Ya Bir Gün Unuttuğun Tüm Bilgileri Hatırlarsan

images-39

Lupelius adını Stefano D’Anna  adlı yazarın kitabında duydum. Yazar tıpkı Lupelius gibi onun Tanrılar Okulu’nu kurmak üzere hem zihinsel hem fiziksel olarak çıktığı yolculuğu anlatıyor kitabında.

Lupelius’un inancına göre doğduğumuz andan itibaren kazandığımız bir hak bedensel ölümsüzlük. Ancak bu bilgi bize unutturulduğu için ölüyoruz. Doğduğumuz andan itibaren ölmenin bir son olduğu bilgisi üzerine kurulunca her şey korkularımız da peşi sıra geliyor ve her türlü esaretimiz başlıyor.

Yemek yemeğe ihtiyacımız yok mesela çünkü doğuştan organlarımız kendi ihtiyacını karşılamak üzere yaratılmış.

Bir obez yemek yerken çığlığa çığlığa ölmek istediğini bağırıyor bu bilgiye göre.

Yediğini kusan, toplumun ve bilimin anoreksiye hastası olarak tanımladığı, tedavi olarak, zorla yemek yedirilmeye çalışılan insanlar ise Lupelius’un insanlığa hatırlattığı bu bilgiyi azıcık da olsa hatırlayan, ne bildiğini bilmeyen insan grubundan oluyorlar.

Anoreksiya en çok kadınlarda görülüyor nedeni yine sonradan öğrenilmiş bir bilgi yüzünden. Kadınlar ince ve güzel olmalı. İdeal beden ölçüleri kişinin takıntısına  -toplumu ne kadar ciddiye aldığına-  göre değişiyor.

Başlangıcı 1960 dayanan  Anti-psikiyatri akımının bir kolu, psikiyatrinin aslında bir bilim dalı olmadığını, bu tarz insanların hasta olmadıklarını ve ilaçla tedavinin sadece onların –hallerini- sabitlemenin dışında başka bir ihtiyacı karşılamadığından bahsediyor. Ancak fikirlerini bilimsel olarak kanıtlayamadıkları için söyledikleri de aykırı bir akım, fantezinin ötesine geçememiş.

Tıpkı Lupelius felsefesi gibi Okültizm öğretisini biraz karıştırdığınızda onların da psikiyatriyi küçümsediğini, onların bilgisine psikiyatristlerin kafasının basmayacağını düşündüklerini bilmek, başka güzel bir bilgi bana göre.

Lupelius öğrencilerine tıpkı drama dersinde olduğu gibi türlü kişiliklere girdikleri oyunlar oynatıyor.

Böylece kendi öz benliklerine hızlıca giysiler giymelerini sağlıyordu belki de.

Bu öğretiye örnek olarak da Romalı askerlerin kahramanlıkları gösterilmiş kitapta, onların ne kadar başarılı olduklarından bahsedilmiş. Roma kültürünün dünyada ki etkisini de artık siz zihniniz de tamamlayın.

Oğlum geçen gün mutfakta bulaşık yıkarken yanıma gelip, sence neden dinler İskandinav ülkelerinde değil de şimdi ki yerlerde çıkmış dedi, ben aklımdakileri kelimelere dökmeye hazırlanırken, o bana bir söylev çekti.

Normal, adam 24 yaşında.

Ben de eywallah, dedim. Oturdum ne zamandır seyretmek istediğim Vikingler dizisinin bugüne kadar kaçırdığım bölümlerini seyrettim.

Çünkü her bilginin bir hikayesi vardır. Bunu öğrenmek için biyografi ya da mitolojiden yaralanabilirsiniz. O kavramın tarihini okumak sizin algı yeteneğinizle ilgili. Keyifli hale getirmek de.

Kurgusu İskandinav mitolojisinden esinlenerek çekilmiş Vikings dizisinin de İngiltere kralı gözü gibi koruduğu kütüphanesinde Romalılardan kalma tüm yazılı envanterleri güvendiği adamlara onartıp, hatmediyor.  Amacı dünya da onlar gibi iz bırakmak, ölümsüz olmak.

Ragnar ölmek için İngiltere topraklarına geri geldiğinde babasının ezdiği ezik oğlu diyor ki baba hadi öldürelim onu, biz kuzuysak o kurt.

Ragnar ve kral karşılaştıklarında oturup sohbet ediyorlar tanrı hakkında.

Ragnar kendisini öldürmesini istiyor kraldan. Çünkü Kahin ona nasıl öleceğini söylemişti. O da kendi kaderimi kendim yazarım hatta bunu artıya çevirirm dedi ve kemik oğlunu alıp buraya geldi.

Ölümünün bile bir işe yaramasını istiyor çünkü. Oğullarının gelip intikamını alacaklarını böylece daha önce istila edemediği yerleri oğullarının istila edeceğini düşünüyor.

İngiliz topraklarında yaşayan insanlar Kral dahil Vikinglerin ölüme olan tutkusundan korkuyorlar. Onlar ölmekten korkmadıkları için vahşi ve cesurlar tıpkı Romalılar gibi.

Onlar gibi bir sistem inşa etmiyorlar, yazılı kanunları yok görünüyor ama eylemleriyle tarihe adlarını yazdırıyorlar.

Tanrıyı sorguluyor iki kral. Ölmeyi arzulayan Ragnar artık hiçbir tanrıya inanmadığını ama ölmek üzereyken oğullarının inandığı tanrılar adına bir konuşma yapacağını söylüyor. Onların cenneti olan sadece savaşırken ölenlerin cenneti Valhala’ya nasıl gururla gittiğini ve onları orada kahramanlıklarını dinlemek üzere beklediğini söylüyor, yılan dolu çukura atılmadan önce. Bir hayvan gibi asılı durduğu kafesin içinde ona Hristiyanlığın tanrısı adına işkence eden kral, düşmanlarınızı yok edin, diyerek yılanlı çukura atıyor Vikinglerin ayaklı tarihini.

Ve ben bu saatte tarih bilgilerinde kralın yılanlı bir çukurda öldüğü bilgisine istinaden, öldürülmesinin hikayesini yeniden dile getiriyorum.

Ragnar’ın oğlu Bjorn babasının arzusuyla onun peşinden İngiltere’ye gitmedi.  O kendi hayallerinin peşinde, Paris de bulduğu bir haritanın izini sürmek üzere deli dahi Floki’nin yaptığı gemilerle Akdeniz’i keşfetmek üzere denize açıldı. Üvey kardeşlerinden iki tanesi de onunla birlikte geldi. Onlara ihanet eden amcası da katıldı Akdeniz yolculuklarına. Fransa Kraliçesi olan karısı şayet o Vikinglerle giderse ondan olan çocuklarını ve kendisini öldüreceğini söyledi.

Adam Viking yanımı yok edemem dedi, gök gürlediğinde sen şimşek çaktığını düşünüyorsun, ben tanrının davuluna vurduğunu dedi.

Ve o dönemde Müslümanlar’ın  olduğu İspanya’ya ulaştılar.  Floki tanrıları yüzünden,  en çok da dostunun aklını karıştırdığı için Athelsta’nı öldürmüştü.

Karaya adım attıklarında namaz kılan insanların bulunduğu bir camiden içeri girdi. Sanki kapısını anahtarla açtı. O ne demekti bilmiyorum. Namaz kılan insanların arasında dolaştı. Arkasından gelen insanlardan biri hiç istifini bozmadan ibadetini yapmaya devam eden insanlardan birini öldürdü. Floki onlara engel oldu. Burası onların ibadethanesi dedi. Onlara ibadet ederken dokunmayın.

Ragnar’ın dönemi bitti Bjorn’ün dönemi başlamış görünüyor. Zaten Vikinglerin tarihinde okuduğum kadarıyla iz bırakan krallar onlar.

Grizgahımı tüm yazdıklarıma bağlamam gerekirse, düşünmeye devam ediyorum.

Sorular soruyorum kendime.

Neden kara delikler var.

Ya da bizim kara deliklerin varlığına inanmamız gerekiyor.

O delikler genişliyor sonra kapanıyorlar.

Ve biz bir inanışa göre başlangıcın kara deliğine yakın bir yerde bulunuyoruz.

Tıpkı insan beyninin sağ lop ve sol lopu gibi dünyanın da doğu ve batı diye dengelendiğine inanıyorum.

Doğunun sezgisel ve ruhani yanının, üzerinde durduğu maddesel dokudan dolayı değil bu yüzdenmiş gibi gösterilen batı aklıyla kaosa sürüklenip, hiçbir zaman tercihlerini yapamayan,  sezgileri uyuşturulmuş – tıpkı beynin yapısına göre insanın ruh hallerini adlandırıp, sınıflandıran sonra da onu ilaçla uyuşturan gerçekle bağlantısını flulaştıran zihniyet gibi-  hasta adam haline getirildiğine inanıyorum. Bunun da dünyanın bir dengesi olduğuna.

İyilikle görüşelim efendim.

 

Diriliş Bir Dizi: Akademik bir kitap değil

photo

Atatürk Cumhuriyet kurulduktan sonra İstanbul’a geldiğinde sık sık Yalova’ya gider orada Termal ilçesinde kaplıcalarda kalırmış. Hatta bir dönem oraya dönemin tarihçilerini çağırmış ve emir vermiş Türk Tarihini toparlayın demiş, Türk dilini bir gözden geçirin, toplumun örnek alacağı insanlar bulun onların hayatını yazın. Piri Reisin köklerini araştırmalarını emretmiş mesela.

Napolyon tarih, tarihçilerin yazdığı masaldır demiş.

Ne kadar doğru bilinmez. Sözü bize kadar ulaştıran insanların yalancısıyız.

Tarihçi Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil de katıldığı Osmanlı’yı Doğru Anlamak adlı bir konferansta Diriliş-Ertuğrul dizisinin gerçekleri yansıtmadığını söylemiş.

Ertuğrul sol elle yemek yiyor demiş. Bu adamlar sağ elle yemek yemeğe özen gösterir. Destursuz odaya dalmazlar.

Dönem dizisi çekilirken adı üstünde o dönemi anlattığınız için adamların hiç bilmediği domatesi sofraya koyamazsınız ya da meyve bildiklerinin salatasını yapamazsınız. Absürd komediyse uçak uçurur, kılıç tutan bileğe elektronik saat taktırırsınız ama seyirci bilir neyin başına oturduğunu güler, hafızada da kalır.

Tarihçi Ahmet Şimşirgil’in dediği gibi o dönem Ertuğrul Moğolların eline hiç düşmediyse ya da Moğollu Nogay’ı esir almadıysanız almış gibi gösteremezsiniz, algı değiştirmek, tarihi yeniden yazmak gibi bir amacınız yoksa.

Bir dizi bunu gerçekleştirir mi derseniz evet kesinlikle gerçekleştirir. Yoksa devletin parası çöp mü bu kadar yatırım yapsın.

İnsan ilişkileri, düşünce zinciri, gündelik alışkanlıklar beğenilerin ayarlarıyla oynanarak gayet güzel değişir.

Ahmet Şimşirgil Tapınak Şövalyeleri ile Osmanlının hiçbir bağlantısı olmadı diyor, siz de açıp o dönemi bir zahmet karıştırabilirsiniz teyidi için, ya da hiçbir zaman Kayı Boyu Dodurgaya sığınmadı der, bunu da açıp okuyabilirsiniz.

Yani dizinin %95’i gerçeği yansıtmıyor diye sözünü tamamlar, tarihçi sempozyumdaki konuşmasında. Bir de tarihi öğrenmek istiyorsanız öğretmenlerinize sorun, kitap okuyun der onu dinlemeye gelen öğrencilere.

İki sezon seyrettim Diriliş-Ertuğrul dizisini çünkü evdekiler seyrediyor maç seyreder gibi uyum sağlamak zorunda kaldım sonra da konuya kaptırdım kendimi. Ama bir kitapta ya da filmde beni en irite eden şey dışarıdan bir aklın bana zorla dayatılması. Bunu hissettiğimde nefes almayı bile kesebilirim mümkünse. O yüzden dizinin başına, ‘bir dönem dizisinde insanlar neler yapıyor’ onu görmek için oturdum her seferinde.

Bir şeyi beğenmediğimizde bunun sebebi bize has olmalı, kişisel tarihimizin bir sonucu, nedeni olmalı.

Aileye katılan örtülü gelini Cennet Mahallesinden geldiğini unutmuş büyük gelin küçümsüyorsa sebebi küçük gelinin küçüklüğünden değildir.

Altın Kelebek ödül töreninin ertesi günü Star televizyonunda sabah yayınlanan magazin programında Banu Alkan konuktu. Tüm boş ve şişik egosuyla ekranları doldurdu. Nedeni hasta zihninden çıkan bir plandı. Her neyse Ebru Gündeş de ödül vermiş Demet Akalın’a o da pek bir şaşırmış falan. Bu arada kadınlar çok şıkmış. Bazıları da o geceye hiç yakışmayacak şeyler giymiş Yonca Evcimik gibi…

Her neyse, kimse Diriliş-Ertuğrul dizisinin en iyi dizi ödülü aldığından bahsetmedi ya da ben Banu Alkan’a tahammül edemediğim için seyrettiğim süre boyunca görmedim.

Ödül töreninde En İyi Dizi ödülünü Türker İnanoğlu’nun elinden alan dizinin yapımcı ve senaristi Mehmet Bozdağ, ödülünü aldıktan sonra teşekkür konuşması yapmasına fırsat verilmeden oradaki hosteslerden biri tarafından kolundan tutulduğu gibi sahneden alınmış. Mehmet Bozdağ da bu az gelişmiş durum karşısında ödülü verenlere iade etmiş doğal olarak.

Kendisine saygısı olan insanların kendilerine hastır retleri ve onayları da. Sebeplerini bilirler dışarıdan değil içlerinden gelir tepkileri, dahil olmak için değil bünyeleri kabul etmediği için tepkilidirler.

Nobel Edebiyat Ödülü bu sene Bob Dylan’a verilince, adam çizilen karizmasını içine sindirmek için bir süre sessiz kaldı. Düşündü çünkü çizen yenilir yutulur bir yer değildi, sonunda almaya karar verdi. Belki sessizliği ile bir süre ödül verenlerin densizliğini ve tepki verenleri protesto etti. Sonra da lanet olsun deyip almaya karar verdi ama kendi gidip almayacakmış zamanı müsait değilmiş.

Nobel ödülünü verenler onun kadar sabırlı değildi. Belki de niyetlerini en iyi kendileri bildiğinden, ödül karşısında sessiz kalan sanatçıya verip veriştirdikleri bir açıklama yaptılar, terbiyesiz, densiz olmakla suçladılar adamı. Onlara da cevap vermedi Bob Dylan ve sözler havada asılı kaldı.

Bazen olaylar bizi içine sürükler, biz de hasar almadan kurtulmanın yollarını aramak zorunda kalırız. Çünkü içine düştüğümüz alemde her şey birbirinden ayrı görünse de birbirine bağlıdır.

Evrenin hareketi karşıtlıklar ile gerçekleşir. Karşıtların bir arada olması bir yasadır. En küçük birimden topluma kadar geçerli olan bu yasada zıtlıklar karşıt olmasına rağmen bir aradadır.

Mutlu olmak için mutsuzluktan mutluluğa koşarız, öfkeden sakinliğe, hüzünden neşeye kovalarız duygularımızı istersek.

Tepkilerimizi bilinçli vermeliyiz, babamız bizi sevsin diye ne kadar abdestsiz namaz kılabiliriz ya da annemizden izin koparabilmek için sabahın köründe evi temizleyebiliriz.

Üzerimizde eğreti duran her giysi bize giydirilendir.

Bu hayatta bir tarzınız, duruşuz olsun ki hayat size saygıyla yaklaşsın.

Cesur ve Güzel

cesur-ve-guzel-dizisi-hangi-ormanda-cekiliyor-1-510x287

Güzel olan şeyleri seviyorum. Cesur ve Güzel disizinin de mekanları güzel. İnsanlar güzel giyiniyor. Kıvanç Tatlıtuğ kahraman edasında geziyor ortalıkta. Hem yakışıklı hem de iyi bir oyuncu. O da biliyor iyi oyuncu olduğunu. Dün akşam seyrederken oyunculuğunu abarttığını düşündüm. Mimiklerini beden dilini abartık kullandığını düşündüm. Ya da büründüğü karakteri sevmedim bilemedim.

Diyaloglar tık yukarıda olmuş. Cesurlar.

Sühan diyor ki senin gibi birini görmedim ben, tabi görmemişsindir, hiç erkek çıkmamış karşına diyor.

Sühan’la evin çalışanı Şirin arasındaki diyaloglarda öyle. Şirin eleştiriyor onun uzatmalı sevgilisini, sonra istersen sana anlatayım diyor bizim tutkulu ilişkimizi.

Kelimeler benim kelimelerim elbet ama mevzu buydu.

Dizinin konusu böyle iyi oyuncular olmasına rağmen klasik sıradan bir kurgu üzerine oturtulmuş.

Korludağ ailesinin reisi Cesur’un babasının hayatını mahvetmiş o da intikam almak için gelmiş kasabaya.

Korludağ ailesinin tüm fertleriyle tanışıyor adam teker teker ve iki önemli kişinin de hayatını kurtarıyor.

Kıza aşık oluyor ya da olmuş gibi yapıyor ama sonunda aşık olacak belli ki.

Korludağ ailesinin reisi de Cesur’dan etkileniyor çünkü onun gölgesinde cılız kalmış bir oğlu var.

Gelin desen dizinin kötü kadın Muallası. Kadın büyük ihtimal kayınpederini öldürmeye kalkıyor. Başarılı olamıyor Sühan biniyor ata,  kızı da Cesur kurtarıyor.

Aile henüz bilmiyor başlarında dolanan  kara bulutu ama kasabanın ahalisi arasında yakında bu olay dolanmaya başlayacak.

Evin hizmetlisi Şirin öğrendi atın eğerinin altına dikenli tel konduğunu.

Evin gelini herkese hamile olduğunu söyledi oysa kendine bir zamanlar fahişe olan hamile bir kadını kiralık anne olarak tuttu.

Kocasının spermleriyle mi hamile kaldı kadın yoksa çocuğun babası meçhul mü öğreneceğiz ileri de.

Senarist ben olsam kocamın  beni aldattığını öğrenir kazara hamile kalan  fahişesini kiralardım.  Biraz Hayat Şarkısı gibi olurdu ama olsun.

Bu gelin ile fahişe arasındaki ilişki nedir? İleride öğreneceğiz.

Kadın hamile olduğunu söylediğinde herkes pek bir seviniyor  babası oğluna derhal bir madden yüklü bir hediye veriyor.

Gelinin dişleri kamaşıyor, tüm paralar bizim diyerekten.

Bir yaz tatilinde kaldığımız otelde bir sürü genç kadın vardı. Küçücük çocukları vardı. Üst üste doğurmuşlardı belli ki. Her bir bebeğin uzak doğulu bir bakıcısı vardı. Bu genç insanlar neden bu kadar erken evlenmiş acelesi varmış gibi nefes almadan doğurmuş diye şaşırmıştım hallerine.

Otel çıkışı cümle aile gelen ailelerin sıramızı beklerken ödedikleri otel paralarını görünce anlamıştım kadınların telaşını.

Kadın içinde yaşadıkları ailede bir yarışa giriyorlar herhalde. Ne kadar çocuk doğururlarsa ortada olan miras’ın o kadar sahibi olacaklarını düşünüyorlar.

Hayatın içinde nasıl varolursan çözümlerinde ona göre oluyor demek ki.

Dizi sokakta yerde satılan parlak ciltli aşk romanlarının içinden fırlamış gibi. Seyrederken o hisse kapıldım ben.

Artık böyle yüksek bütçelere böyle iyi oyuncularla neden kötü konular işleniyor diye üzülmüyorum.

Dün akşam oğlumla sohbet ederken doğu ile batının arasındaki farka geldi sıra. Ying Yang esas konumuzdu. İki nefes arasındaki boşlukta durmayı öğrenmekten bahsediyorduk. Nefes almak yaşam  ve bir boşluk nefes vermek ölüm ve bir boşluk sonra tekrar nefes almak diyorduk. Nefes aldıktan sonra ki boşluğun işte burası olduğunu söyledi oğlum hayatın  ta kendisi olduğunu o boşluğu hissetmenin de farkındalık olduğunu.

Doğu ve batının düşünce şeklinden bahsettik.  Doğunun  mistik bir düşünce şekline batınınsa akla dayalı bir şekli olduğunu bunun da doğal olduğunu hatırlattık birbirimize.

İnsanlık gelişim tarihleri de bunun görünür hali.

O yüzden geç gelişen halimize ilk romanlarımızın Fransız çevirileri olmasına üzülmüyorum. Sadece bilmenin hafifliğini yaşıyorum.

Orhan Pamuk Ahmet Hamdi Tanpınar’a olan hayranlığını ve onun Türk Edebiyatındaki romancılar arasındaki farkını anlatırken, söyle bir soru sorar ve cevaplar. Neden Türk edebiyatı dünya edebiyatında yer bulamıyor der. Çünkü sanatımız onlar kadar gelişkin değildir.

Bir yazarın düşündüğünü yazıyla aktarabilmesi için üç boyutlu düşünmeyi bilmesi gerekir. Oysa üç boyutu sanatın temsilcisi resim bizim ülkemizde geç gelişmiş bir sanat türüdür.

İnançlarımız da buna müsaade etmez. Peygamber efendimizin yüzünü resmetmek onu putlaştırır diye düşündüklerinden  resmedilmemiştir.

Akla ket vurmak sınırlar koymak, hiç yolculuğa çıkmamak gibidir.

Sonra Ünzile gibi köyün sınırlarını dünyanın sınırı sanırsınız.

Doğu o yüzden zihnini soyut kavramlara, hayale yöneltmiş belki de.

Güzel günlerde görüşelim efendim.

 

 

Üç Nesil Birarada “Anne” Dizisi

 

anne-2.jpg

Bir hikayenin içinde kırmızı mantolu küçük bir kız varsa kayıtsız kalmak mümkün değil.

Star televizyonunda başlayan  Anne dizisinde küçük bir kız var. Annesi kocası öldükten sonra bir adamın gölgesine kaçmış. Kızının dışarıda olmasını umursamaz görünüyor.  Onun yaşama pratiği tek kişilik ama tutkuyla yaşama bağlı. Kızının yok olmasını bile göze alacak kadar hayatta kalmaya niyetli. Aynı arzu kızında da var. O hayatta kalmak için bir akıl defteri tutuyor. Bayılacak kadar aç kalıyor ama kesme şekeri ile midesini oyalamayı keşfetmiş. Sessiz çığlığını cami avlusunda resmediyor.

Evden  çıkıp cami avlusunda tavşanıyla ağacının altına oturuyor. Kimsesiz çocukların cami avlusunda sahiplenildiğinin farkında, ağacın altında bankta oturup namaza giren adamların yüzlerine sevimli sevimli gülümsüyor bir umut.

Sınıf öğretmeni çocukları sevmeyen, öğretmenlikten de hoşlanmayan mecbur kaldığı için geçici olarak o işi yapan suratı asık, kaşları bir türlü Melek’in beceremediği gibi birbirine yakın biri.

Derste bir gün saçlarını toplarken öğretmenin başında saçsız bir yan görüyor Melek, hani çocukluk yaraları yüzünden hiç saç çıkmayan yaralarda, o zaman öğretmenine karşısı ilgisi farklı oluyor.

Kendisi gibi yaralı olduğunu hissedip ona özel ilgi göstermeye başlıyor Melek.

Okulda tüm öğrencilerin sevdiği köpek ölünce derste köpeğe mektup yazmalarını istiyor sınıf öğretmenleri.

Bir tek Melek mektup yazmıyor çünkü onun mektubunu okuyamayacağını artık öldüğünü söylüyor.

Öğretmeni de doğru söze ne denir diyerek kabul ediyor kızın boş kağıdını.

Melek ders çıkışı öğretmenine beresini hediye ediyor. Hem diyor kafasında eski yarasının olduğu yeri gösterip, iyi gelir.

Bir akşam camiden dönerken öğretmenini restoranda yemek yerken görüyor o da kendine dondurma ısmarlıyor ve hazinesini, pembe defterine yazdığı en sevdiği şeylerin listesini gösteriyor.

Yazın yağmurun yağması

Sandalyede dönmek

Erimiş dondurma

Saçımı ikiye ayırıp örmek

Yokuştan yuvarlanan top

Sabundan baloncuk yapmak

Şampuan reklamındaki anne

Sen de yaz sevdiğin şeyleri diyor, kızdıklarını kafandan at.

Böyle yaparsan hem buna iyi gelir diye, yine kafasındaki yarayı işaret ediyor.

Göçmen kuşların peşine düşen fotoğrafçı kadın da annesinin hapse girmesi yüzünden evlatlık verilmiş. Evlatlık verildiği yerde annesi saçlarını tararken, hep özür dilemek gelirmiş içinden, ona yük olduğunu düşünürmüş.

Şimdi onlardan ayrılmış, uzak duruyor.  Nedenini ileri ki bölümlerde göreceğiz herhalde.

Dizinin hikayesi uyarlama. Böyle bir hikayeyi neden uyarlama ihtiyacı hissetmişler bilmiyorum.

Uzun zamandır kanallar bir anne kız hikayesi arıyordu. Hazıra konmaya, tutmuş bir hikayeyi uyarlamaya karar vermişler demek ki.

Bu beni hep rahatsız ediyor.

Oysa herkesin aile geçmişinde ya da tanıdıklarının içinde böyle insan hikayeleri vardır. Bunları senaryolaştırmak neden bu kadar zor bilmiyorum.

Dizi ve programların alınıp satın alındığı dünyanın en büyük Cannes MIPCOM Fuarı’nın geçen sene ki onur konuğu Türkiye’ydi. Oldukça başarılı bir tanıtım gerçekleştirmişti.

Bu senenin onur konuğu Japonya olmasına rağmen yine Türkiye’ye ilgi büyüktü.  Artık Türk Dizileri, kendi isimleriyle satılıyor.  Türk Dizi diye dünyada bir katagori var.

Bu sene dizi satışlarının toplamının 350 bin dolar olduğu söyleniyor.

Böyle bir gelişmenin yanında bana bu uyarlama olayı senaristlerimiz için kötü bir puan diye düşünüyorum.

Elbet satılan, İçerde, Paramparça gibi dizilerde uyarlama olan diziler.

Bunlar benim pek anladığım konular değil belki de.

Her neyse diziye tekrar dönecek olursam dondurma reklamında herkese itici gelen küçük kızın oyunculuğun ne kadar iyi olduğuna değinmek istiyorum.

Buradan anlaşılıyor ki iyi bir senaryo oyuncunun yeteneğini daha öne çıkaran bir unsur.

Küçük kızın öğretmenin kafasındaki çocukluk yarasını gördüğünde ona bakışı yeteneğinin en güzel örneği.

Sahilde gökyüzünde ki göç eden kuşlara, beni götürün diye seslendiği sahne çok manalıydı.

Üç kuşağı bir araya getiren dizinin hikayesi uzun zaman aranan bir hikaye. Şimdi Japonların Mother dizisinden uyarlandı.

Yönetmen Merve Girgin Aytekin. Oyuncular Vahide Görgün, Cansu Dere, Beren Gökyıldız, Gonca Vuslateri.

Dizinin uyarlaması senarist Berfu Ergenekon, Elif Asılkefeli Yeter ve Banu Tekcan tarafından yapılmış.

Dilerim bol seyircili güzel bir dizi olur.

Güzel günlerde görüşelim.

 

 

Bir Çocuk Gelin Filmi Olarak Yar1m

185201

Bu akşam arkadaşlarımla Yar1m filmine gittik. 22. Adana Altın Koza Film Festivali ve 6. Malatya Film Festivalinde ödül almış, kötü bir film.

Yönetmen Çağıl Nurhak Aydoğdu’nun ilk uzun metrajlı filmi kadın hikayesini içeriyor.

15 yaşında doğuda babası ve iki erkek kardeşiyle yaşayan Fidan Muğla’ya gelin gidiyor. Kocası Salih, Fidan’ın deyimi ile geri zekalı.

Özürlü çocuklarına köyden gelin alan aile muhtara kızın parasını ödeyip annesi ölen kızı evlerine götürüyorlar. Bu arada kızın ailesine oğullarının özürlü olduğunu söylemiyorlar. Pazardan at alır gibi karı koca gidip kızın parasını ödeyip onu evlerine getiriyorlar.

Kızın küçük kardeşi belli ki annesi bellemiş ablasını o yüzden ondan ayrılmak istemiyor. Gitme abla diyor, ve arkasından bir tek o ağlıyor.

Köyün kadınları eline bir kadın çantası bir de naylon poşet tutuşturup, çok güzel oldun övgüleri arasında kızı köylerinden sepetliyorlar.

Toplumda dul kadın, başı boş ailesi olmayan genç kız sorundur. Toplumun başını beleya sokacak potansiyeldir. O yüzden derhal ondan kurtulmanın yolları aranır.

Şehirde ya da köyde kadın genç yaşında dul kalırsa kaç çocuğu olduğuna bakılmadan derhal başkası ile baş göz edilip yeniden başına bir erkek dikilir. Böyle tehlike bertaraf edilir.

Ancak tüm bu kadın hikayeleri hep bir yerinde dram barındırır.

Oysa Yar1m filminin hikayesi dram değil gayet neşeli ancak toplumun çocuk gelin sorununa ucundan değinen bir senaryoyu barındırıyor.

Dümdüz hiç tansiyon yükselmeden, içinde olay barındırmadan hikaye akıp gidiyor.

Filmin seyirciye göstermek istediği toplumun çarpık yanları real olmasına rağmen yan yana dizilince pek bir anlam ifade etmiyor.

Hikayede çatışma yok. Tansiyon yükselmiyor ve ani anlamsız bir son filmin yükseldiğini sandığın anda son buluyor.

Zeka özürlü oğullarına çocuk gelin alan aile aslında gayet normal bir aile. Çocuklarının geleceğinden endişe duydukları için onu bir bebek gibi koruyup sakındıkları için hatta kayınvalide yükünü hafifletmek için oğlunu evlendiriyor.

Oğlan kahvaltıda annesinin elinden yemek yiyor hala. Oysa yemeğini kendi yiyecek durumda. Sadece IQ düşük normal hayatın içine katılamayacak bir durumda değil. Gerçi senarist karakteri konusunda kararsız kalmış sanki. Bazen ileri derecede özürlü bir zekaya sahip gibi görünürken oğlan birden duyarlı bir düşük zeka oluyor.

Fidan başına gelen her şeye sessiz kalıyor. Tepkisiz derhal uyum sağlıyor.

Zaten aile kıza gayet iyi davranıyor.

Bunların hepsi problemli.

Normal bir aile neden özürlü çocuklarını evlendirsin. Hem de bir çocukla. Oğullarını kızla cinsel ilişkiye girmeye zorlasın.

Küçük bir kızı filmin başlangıcında yıkanırken göstermek, dans ettirmek, onu bir cinsel obje gibi göstermekte çocuk gelinler açısından nasıl bir bilemedim.

Sanki film her şeyi güllük gülüstanlık gösterip çocuk gelin olayını normalleştiriyor. Oysa başlangıcında filmin ağırlığına rağmen sabredip seyretme nedenim bir soruna nasıl parmak basıldığını görmekti. Film bu konudan yoksun.
Neden çekildiğini ben anlamadım.

Adı Yar1m olmasına rağmen burada iki yarım yok. Eksik bir hikaye var.

Güzel günlerde görüşelim efendim.

 

 

Sihirli Kız

Sihirli-Kız-Magical-Girl-izle

Bugün kurgusu çok güzel bir film seyrettim. Tesadüf rastladım, başını seyredemedim aslında ve filmlerin başladığı ilk sahne çok önemlidir onu kaçırdım.

Bir filmin ilk karesi senaristin o hikaye hakkında zihnine düşen ilk fikri temsil eder onu nasıl ifade ettiği ise filmin özetidir. Çarpıcı bir sahneyle başlıyorsa benim için film seyredilmeye değerdir.

Ben filmi fark ettiğimde adı Barbara olan kadın karanlıkta oturmuş müzik dinliyordu. Hüzünlüydü. Yanık kız diyordu şarkıdaki adam kimse ona su vermiyor.

Başka bir evde yaşlı bir adam tek başına oturmuş ısıttığını sütünü içerken puzzle yapıyordu.

Barbara daha sonra dışarı çıkıp kapısının önündeki ıslanan bir adamı evine aldı. Elbiselerini makinada yıkadı. Ondan kendisine sarılmasını istedi. Onunla sevişti.

Adam daha sonra ona telefon edip sevişmelerini telefonuna kayıt ettiğini şayet istediği parayı şehir kütüphanesinde meksika kanun kitabının üstüne koymazsa kayıdı kocasına göndereceğine söyledi.

Kadın neden kitabın içine değil de üstüne koymamı istiyorsun deyince kimse o kitabı okumaz dedi.

Kadın parayı bulmak için eski hayatından bir başka kadına gitti ondan istedi parayı o da yaptığımız işi biliyorsun çalış al paranı dedi. İlişkiye girmem dedi kadın, bir sefer yaparım paramı alırım.

Kadın bir düşündü ve bir adamın evine göndermeye karar verdi Barbara’yı.

Gizemli bir eve gitti sonra yorgun döndü ve parayı ödedi adama.

Bu arada gittiği adam tekerlekli sandalyede oturan hiç tanışmadıkları halde kadının methini daha önce duymuş biriydi.

Filmin geçtiği yer olan Meksika’da neden boğa güreşlerinin yapıldığını bilip bilmediğini sordu kadına. Hiç bir fikrini olmadığını söyledi Barbara.

Bu ülkenin insanları akıllarıyla kalpleri arasında sıkışan insanlar, ne yapacaklarına karar veremedikleri için ülkede kaos yaşanıyor dedi adam.

Kadına soyunmasını söyledi.

Barbara’ya şantaj yapan edebiyat öğretmeni adamsa parayı kızının hayalini gerçekleştimek istedi. İşinden atılan adam ölmek üzere olan kızının çok sevdiği Japon çizgi filmindeki karakterlerden birinin elbisesini istiyordu. Kızına onu satın aldı kadınla sevişmenin karşılığında aldığı parayla. Ancak kızı pek memnun olmadı çünkü adamın satın aldığı kostümün bir parçası eksikti. Çizgi film kahramanının elinde lan sihirli çubuğu almamıştı babası. Kız kutuyu iyice karıştırıp memnuniyetsiz bir kuru teşekkürle geçiştirince hediyeyi, babası internette tekrar baktı karakterin kıyafetine ve hatasını anladı. Bir daha para istedi Barbara’dan.

Bu sefer Kadın eski arkadaşına geri gidip tekerlekli sandalyeli adamın evinde gördüğü Siyah Kertenkele Kapısından girmek istediğini söyledi. Kadın buna itiraz etti. Evine git dedi. Bunun bir parçası olmak istemiyorum dedi.

Barbara kendisini oraya götüren arabanın şöförünü arayıp o kapıdan girmek istediğini söyledi.

Evinde sütlü kahvesini içip puzzele yapan adam ise hapiste 10 sene yatmış istemediği halde cezası dolduğu için salıverilmiş yalnız biriydi. O Barbara ile 12 yaşında karşılaşmıştı. Matematik öğretmeniydi. Hapishane müdürüne öfkemi kontrol edemiyorum burada kalmak istiyorum Barbara ile karşılaşmaktan korkuyorum demişti.

Evine sessiz telefonların sahibi de aslında Barbara’dandı, adam bundan habersiz kendi başına yaşıyordu.

Ancak Siyah Kertenkele kapısından çıktığında Barbara adamın evinin kapısına gitti.

O girdiği yerde ona ne yaptılarsa hastanelik olacak kadar kötü durumdaydı.

Yaşlı adam ambulans çağırıp onun hastaneye yatırılmasını sağladı.

Ertesi sabah kocası arayıp karısının ona teşekkür etmek istediğini söyledi.

Kadın ona olanları bir tek kendisine anlatabileceğini onun koruyucu meleği olduğunu söyledi yaşlı adama. Adam buna itiraz etti bana anlatma dedi, ancak kadının her yanı sargılı perişan yanına mı dayanamadı bilinmez geri dönüp yanına oturdu, anlat dedi.

Kadın edebiyat öğretmeni tarafından tecavüze uğradığını hastanelik olduğunu anlattı adama.

Adam biri sana tecavüz mü etti dedi, bir adam.

O da geçmişine döndü, eski bağlantılarını kullandı. Bir silah aldı, edebiyat öğretmeninin oturduğu semte gitti.

Onunla tanıştı sohbet etmeye başladılar.

Öğretmenlik hayatımda bir kere panik oldum o da 12 yaşında bir kızın karşısında dedi yaşlı adam. Onu tanıyorsun, adı Barbara dedi.

Masanın üzerine koydu silahını. Ona ne yaptığını biliyorum. Hapishane de ölmek istemiyorum. Şimdi beni öldür. Oraya sen gideceksin.

Adam neler oluyor dedi, ona tecavüz etmedim. Kendi isteği ile birlikte olduk. Sadece sesimizi telefonuma kayıt ettim.

Onunla seviştin mi dedi adam, sonra silahını alıp adamı kafasından vurdu. Sonra orada olaya şahit olan iki adamı daha vurup öğretmenin cebinden evinin anahtarını alıp adamın evine gitti.

Küçük kız babasının geldiğini sanıp giysisini giymiş elinde sihirli değneği çizgi filmin müziğini açmış babasını bekliyordu. Ona önce babasının telefonunu bara götüreceğini söyledi yaşlı adam sonra arkanı dön dedi kıza ama kız dönmüş yaşlı adama bakmaya devam ediyordu, onu öldürdü.

Hastaneye gidip cep telefonunu kıza gösterip güvendesin dedi.

Saflığın ve karanlığın birbirine karışımının en doğal garip tesadüfünü anlatan ilginç bir filmdi.

Tavsiye ederim. Tabi seyredecek hevesiniz kaldıysa, hepsini anlatığım için üzgünüm.

 

Sarmaşık Filmi ve Salgangoz Metaforu

sarmasik-filmloverss.jpg

Dün akşam Kadiköy de yeni cadde keşfettim. Şahane bir yer Piriçavuş sokak. Bundan sonra canım sokakta oturmak, insanların arasına karışmak istediği zaman oraya gideceğim.

Sokağın girişinde güzel bir yer var, adı Entropi Sahne.

Orada Sarmaşık filminin gösterimi vardı. Güzel bir mekan ve konserler, film gösterimleri gibi sosyal faaliyetler oluyormuş, ben yeni öğrendim.

Sahiplerinden özür dilerim, dün akşam filmin sonunda yanımda oturan küçük adamla dalaşmamdan dolayı tansiyon yükselince kapıda bana nazikçe, idare edin der gibi nazik bir hareket yapıp, gülümseyen beyefendiye surat astığım için üzgünüm

Yanımdaki küçük adam filmin ortasında, kahkahalarımın arasında bana “lütfen biraz sessiz olur musunuz” deyince ben de hayır olamam dedim, sonra bir şey daha söyledi duyamadım. Film bitince pardon siz ne söylediniz duymadım dedim, o da ayağa kalkıp, siz hayatınızda hiç topluma karışmadınız anlaşılan, nasıl davranılması gerektiğini bilmiyorsunuz dedi. Film boyunca gürültü yapmışım. Sizce bu film gülünecek bir film miydi dedi. Klasik şeyler işte. Ama ben de gürültülüydüm gerekten. Sonra önünde duvar gibi durdum. Her neyse klasik şeyler işte.

Filmin konusu olan erkek dünyasına onun eksik erkek dünyasının paralel olması. O yüzden konuma cuk oturdu ben de girizgahı böyle yaptım.

Yanımda oturan küçük adam ruhunda fazla kadın beslemediği için henüz küçük.

Kimileri de sadece beslenir ama beslemeyi bilmez. Bu hayatının alıp/ vermeyi bilmeme düsturundan kaynaklanır. O da ayrı bir konu.

Biz insanlar büyürken dünyamıza kadınlar ve erkekler alırız.

Şayet bir büyücü değilseniz yani dünyayı nesneler üzerinden kelimeleri kadim diliyle keşfedip hissetmeyi ve dünyaya karışmayı öğrenmediyseniz birbiriniz üzerinden öğrenmek zorundasınız.

En çok da karşı cinste öğreniriz kendimizi. En gizli yanlarımız karşı cinsle açılır. Bir tezatlık gerekir çünkü. Bu hayatın matematiğinde saklıdır

Bu kapsayan ve kapsanan şeklinde olur. Kapsayan diğerinin sorumluluğunu alıp onu bir dantel gibi işler. Bir örümceğin ağını örmesi gibi karşı tarafın bir yanını ortaya çıkarıp onu dokur. Görevi tamamlandığında ise alanı terk eder.

Bu küçük adam henüz fazla kadın tanımamış dünyasına dahil etmemiş, o yüzden bir kadının karşısında nasıl durması gerektiğini, insanla empati kurmayı beceremiyor. Umarım ölmeden büyür.

Filme gelince Tolga Karaçelik’in senaryosunu yazıp yönettiği Sarmaşık film İngiliz şair filozof Samuel Taylor Coleridge’nin bir şiiriyle başladı.

“Direkler eğik, burnumuz batmış suya / İnsan düşmanının sillesinden kaçar ya / Soluğunu ensesinde duya duya / Ve koşar başını hiç kaldırmadan / Gemi öyle koştu, rüzgâr öyle coştu / Kaçtık güneye hiç durmadan”

İflas eden bir armatörün gemisinde önce denizin sonra armatörün kaderinin tutsağı olan denizcilerin aç susuz kaldığı gemide zamanla nasıl delirmenin eşiğine geldiğini anlatıyor film.

Bütün oyuncular muhteşem bir performans sergiliyorlar.

İki karakter var karadaki hayatta tutunamayıp denize kaçmışlar. Uyumsuzlar, dünyayı kaldıramıyorlar. Dünyada onları kaldıramıyor.  Madde bağımlısı bu iki tip göz göze geldiklerinde birbirlerini tanıyorlar. Tüm dünyanın aynı hardan geçmiş insanları gibi. Hep birlikte takılıyorlar.

İnsanın amacı olmazsa, mana yok olursa kuralsızlık insanın boyunu aşıp onu esiri ediyor.

Bizim denizcilerde geminin içinde zamanla manayı kaybediyorlar. Çünkü çalışmalarına gerek yok. Ne maaş var, ne yemek ne bir kıpırtı. Kaptan kendi köşkünde bu zamana kadar yaşadığı kolay ideallerine sığınmış adamlarını bu uğurda harcamakta bir dakika bile tereddüt etmeyen yaşlı bir adam. Her akşam rakısı geliyor. Ezberlediği prosedürü dikte ettirdiği adamlar sofrasında geminin işinin özetini aldığı adamlar gemiyi terk edince ayak takımı ile baş başa kalınca daha aradaki boşluk alınca o fazla yukarıda kalınca olanlar oluyor.

İlk önce her akşam ona rakısını getiren adam isyan ateşini yakıyor.

Ateş zamanla gemiyi sarıyor. Hepsi kaptanın gemide kalmakta ısrar etmesini anlamıyor ve onu suçluyor. Üstelik kendi aralarında kopuşlar ayrılıklar büyüyor.

Erkeklerin dünyasını çok güzel anlatıyor film. Üstelik küfürler üzerinden. Benim gibi küfürbaz bir kadının böyle bir filme kayıtsız kalması mümkün değil elbet. O yüzden onların kavgaları beni çok güldür. Özünde de komikti zaten. Yaralı yanı onlar korkak zayıf insani olan yanlarıydı. Küçük adamda bunlarla empati kurmuş ve tanımış olmalı ki filmi hiç komik bulmadı. Yaralı olanlar sızıları dinse bile birbirilerini yaralarından tanırlar.

Kendilerini keşfedip merhamet etmeyi öğrenenler önce kendileriyle alay edenlerdir.

Filmin hayal kırıklığı yaratan yanı adından kaynaklık mı bilmem erkeklerin birbirlerine şiddet uyguladıkları bir zaman da bedenlerinden çıkan sarmaşıkların gemiyi sarması.

Bu metaforla yönetmen/senarist herhalde geminin gemicilere nüfus ettiğini seyirciye ulaştırmak istedi.

Erkek dünyasının o yırtıcı gerçekliğinden sonra her yerlerinden sarmaşık çıkması çelişki olarak aslında şimdi anlatırken çarpıcı oldu o zaman bu kadar değmemişti bana. Bir duygunun insanda demlenmesi olayına şahit oluyorum şuan da kendimde. Şimdi yazarken sevdim sarmaşık olayını ama yine de sonu kaosla bitti. Daha net olabilirdi. Aklımda kalmadı çünkü. Kalmalı onu da bilmiyorum. O kadar yetkin değilim.

Ve Nadir Sarıbacak. Elmalar armutlar gibi insanları ayırmak istemiyorum.  Ama bu filmde bambaşka biri olmuştu. Konuşması o kadar farklıydı ki ağzına dişlerine özel bir şey yaptılar da öyle değişti yüzü diye bile düşündüm. Yayvan dişleri önde, yılışık bir surat.  Acayip gerçek bir karakterdi. Tam bir baş belası. Bir o kadar da kırılgan. Ondan nefret edemiyorsun o kadar sahici ki elbette senaristin bunda payı çok fazla. Kötü bir senaryo dünyanın en iyi oyuncusunu dibe indirir, elini kolunu bağlar. Bu karakter o kadar sahici ki onun yaralı yanları, o hırçınlığının gerisini en kör seyircinin görmemesi mümkün değil.

Ve geminin her tarafında dolaşan salyangozlar. Yerin üstünde suyun ortasında yer altı metaforu, bence muhteşemdi.

Gişe Memuru filmini de çok beğenmiştim. Bu filmde onun üzerinde gayet başarılı gemicilerin üzerinden erkek dünyasını anlatan manalı bir filmdi.

Güzel geceydi vesile olan herkese minnettarım.

O sokakta bir bira içemeden kahkahalarımı sokağın kedileriyle paylaşmadan döndüğüm için biraz buruğum, artık bir daha ki dost gecelerine.

Güzel Günlerde Görüşelim efendim.