarak farklı zamanlarda etkileşen pek çok faktörün oluşturduğu genel karmik durum”

Böyle bir açıklama hepimizi biricik yapıyor.

Bir diğer öğrendiğim şey ise bizim psikolojik durumumuzun ruhsal akışımızın tıpkı kanımızın kirli kandan temiz kana bir dairenin içinde dönüşmesi gibi pozitif ile negatif arasında dairesel bir akıştan ahenkten meydana gelmesi.

Hal böyle olunca bu dairesel enerji akışları bazen yaşadıklarımız tanıklıklarımız yüzünden tıkanıklığa uğrarmış işte o zaman bir uzman tarafından hipnoz gibi yollarla açılmadığı sürece biz tıkalı yaşarmışız. Bu duruma göre bizim algı kapasitemizde yaşam kalitemizde sorun yaratırmış.

Tıkalı insanların durumlarını fark edip kendi düşünde hayata devam etmek gerek herhalde.

Düşümüzün malzemesini doğru seçmemiz hayatın bize dikte ettiklerini dönüştürmekte ustalaşmamız gerekiyor.

Hepimiz birer düşleyiciyiz aslında ne olduğumuzun farkında olmadığımız zamanda serbest kalan düşlerimiz farkında olmadan bizden geçip gidiyor.

Tanrılar Okulu kitabında bu konuda çok etkileyici bir örnek var. Dreamer kitabın yazarından bir oyun için bilet almasını ve oyun gecesi orada kendisi ile buluşmasını istiyor. Yazar Dreamer’ın isteğinin önce şaka olduğunu düşünüyor, çünkü o oyunun biletlerinin çok önceden satıldığını bilet bulmasının imkansız olduğunu düşünüyor. sonuçta gişedeki memur bilet isteğine gülüp üç ay sonrasına bile yer bulmasının imkansız olduğunu söylüyor. Bildiği tüm yolları tüm tanıdıkları deniyor ama bilet bulamıyor yazar.

Buluştuklarında mahcup nasıl bulamadığını anlatıyor. Dreamer onu dinledikten sonra sen aslında bana bilet bulmanın imkansızlığını kanıtlamak için ne kadar uğraştığını anlatıyorsun. Gişedeki memurun dediğine inanmış ve onu ispatlamak için uğraşmışsın işte senin kaderin bu. Sen dünyanın kurallarına mahkum olmuşsun.

İnsanlar arasında her zaman hiyerarşik bir düzen varmış. Bu evrenin görünmez bir kuralıymış. İnsanlar bir araya geldiklerinde bu hiyerarşik kurala göre bir piramit oluşturacak şekilde konumlanırlarmış. Bunu görmek için en basitinden asansörde insanların kendi seçtikleri yerde durma pozisyonlarına bakabilirmişiz.

Düş var olan en gerçek şeymiş.

Herkes yaratıcıdır.

Dünya bir parça sakız gibidir. 

Her düşlediğin gerçekleşir. 

Tüm bu cümleler Dreamer’ın yazar kanalıyla okuyucuya anımsattığı insan bilgileri.

Hastalık ve ölüm bile taklit ettiğimiz istemezsek bize bulaşmayacak durumlarmış.

Bu bilgileri hatırlamak bana kendimi güçlü hissettiriyor. Kitaplarımı kapatıp içinde bulunduğum duruma alıcı gözüyle baktığımda bazen bilginin pratiğini yaşıyorum. Daha önce fark etmediklerim yeni bir zafer kazanmışım hissi uyandırıyor ben de.

Sıradan öfke nöbetlerine pişmanlıklara kapıldığımda oradan uzaklaşmadan önce kendimi affediyorum sonra özür diliyorum ardından teşekkür ederim diye mırıldanıyorum.

Evrene, hikayesinden geçtiğim her şeye hikayeme kattığım herkese teşekkür ederim.

Zuhals

 

 

 

 

 

 

Okumalar

Okumalarıma bir yenisini daha kattım, Zihinsel Özgürleşme Üstüne Beş Ders alt başlığı altında Cahil Hoca (Jacgues Ranciêre)kitabını da okuyorum artık. Henüz başındayım, anlama ve açıklayana dayalı sistemi yıkmaktan bahsediyor.

1818 yılında Belçika’da Fransız edebiyat okutmanın keşfi üzerinden zihnin nasıl ikiye bölündüğünü anlatıyor. Edebiyat okutmanı üniversite ders vermeye başladığında büyük bir sorunu varmış o fransızcadan başka dil bilmiyormuş öğrencileri de fransızca bilmiyormuş. O da tam çevirisi yanında olan bir kitabı en azından yarısına kadar okumaları için öğrencilerine dağıtmış ve okuyup üzerine konu hakkında yazmalarını istemiş fazla bir şey beklemiyormuş hatta saçmalarla dolu olacağını düşünüyormuş yazılanların sonuçta anlamadıkları bir dilde ne yazabilirler ki diyormuş.

Öğrenciler onu yanıltmış çünkü kendi başlarına bırakıldı bir alanda tıpkı ilk ana dillerini öğrenmelerine sebep olan zihinleri bu öğrenme istekleri karşısında onlara yol göstermiş ve arada aracı olmadan öğrenciler kitabın ne anlatmak istediğini çözmüş ve mantıklı sorularla hocalarına geri dönmüşler.

Bir metinle okuyucu arasına girip ona metni yeniden anlatmaya çalışmak okuyucunun zihnini inkar edip ona anlatıcının yoluyla bilgi vermek manasına geliyormuş ki bu zihni bölmek demekmiş. Çünkü her insan doğduğunda ilk ana dilini öğrenirmiş ve bunu kimse ona öğretmediği gibi kendiliğinden öğrenmesini sağlayan zihni aynı şekilde kendi başına her zaman öğrenme yeteneğine sahipmiş pedegojik öğreti ise onu öğrenme çağında sıfırlar bir hayvan gibi yeniden anlatmak yoluyla öğrenmeye zorlarmış.

Kendimdeki bilgiyi hatırladım okurken, hepimiz okullarımızı bitirdikten sonra sevdiğimiz kitapları ve alanları keşfederiz. Çünkü rahat bırakılır zihnimiz ve özgürleştiğimiz anda daha kolay anlar ve kişisel tatminler yaşarız bilme manasında. Rahat bırakıldığımızda aptal sandığımız kendimizin aslında ne kadar zeki olduğunu keşfederiz.

Yeni nesil okula gitmeyi sevmiyor çünkü okuldaki öğretmenleri sığ buluyor eğitim onların zekasına denk değil o yüzden onlarda ilgi duydukları alanlarda kendi keşiflerini kendi yapıp hızla kendi çağlarına hazırlanıyorlar. Bastırılmış bir ailenin çocukları oldukları içinde anne babaları onlara daha çok hoşgörü gösteriyor. Elbet bu geneli kapsamıyor. Çoğunluğu kapsıyor.

Bir diğer yeni kitabım ise otobiyografi ve edebiyat üzerine.

Normal Olmak Varken Neden Mutlu Olasın, Jeanette Winterson’un okuduğum ve hayran olduğum ikinci kitabı.

Genellikle kitaplarında aşklarını ve hayatını anlatıyor Winterson ama anlatma yolu çok farklı ve öğretici. Hayatı edebiyatı onun gözünden görmek insana çok şey katıyor.

Bu kitabında evlatlık verildiği aileyi onların yanında 16 yaşına kadar geçirdiği zamanı o dönemin siyasi dokusunu, toplumun ruh halini, yaşadığı çevrenin haritasını da en ince ayrıntısına kadar çıkararak okuyucunun önüne sunuyor. Evin içindeki cehennem hayatını annesi ile çılgın acımasız ilişkisini, terk edilmiş bir çocuk olduğu için yine de anne kız bağını evlatlık verildiği kadında nasıl aradığını her şeye rağmen ona yapılan tüm eziyetlere rağmen terk edilme korkusunu anlatıyor.

Cinsel tercihinden dolayı erkeklere değil kendi cinsine duyduğu için dindar annesi ve kilise arkadaşları tarafından evde bir odaya hapis olup eziyet gördüğünde sevdiği kadından vazgeçmiyor. Ona işkence edip dövmelerine rağmen o içinde şeytan olmadığını sadece aşık olduğunu söylüyor. Sevdiği kadın ise onu terk edip kilisenin baskısına boyun eğince ondan vazgeçiyor. Kitaplara sığınıyor. Halk Kütüphanesinin tüm kitaplarını A dan Z ye okumaya başlıyor.

Okurken kadın şiiri keşfediyor. Çalışıp satın aldığı kitapları yatağının altında saklamaya başladığında evde incilden başka kitap okumak yasak olduğundan annesi onları fark edip yaktığında tüm mahallenin kitapların ateşiyle ısındığını keşfediyor. Ezberlemeye başlıyor bu sefer sevdiği parçaları, şiirleri ezberlemek en kolayı.

Annesi onu kızdığı zaman kapının dışına atıyor babası gece vardiyasından gelene kadar orada içeri alınmayı bekliyor. Daha çok kızarsa onu kömürlüğe kapatıyor. Kömürlüğe kapatılmaktan nefret ediyor. Annesi dünyanın sonuna hazırlandığı bir yaşam sürüp evdekileri de buna hazırlarken o evden gitmenin hayata yeniden başlamanın yollarını arıyor.

İleri kendi evine sahip olduğunda evin içinde kapıları kapamıyor. Kapının istediği zaman çıkabileceği bir durumda olması ona huzur veriyor. Eşikler ve sobalar onun hayatında hep ayrı bir anlam taşıyor.

Evden cinsel tercihi yüzünden istenmediğinde bir tercih yapmak zorunda bırakıldığında evi terk etmeyi tercih ettiğini annesine söylediğinde annesi buna itiraz etmiyor ancak hazırlanıp yola çıktığında arkasından yetişip ona sesleniyor, Normal Olmak Varken Neden Mutlu Olasın.

Şu an da dört kitabı ruh halime göre gün içersin de okuyorum. Hepsinden aldıklarımdan çok mutluyum.

Üstelik oğlumla birbirimize kitaplarımızın sevdiğimiz bölümlerini okuyup üzerine tartışmak bana büyük keyif veriyor.

Her gün yürüyüş molasında sahilde okuduğum, kanepemde okuduğum, sabah uyandığımda ayet gibi yoluma ışık tutsun diye okuduğum, metroda insanların içinde kapanarak okuduğum kitaplar beni hem koruyor hem de yeni dünyaların içinde keşifler yapıp yenilenmeme vesile yaratıyor.

Eskiden böyle hummalı okumalara açlığım beni korkuturdu. Şimdi kendime alıştım. İzin veriyorum yol alsın. Hiç bir şeyin nedensiz manasız olmadığını öğrendim. Manasızlıkta manalı saçmalıkta gerekli olabilir insan bünyesi istiyorsa.

Bir nehir yatağına düşmüş elma gibi yol almanın huzurunu keşfettim. Arada bir ısırılıp arada bir ısırmanın da keşfini, azabını bilmek insanın huzurunu kaçırmıyor.

Kendini keşfettiğinde anlatabilme yeteneğine sahip olduğunda her dipten çıkmanın bir ipi olduğunu öğrendim ve ucunda sana yardıma hazır birinin olduğunu.

Bunun için düştüğünün farkına varmak ve çıkmak için bakmak gerekiyor.

Benim yolumda olanlar şimdilik böyle.

zuhals

 

 

 

Dünya Hali

Depresyonda olunca insan mana ile ilgileniyor. Soyut olanla sıkı bir bağ kuruyor. Çünkü açık algıları yüzünden her bir parçası zerreciklere ayrılıp evrende her bir yana yapışıyor ve yapıştıklarından gelen haberler onu rahat bırakmıyor. Acı veren bir durum ama yere inip kapalı halde dolaşmakta başka bir anormallik dağılan için.

İlk defa depresyondan çıktığım için üzgünüm, adı üzgünlük değil belki. Bu sefer yaşadığım farklı şeylerden gündelik hayatına içine karışıp uzaklaştıkça sıradanlaştığımı hissettiğim için keyifsizim diyelim. Mertebe kaybetmişim gibi diyelim. Geri istiyorum yeniden ruhumun bedenimden çıkıp yolculuk yapmasını istiyorum. Artık buradayım bunu başaramıyorum. Belki kısa süreliğine de olsa  tanrı beni terk etti.  Ya da ben fazla insanlaştım.

Eski sıradan çok konuşan, otu boku yazmaya hazır biri haline geri döndüm.

Egom parçalandı, erdim sanıyordum, oysa kendimi doğrultum kırılan dağılan parçaları yeniden toparladım. Belki şimdi değişik bir hal aldım sadece sızıntıya yer veren bir hal o kadar.

Fistül acısıyla nirvanaya erişmeyi beceremediğim gibi bu seferde olmadı. Bakalım zaman ileride büyüme yollarında neler gösterecek.

Umarsızlığım biraz fazlalaştı belki de eskiden yolda önüme çıkan ağaçlara dokunurdum aslında canım sarılmak isterdi. Geçen gün mahallemizde bir ağaca sarıldım. Yanındaki ağaçları kestikleri için üzgündüm o da üzülmüştür diye düşündüm. Kocamandı, yaşlıydı sonra utandım çünkü bir önceki gece babamı azarlamıştım. Sonra omzunu silkti babamın küçük kızı, her şeyin sorumlusu sen değilsin ya dedi. “Her şey benim suçum” zımbırtısını bazen çok abartıyorsun.

Bu benim okumaya başladığım, okumazsam suçluluk hissettiğim kitabın ilk cümlesi.

“Mea Culpa”,  her şey benim hatam.

Benim başıma gelen her olayda bunu söyler ve ardından eklerdim çünkü ben manic depresifim böyle düşünmesem böyle bir hastalığa tutulmazdım. Oysa şimdi biliyorum ki benim durumum bir hastalık değil sadece ruh halimin bir geçiş süreci. Ve ben bendeki bu durumu geçmişimde bilmediğim için panik olmuş ve hasarlı geçirmişim. Artık bir psikoloktan daha konuya hakim olduğuma inanıyorum en azından kendi ruhum konusunda.

Kendini gözlemlemek, kendini düzeltmektir diyor kitabımın ikinci cümlesi. Ve devamında insanın kendi dünyasını kendisinin yarattığından bahsediyor. Değişimin sağlanabilmesi içinde varolmanın en küçük parçası atomda bu değişimi gerçekleştirmeyi başarmak gerektiğini söylüyor.

Yavaş okuyorum, araya başka kitaplar sokuyorum. Çünkü sokakta yolculuk ederken de okuyorum. Sağlıklı Okültizm yolda okuduğum kitabın adı. O da evde okuduğum kitabın tamamlayıcısı cilası oluyor. Tek kusurum hayatın içine karışıp duygusal takılmam o zaman okuduklarım bilgi ile sınırlı kalmış oluyor. Oysa ruhuma işlemesini istiyorum. En başından beri rahatsızlığım bu ruhumla duygularım arasında kaldığım araf hali.

Neyse yazmak güzeldi. Hep yazarak düşündüm, eskiden defterlerde şimdi gözlerin önünde düşünme manyaklığına tutuldum. tek fark bu.

Zuhals

 

 

Taş mı olsam yoksa robot mu

Bazen hiç sevmek diye bir şey olmasaydı diye hayıflanırken yakalıyorum kendimi. Böyle zamanlar elimin kolumun bağlı olduğunu hissettiğim çaresiz kaldığım ya da öfkeden kudurduğum zamanlara denk geliyor.

İnsan kalbinde gezinmesine, keyifle oturmasına izin verdiklerine en çok öfkeleniyor ama yaşlandıkça, kalbiyle bir ahenk tutturmayı öğrendikçe yani kendini tanıdıkça, merhameti kendine de göstermeyi öğrendikçe, annesi, babası, kardeşi oldukça kendinin, önce içindeki küçüğü yaşatmak için sevgisini içine boca ediyor. Şımartıyor onu terk edip gitmesin diye. Sonra içine aldığı, özgürce gezinen yabancılara merhametle yol açıyor. Büyüdükçe içinin alanı genişliyor insanın. Zihninin çekmecelerinde sakladığı unuttuğu insanlar çekmecelerden fırlayıp at koşturmaya başlıyor o geniş alanlarda. Bir lunapark sahibi gibi ışıkları hiç söndürmeden seyrediyor insan içindeki cümbüşü.

Oysa sevmeyi bilmesek robot gibi yaşardık, sessiz, ıssız. Yerdik, tadı hiç olmayan şeyleri, içerdik, soğuk sıcak fark etmezdi. Tatlı ekşi artık önümüze ne gelirse belki de sağlıklı olduğu için ölmemek için sonra gider huzurla boşaltırdık. Yaşamak da bundan ibaret olurdu. Ama böyle olmaz ki yaradanın şanına yakışmaz. Onun dokunduğu kendinden saydığı parça böyle ruhsuz olmaz ki. Hem ruhunu üflemiş bizlere. Doğanın içinde böyle bir nesne bile yok zaten. Bunu bu imgeyi yaratan onun yarattığı insan. Onun doğasında taş bile konuşkan duyabilene. 24_320

Sorar Geçerim

 

Acaba diyorum ben nasıl ana rahmine düştüm, nasıl düştüğümü biliyorum da hangi duygularla, evet zamanı geldi artık mı dediler yoksa masaya çarpıp ay pardon gibi bir şey mi oldum ben. 

Bu içimdeki öfke doğarken mi yerleşmiş içime, yoksa annemin içinden çekip çıkaran ebenin elinden mi geçmiş, ilk kim baktı gözlerime acaba, belki de onun gözlerinden özet aldım yaşayacağım dünyanın hikayesini.

Pınar adını yakıştırmışlar bana, ateşlenmişim, olmadı demişler bu isim olmadı, değiştirelim demişler, düşmüş ateşim.

Annem babam severmiş, ilk heves olduğumdan belki, babamın şakacı arkadaşı bebek arabamı yokuş  aşağı bıraktığında annemin yüreği ağzına gelmiş.

Beni güzel hatırla diyor, kulağımdaki kadın şarkısında, konuşturma arkamdan kimseyi, kapı önü çiçekleri gibi su vermeyi unutma.

Peki ben neden hala böyleyim, neden hala kanatlarım kırıkmış gibi hissediyorum.

Ne zaman insan sevgiye doyar.

Kimin sevgisi en makbuldür, işte bu, tamam, bitti, yeter der insanruhu.

Sevmeyi ben miyim bilmeyen yoksa.

Bilmediklerim mi beni öfkelendiren.

Bildiklerim mi beni isteksiz yapan.

Ben kimim, siz kimsiniz, benden ne istiyorsunuz.

Ben kimim ki sizden hiç bir şey istemiyorum.

Yazmak/dökmek  en iyisi diyorum.

Zuhalstumblr_lwi5mttYeE1r3wtm1o1_400