Three Billboards Outside Ebbing, Missouri (2017) Öfkenin Hikayesi

lead_960

75. Altın Küre Ödüllerinde en çok ses getiren olay, tüm aktrislerin siyah giyerek kendi sektörlerinde cinsel tacizleri protesto etmeleri.

Zaman zaman dedikodular duyarız basın kanalıyla, ünlü oyuncuların bazı tarikatlara üye olduklarından bahsederler.

Micheal Jackson’ının öncelikle karizmasını çizen, hakkında çıkan pedofili haberleridir.

Bazen bu tarikatlar üyelerine göz dağı vermek için sanki belden aşağı vururlar ve o insanların sektörde bir manada işini bitirir, karizmasını yok ederler.

Bunun manası seni çevremizle biz var ettik şimdi de yok ediyoruz demektir belki de.

Bilmiyorum, sadece mantık yürütüyorum.

Keyfin ne kadar yerinde olursa zırvalaman o kadar kolay olduğundan belki de.

İşte güne damgasını vuran ünlü yapımcının neden olduğu, cinsel şiddettin konuşulduğu Altın Küre’de ödül alan filmlerden biri yine cinsel şiddeti konu alan  Three Billboards Outside Ebbing, Missouri adlı film.

Filmin kahramanı Frances McDormand, kızını 7 ay önce kaybetmiş. Tecavüz edip öldürülen kızını katiller bir de yakmışlar.

Kızını gördüğü son gece kavga ediyor anne kız. Dışarı çıkmadan önce arabayı istiyor kız, annesi ona yürüyerek gitmesini söylüyor. Kız da yolda bana tecavüz etsinler de gör, diyor annesine, giderken. Annesi, kızına etsinler diyor, kızı kapıyı çarpıp giderken.

Yedi ayın sonunda polisler tecavüzcü katilleri bulamayınca, evinin yolu üzerindeki kimsenin geçmediği o ıssız yoldaki üç reklam tabelasına ilan yapıştırmak istiyor acılı anne.

Kasabanın merkezindeki reklam şirketine gidip evinin yolu üzerindeki üç billboarda ilan vermek istediğini söylüyor. Reklam şirketinin bile varlığını unuttuğu billboardları bir seneliğine kiralayıp üzerlerine kızının katilinin henüz bulunmadığını, kasaba şerifinin ne yaptığını soruyor.

Kasabada, özellikle de polis departmanında bir hareketlenme oluyor.

Rahatsız oluyorlar, kızı tecavüz edilip yakılan kadının, adaleti reklam panosunda gözlerine sokarak aramasından.

Önce kasabanın namuslu, çalışkan şerifi, kadının evine gelip o ilanları kaldırmasını istiyor. Kadın diretince, biliyorsun ölüyorum, kanserim diyor.

Kadında, biliyorum, bütün kasaba biliyor diyor.

Bildiğin halde ismimi yazdın billboarda diyor şerif.

Nalları diksen bu kadar etkili olmazdı yazdığım diyor kadın.

Kadını her şekilde sıkıştırmaya çalışıyorlar.

Kocası şiddet uyguladığı için boşanmışlar, o bile eve gelip kadına gözdağı veriyor, ilanları kaldırması için. Hızını alamıyor, billboardları ateşe veriyor bir gece.

Kızı tecavüze uğrayıp yakılmış annenin öfkesi birikip yedi ay sonra harekete geçince önce kasabanın şerifi intihar ediyor. İntihar sebebi kendi hastalığının son günlerini karısı ve çocuklarına yaşatmamak.

Ancak onu çok seven öfkesini kontrol edemeyen yardımcısı daha öncede zenci mahkuma işkence yaptı diye hakkında dedikodu çıkarılan zorba polis, reklam ajansı çalışanını her şeyin sorumlusu ilan edip adamı bir güzel dövdükten sonra pencereden aşağı fırlatıyor.

Sonuçta işten atılıyor, kasabanın polis departmanına zenci bir yetkili dışarıdan atanıyor, olayları çözsün diye.

Öfkeli anneye hakkını aramasın sabırlı olsun diye kasabalı rahip gönderiyor.

Rahip sen kiliseye gelmiyorsun pazar günleri ama insanlar senin yaptıklarından rahatsız diyor.

Kadın diyor ki siz kiliseciler çeteler gibisiniz.

Hani yasa çıkartan iki çete vardı. O çete mensuplarından biri suç işlerken diğeri sokakta bir köşede birasını yudumlasa bile suçlu sayılırdı. İşte sende kiliseciler çetesi mensubu olarak yukarda oturmuş piponu tüttürüp incilini okurken, yardımcın aşağıda bir çocuğu taciz ediyor. Sen de suçlusun. Şimdi gelmiş evimde bana akıl veriyorsun. Çayını iç ve siktir ol git evinden git, diyor rahibe.

Rahip de ağzı açık öyle bakıyor kadına.

Hırsını alamıyor kadın, reklamcı adamı pencereden attıkları için gidip polis karakolunu ateşe veriyor.

O sırada içeride olan ırkçı poliste canını kurtarmak isterken yangında yanıyor.

İşin şahane tarafı hastanede aynı odaya düşüyor pencereden attığı adamla.

Adam her tarafı sargılı olduğu için tanımıyor polisi ve geçmiş olsun diyor, nasıl yandın, portakal suyu içer misin?

Sargılı, yanmış polis, özür dilerim diyor, seni pencereden attığım için, özür dilerim.

Reklamcı adam önce hayretle adama bakıyor. Sonra karşısında diz çöküp yere oturuyor. Sonra kalkıyor ve bir bardak pipetli portakal suyu veriyor, yüzünde gözleri ve ağzı dışında yer yeri sarılı olan adama.

Filmin şahane yanı burasıydı galiba.

Kalbi, özetinin özeti.

75. Altın Kürede ödül en iyi erkek oyuncu ödülünü Aziz Ansari almış. Netflix de oynayan Master Of None adlı dizinin senaryosunu ve kurgusunu yapıp aynı zamanda başrolünde oynuyor Aziz Ansari.

aziz-master

ABD azınlık ailelerin hayat hikayelerini, sorunları anlatan komedi dalında bir dizi.

Henüz 3 bölüm seyrettim ama sonuna seyrederim sanırım. Çünkü öteki olmayı gayet güzel anlatıyor.

Şimdi sıkıldım, biraz deniz kenarına gidip dalgaların sesine kulak vereceğim, size de tavsiye ederim.

Arada insanlardan silkinip doğanın bir köşesine tutunmak, arınmak, insana yol alırken temiz nefes oluyor.

Güzel günlerde görüşelim, görüşmelerimiz iyiliklere vesile olsun.

Reklamlar

Kelimelerin Efendisinden Martıların Efendisine, Sesim Geliyor mu?

martıların-efendisi-2-1

Fragmanını seyrettikten sonra müziğine aşık olduğum, konusunu merak ettiğim filme bugün gittim efendim.

Film bittiğinde canım anıra anıra ağlamak istedi. Ayrıca kendime dedim ki, yazmıycam lan bu filmi, duygularımı kendime saklayacağım.

İnsanın bir özeli olmalı değil mi.

Nedense filmin sonunda kendimin dışında herkesten nefret ettim. Kendimeyse sonsuz merhamet duydum.

Eve gelince kapıdan girdiğim gibi üstümü değiştirip derhal bilgisayarımın başıma oturdum ve bunları yazdım.

Efendim film Mehmet Günsür yani Şenol’un hikayesini anlatıyor.

Şenol çocukluğundan beri tahtalar oyup hayvan figürleri yaparmış sonra siyasi nedenlerden dolayı hapse girmiş orada parmaklarına, cinsel organına elektirik vermişler. Ağır işkence sonucunda psikolojik rahatsızlıklarına hafif  bir tanı konmuş önce zamanla kronik şizofren olmuş. Abisi onu deniz kenarında ki evlerine yerleştirmiş, başına da bir aile koymuş onun hizmetini görsünler diye, o da Martıların Efendisi ilan etmiş kendini. Gizli Dünyaya gitmek için bineceği en son gemiye kadar olan zamanını burada tüketmeye başlamış.

Ama bir kadın, zorla evlendirildiği adamdan kurtulmak için düğün sonrası arabadan inip intihar etmeye kalkınca esas film de o zaman  başlıyor işte.

Denize atlayıp, yaşadığı boktan hayattan kurtulmak isteyen kadın, Martıların Efendisinin yaşadığı sahile vuruyor, şans bu ya.

Zaten Martıların Efendisine de malum olmuş, bekliyor gelecek yardımcısını.

Kadının adını Rüya koyuyor.

İkisinin dünyası başlangıçta şahane. Rüya konuşmadığı sürece tabi.

Güzel bir sofrada şapur şupur ağzına yemekleri tıkayan Birgül, alaycı bir tavırla soruyor, karşısındaki adama.

Demek son gemiye bineceksin.

Evet diyor adam, birlikte bineceğiz. Sen de benim yardım olacak benimle birlikte geleceksin.

O gizli ülke neresi sence diyor kadın, kimler biliyor.

Herkes biliyor diyor adam, hani insanlar bir durur düşünür ya, orası işte.

Şenol’un masumiyeti, Rüya’nın dışarı hayattan getirdiği üzerine bulaşan kiri bir türlü hafifletmiyor.

Birgül cahil ve güdüklüğünü üzerinden atamıyor bir türlü.

Tanrının yeryüzüne gönderirken kendi adını insanın kalbine yazmaması gibi, Birgül de güzel olanı bir türlü göremiyor.

Onun kaderi meşrebince yaşamak.

 

Belki de Şenol’un Rüya’sınının (Birgül) hamuru bozuk. O streil ortama dışarıdan kendiyle birlikte bir sürü kirli ve basitliği getiriyor.

Sonunda akıl hastanesine yatıyor Martıların Efendisi.

Filmi seyrederken gerçeklerin çirkinliği insanın içini bunaltıyor.

Şenol sanki insanların çirkin yanlarını gösteren bir taş gibi.

Onu bilince insan, başkalarının eğri, yoksun yanları insanın kalbine batıyor.

Benim en çok canımı yakan sahne, hastabakıcıların Şenol’un iki koluna girip onu  şok tedavisi görmesi için yatağa yatırdıkları sahneydi.

Ağzına dişleri birbirine geçmesin diye gazlı bez sarılı bir tahta parçası sıkıştırdılar. Sonra şehrin elektiriğini verdiler. Aklı başına gelsin diye.

Dört senede kendilerine benzetip dışarı çıkmasına izin verdi doktorlar.

Martıların Efendisi olduğu dönemlerde, abisi dahil herkese, kurtulacaksın, korkma diyordu.

Sanki sonunda bütün insanlar o normal hallerinden kurtulacakmış müjdesini veriyordu.

Kendide normalleşince belki de insanlara ve dünyaya dayanamadı.

Seyredin, fragmanını seyrettiğimde kurgusu itibariyle farklı bir Türk filmi olduğunu anlamıştım. Yanılmadım.

Biraz araştırma yaptım internette, neler yazmışlar film hakkında, benim gözümden kaçan bir şey var mı diye, baktım.

Mehmet Günsür’un eli yüzü düzgün temiz halini, düzgün türkçesini eleştirmişler. Bir deli öyle olmazmış.

Cahiller diyorum sadece.

Sadece görmek istediklerini görmüş, cahil insanlar.

Bir de eleştirmeyi bir türlü beceremedik.

Benim, diyen bundan para kazanan, bir sürü cahil eleştirmen var bu ülkede.
Başka amaçlara hizmet eden, canlı reklam panosu olan, yazıp çizen tiplerden ibaret gazete köşeleri hepsi.

Güzel günlerde görüşelim efendim, görüşmelerimiz iyiliklere vesile olsun.

 

 

 

Bir Çocuk Gelin Filmi Olarak Yar1m

185201

Bu akşam arkadaşlarımla Yar1m filmine gittik. 22. Adana Altın Koza Film Festivali ve 6. Malatya Film Festivalinde ödül almış, kötü bir film.

Yönetmen Çağıl Nurhak Aydoğdu’nun ilk uzun metrajlı filmi kadın hikayesini içeriyor.

15 yaşında doğuda babası ve iki erkek kardeşiyle yaşayan Fidan Muğla’ya gelin gidiyor. Kocası Salih, Fidan’ın deyimi ile geri zekalı.

Özürlü çocuklarına köyden gelin alan aile muhtara kızın parasını ödeyip annesi ölen kızı evlerine götürüyorlar. Bu arada kızın ailesine oğullarının özürlü olduğunu söylemiyorlar. Pazardan at alır gibi karı koca gidip kızın parasını ödeyip onu evlerine getiriyorlar.

Kızın küçük kardeşi belli ki annesi bellemiş ablasını o yüzden ondan ayrılmak istemiyor. Gitme abla diyor, ve arkasından bir tek o ağlıyor.

Köyün kadınları eline bir kadın çantası bir de naylon poşet tutuşturup, çok güzel oldun övgüleri arasında kızı köylerinden sepetliyorlar.

Toplumda dul kadın, başı boş ailesi olmayan genç kız sorundur. Toplumun başını beleya sokacak potansiyeldir. O yüzden derhal ondan kurtulmanın yolları aranır.

Şehirde ya da köyde kadın genç yaşında dul kalırsa kaç çocuğu olduğuna bakılmadan derhal başkası ile baş göz edilip yeniden başına bir erkek dikilir. Böyle tehlike bertaraf edilir.

Ancak tüm bu kadın hikayeleri hep bir yerinde dram barındırır.

Oysa Yar1m filminin hikayesi dram değil gayet neşeli ancak toplumun çocuk gelin sorununa ucundan değinen bir senaryoyu barındırıyor.

Dümdüz hiç tansiyon yükselmeden, içinde olay barındırmadan hikaye akıp gidiyor.

Filmin seyirciye göstermek istediği toplumun çarpık yanları real olmasına rağmen yan yana dizilince pek bir anlam ifade etmiyor.

Hikayede çatışma yok. Tansiyon yükselmiyor ve ani anlamsız bir son filmin yükseldiğini sandığın anda son buluyor.

Zeka özürlü oğullarına çocuk gelin alan aile aslında gayet normal bir aile. Çocuklarının geleceğinden endişe duydukları için onu bir bebek gibi koruyup sakındıkları için hatta kayınvalide yükünü hafifletmek için oğlunu evlendiriyor.

Oğlan kahvaltıda annesinin elinden yemek yiyor hala. Oysa yemeğini kendi yiyecek durumda. Sadece IQ düşük normal hayatın içine katılamayacak bir durumda değil. Gerçi senarist karakteri konusunda kararsız kalmış sanki. Bazen ileri derecede özürlü bir zekaya sahip gibi görünürken oğlan birden duyarlı bir düşük zeka oluyor.

Fidan başına gelen her şeye sessiz kalıyor. Tepkisiz derhal uyum sağlıyor.

Zaten aile kıza gayet iyi davranıyor.

Bunların hepsi problemli.

Normal bir aile neden özürlü çocuklarını evlendirsin. Hem de bir çocukla. Oğullarını kızla cinsel ilişkiye girmeye zorlasın.

Küçük bir kızı filmin başlangıcında yıkanırken göstermek, dans ettirmek, onu bir cinsel obje gibi göstermekte çocuk gelinler açısından nasıl bir bilemedim.

Sanki film her şeyi güllük gülüstanlık gösterip çocuk gelin olayını normalleştiriyor. Oysa başlangıcında filmin ağırlığına rağmen sabredip seyretme nedenim bir soruna nasıl parmak basıldığını görmekti. Film bu konudan yoksun.
Neden çekildiğini ben anlamadım.

Adı Yar1m olmasına rağmen burada iki yarım yok. Eksik bir hikaye var.

Güzel günlerde görüşelim efendim.

 

 

Sihirli Kız

Sihirli-Kız-Magical-Girl-izle

Bugün kurgusu çok güzel bir film seyrettim. Tesadüf rastladım, başını seyredemedim aslında ve filmlerin başladığı ilk sahne çok önemlidir onu kaçırdım.

Bir filmin ilk karesi senaristin o hikaye hakkında zihnine düşen ilk fikri temsil eder onu nasıl ifade ettiği ise filmin özetidir. Çarpıcı bir sahneyle başlıyorsa benim için film seyredilmeye değerdir.

Ben filmi fark ettiğimde adı Barbara olan kadın karanlıkta oturmuş müzik dinliyordu. Hüzünlüydü. Yanık kız diyordu şarkıdaki adam kimse ona su vermiyor.

Başka bir evde yaşlı bir adam tek başına oturmuş ısıttığını sütünü içerken puzzle yapıyordu.

Barbara daha sonra dışarı çıkıp kapısının önündeki ıslanan bir adamı evine aldı. Elbiselerini makinada yıkadı. Ondan kendisine sarılmasını istedi. Onunla sevişti.

Adam daha sonra ona telefon edip sevişmelerini telefonuna kayıt ettiğini şayet istediği parayı şehir kütüphanesinde meksika kanun kitabının üstüne koymazsa kayıdı kocasına göndereceğine söyledi.

Kadın neden kitabın içine değil de üstüne koymamı istiyorsun deyince kimse o kitabı okumaz dedi.

Kadın parayı bulmak için eski hayatından bir başka kadına gitti ondan istedi parayı o da yaptığımız işi biliyorsun çalış al paranı dedi. İlişkiye girmem dedi kadın, bir sefer yaparım paramı alırım.

Kadın bir düşündü ve bir adamın evine göndermeye karar verdi Barbara’yı.

Gizemli bir eve gitti sonra yorgun döndü ve parayı ödedi adama.

Bu arada gittiği adam tekerlekli sandalyede oturan hiç tanışmadıkları halde kadının methini daha önce duymuş biriydi.

Filmin geçtiği yer olan Meksika’da neden boğa güreşlerinin yapıldığını bilip bilmediğini sordu kadına. Hiç bir fikrini olmadığını söyledi Barbara.

Bu ülkenin insanları akıllarıyla kalpleri arasında sıkışan insanlar, ne yapacaklarına karar veremedikleri için ülkede kaos yaşanıyor dedi adam.

Kadına soyunmasını söyledi.

Barbara’ya şantaj yapan edebiyat öğretmeni adamsa parayı kızının hayalini gerçekleştimek istedi. İşinden atılan adam ölmek üzere olan kızının çok sevdiği Japon çizgi filmindeki karakterlerden birinin elbisesini istiyordu. Kızına onu satın aldı kadınla sevişmenin karşılığında aldığı parayla. Ancak kızı pek memnun olmadı çünkü adamın satın aldığı kostümün bir parçası eksikti. Çizgi film kahramanının elinde lan sihirli çubuğu almamıştı babası. Kız kutuyu iyice karıştırıp memnuniyetsiz bir kuru teşekkürle geçiştirince hediyeyi, babası internette tekrar baktı karakterin kıyafetine ve hatasını anladı. Bir daha para istedi Barbara’dan.

Bu sefer Kadın eski arkadaşına geri gidip tekerlekli sandalyeli adamın evinde gördüğü Siyah Kertenkele Kapısından girmek istediğini söyledi. Kadın buna itiraz etti. Evine git dedi. Bunun bir parçası olmak istemiyorum dedi.

Barbara kendisini oraya götüren arabanın şöförünü arayıp o kapıdan girmek istediğini söyledi.

Evinde sütlü kahvesini içip puzzele yapan adam ise hapiste 10 sene yatmış istemediği halde cezası dolduğu için salıverilmiş yalnız biriydi. O Barbara ile 12 yaşında karşılaşmıştı. Matematik öğretmeniydi. Hapishane müdürüne öfkemi kontrol edemiyorum burada kalmak istiyorum Barbara ile karşılaşmaktan korkuyorum demişti.

Evine sessiz telefonların sahibi de aslında Barbara’dandı, adam bundan habersiz kendi başına yaşıyordu.

Ancak Siyah Kertenkele kapısından çıktığında Barbara adamın evinin kapısına gitti.

O girdiği yerde ona ne yaptılarsa hastanelik olacak kadar kötü durumdaydı.

Yaşlı adam ambulans çağırıp onun hastaneye yatırılmasını sağladı.

Ertesi sabah kocası arayıp karısının ona teşekkür etmek istediğini söyledi.

Kadın ona olanları bir tek kendisine anlatabileceğini onun koruyucu meleği olduğunu söyledi yaşlı adama. Adam buna itiraz etti bana anlatma dedi, ancak kadının her yanı sargılı perişan yanına mı dayanamadı bilinmez geri dönüp yanına oturdu, anlat dedi.

Kadın edebiyat öğretmeni tarafından tecavüze uğradığını hastanelik olduğunu anlattı adama.

Adam biri sana tecavüz mü etti dedi, bir adam.

O da geçmişine döndü, eski bağlantılarını kullandı. Bir silah aldı, edebiyat öğretmeninin oturduğu semte gitti.

Onunla tanıştı sohbet etmeye başladılar.

Öğretmenlik hayatımda bir kere panik oldum o da 12 yaşında bir kızın karşısında dedi yaşlı adam. Onu tanıyorsun, adı Barbara dedi.

Masanın üzerine koydu silahını. Ona ne yaptığını biliyorum. Hapishane de ölmek istemiyorum. Şimdi beni öldür. Oraya sen gideceksin.

Adam neler oluyor dedi, ona tecavüz etmedim. Kendi isteği ile birlikte olduk. Sadece sesimizi telefonuma kayıt ettim.

Onunla seviştin mi dedi adam, sonra silahını alıp adamı kafasından vurdu. Sonra orada olaya şahit olan iki adamı daha vurup öğretmenin cebinden evinin anahtarını alıp adamın evine gitti.

Küçük kız babasının geldiğini sanıp giysisini giymiş elinde sihirli değneği çizgi filmin müziğini açmış babasını bekliyordu. Ona önce babasının telefonunu bara götüreceğini söyledi yaşlı adam sonra arkanı dön dedi kıza ama kız dönmüş yaşlı adama bakmaya devam ediyordu, onu öldürdü.

Hastaneye gidip cep telefonunu kıza gösterip güvendesin dedi.

Saflığın ve karanlığın birbirine karışımının en doğal garip tesadüfünü anlatan ilginç bir filmdi.

Tavsiye ederim. Tabi seyredecek hevesiniz kaldıysa, hepsini anlatığım için üzgünüm.

 

Sarmaşık Filmi ve Salgangoz Metaforu

sarmasik-filmloverss.jpg

Dün akşam Kadiköy de yeni cadde keşfettim. Şahane bir yer Piriçavuş sokak. Bundan sonra canım sokakta oturmak, insanların arasına karışmak istediği zaman oraya gideceğim.

Sokağın girişinde güzel bir yer var, adı Entropi Sahne.

Orada Sarmaşık filminin gösterimi vardı. Güzel bir mekan ve konserler, film gösterimleri gibi sosyal faaliyetler oluyormuş, ben yeni öğrendim.

Sahiplerinden özür dilerim, dün akşam filmin sonunda yanımda oturan küçük adamla dalaşmamdan dolayı tansiyon yükselince kapıda bana nazikçe, idare edin der gibi nazik bir hareket yapıp, gülümseyen beyefendiye surat astığım için üzgünüm

Yanımdaki küçük adam filmin ortasında, kahkahalarımın arasında bana “lütfen biraz sessiz olur musunuz” deyince ben de hayır olamam dedim, sonra bir şey daha söyledi duyamadım. Film bitince pardon siz ne söylediniz duymadım dedim, o da ayağa kalkıp, siz hayatınızda hiç topluma karışmadınız anlaşılan, nasıl davranılması gerektiğini bilmiyorsunuz dedi. Film boyunca gürültü yapmışım. Sizce bu film gülünecek bir film miydi dedi. Klasik şeyler işte. Ama ben de gürültülüydüm gerekten. Sonra önünde duvar gibi durdum. Her neyse klasik şeyler işte.

Filmin konusu olan erkek dünyasına onun eksik erkek dünyasının paralel olması. O yüzden konuma cuk oturdu ben de girizgahı böyle yaptım.

Yanımda oturan küçük adam ruhunda fazla kadın beslemediği için henüz küçük.

Kimileri de sadece beslenir ama beslemeyi bilmez. Bu hayatının alıp/ vermeyi bilmeme düsturundan kaynaklanır. O da ayrı bir konu.

Biz insanlar büyürken dünyamıza kadınlar ve erkekler alırız.

Şayet bir büyücü değilseniz yani dünyayı nesneler üzerinden kelimeleri kadim diliyle keşfedip hissetmeyi ve dünyaya karışmayı öğrenmediyseniz birbiriniz üzerinden öğrenmek zorundasınız.

En çok da karşı cinste öğreniriz kendimizi. En gizli yanlarımız karşı cinsle açılır. Bir tezatlık gerekir çünkü. Bu hayatın matematiğinde saklıdır

Bu kapsayan ve kapsanan şeklinde olur. Kapsayan diğerinin sorumluluğunu alıp onu bir dantel gibi işler. Bir örümceğin ağını örmesi gibi karşı tarafın bir yanını ortaya çıkarıp onu dokur. Görevi tamamlandığında ise alanı terk eder.

Bu küçük adam henüz fazla kadın tanımamış dünyasına dahil etmemiş, o yüzden bir kadının karşısında nasıl durması gerektiğini, insanla empati kurmayı beceremiyor. Umarım ölmeden büyür.

Filme gelince Tolga Karaçelik’in senaryosunu yazıp yönettiği Sarmaşık film İngiliz şair filozof Samuel Taylor Coleridge’nin bir şiiriyle başladı.

“Direkler eğik, burnumuz batmış suya / İnsan düşmanının sillesinden kaçar ya / Soluğunu ensesinde duya duya / Ve koşar başını hiç kaldırmadan / Gemi öyle koştu, rüzgâr öyle coştu / Kaçtık güneye hiç durmadan”

İflas eden bir armatörün gemisinde önce denizin sonra armatörün kaderinin tutsağı olan denizcilerin aç susuz kaldığı gemide zamanla nasıl delirmenin eşiğine geldiğini anlatıyor film.

Bütün oyuncular muhteşem bir performans sergiliyorlar.

İki karakter var karadaki hayatta tutunamayıp denize kaçmışlar. Uyumsuzlar, dünyayı kaldıramıyorlar. Dünyada onları kaldıramıyor.  Madde bağımlısı bu iki tip göz göze geldiklerinde birbirlerini tanıyorlar. Tüm dünyanın aynı hardan geçmiş insanları gibi. Hep birlikte takılıyorlar.

İnsanın amacı olmazsa, mana yok olursa kuralsızlık insanın boyunu aşıp onu esiri ediyor.

Bizim denizcilerde geminin içinde zamanla manayı kaybediyorlar. Çünkü çalışmalarına gerek yok. Ne maaş var, ne yemek ne bir kıpırtı. Kaptan kendi köşkünde bu zamana kadar yaşadığı kolay ideallerine sığınmış adamlarını bu uğurda harcamakta bir dakika bile tereddüt etmeyen yaşlı bir adam. Her akşam rakısı geliyor. Ezberlediği prosedürü dikte ettirdiği adamlar sofrasında geminin işinin özetini aldığı adamlar gemiyi terk edince ayak takımı ile baş başa kalınca daha aradaki boşluk alınca o fazla yukarıda kalınca olanlar oluyor.

İlk önce her akşam ona rakısını getiren adam isyan ateşini yakıyor.

Ateş zamanla gemiyi sarıyor. Hepsi kaptanın gemide kalmakta ısrar etmesini anlamıyor ve onu suçluyor. Üstelik kendi aralarında kopuşlar ayrılıklar büyüyor.

Erkeklerin dünyasını çok güzel anlatıyor film. Üstelik küfürler üzerinden. Benim gibi küfürbaz bir kadının böyle bir filme kayıtsız kalması mümkün değil elbet. O yüzden onların kavgaları beni çok güldür. Özünde de komikti zaten. Yaralı yanı onlar korkak zayıf insani olan yanlarıydı. Küçük adamda bunlarla empati kurmuş ve tanımış olmalı ki filmi hiç komik bulmadı. Yaralı olanlar sızıları dinse bile birbirilerini yaralarından tanırlar.

Kendilerini keşfedip merhamet etmeyi öğrenenler önce kendileriyle alay edenlerdir.

Filmin hayal kırıklığı yaratan yanı adından kaynaklık mı bilmem erkeklerin birbirlerine şiddet uyguladıkları bir zaman da bedenlerinden çıkan sarmaşıkların gemiyi sarması.

Bu metaforla yönetmen/senarist herhalde geminin gemicilere nüfus ettiğini seyirciye ulaştırmak istedi.

Erkek dünyasının o yırtıcı gerçekliğinden sonra her yerlerinden sarmaşık çıkması çelişki olarak aslında şimdi anlatırken çarpıcı oldu o zaman bu kadar değmemişti bana. Bir duygunun insanda demlenmesi olayına şahit oluyorum şuan da kendimde. Şimdi yazarken sevdim sarmaşık olayını ama yine de sonu kaosla bitti. Daha net olabilirdi. Aklımda kalmadı çünkü. Kalmalı onu da bilmiyorum. O kadar yetkin değilim.

Ve Nadir Sarıbacak. Elmalar armutlar gibi insanları ayırmak istemiyorum.  Ama bu filmde bambaşka biri olmuştu. Konuşması o kadar farklıydı ki ağzına dişlerine özel bir şey yaptılar da öyle değişti yüzü diye bile düşündüm. Yayvan dişleri önde, yılışık bir surat.  Acayip gerçek bir karakterdi. Tam bir baş belası. Bir o kadar da kırılgan. Ondan nefret edemiyorsun o kadar sahici ki elbette senaristin bunda payı çok fazla. Kötü bir senaryo dünyanın en iyi oyuncusunu dibe indirir, elini kolunu bağlar. Bu karakter o kadar sahici ki onun yaralı yanları, o hırçınlığının gerisini en kör seyircinin görmemesi mümkün değil.

Ve geminin her tarafında dolaşan salyangozlar. Yerin üstünde suyun ortasında yer altı metaforu, bence muhteşemdi.

Gişe Memuru filmini de çok beğenmiştim. Bu filmde onun üzerinde gayet başarılı gemicilerin üzerinden erkek dünyasını anlatan manalı bir filmdi.

Güzel geceydi vesile olan herkese minnettarım.

O sokakta bir bira içemeden kahkahalarımı sokağın kedileriyle paylaşmadan döndüğüm için biraz buruğum, artık bir daha ki dost gecelerine.

Güzel Günlerde Görüşelim efendim.

 

46 Yok Olan

13244051_1160710260630284_2834317563711706927_o

Murat ile kardeşi Ezo’nun zihinsel yolculukları ters yönde devam ediyor.

Dün akşam Murat geri dönüşlerinde bıraktığı enkazları hatırlamak için yeni bir yol buldu. Bir mizansen hazırlayıp kendisini videoya çekti. Daha önce kendisine mektup yazmıştı.

Salim’le birlikte sabah hatırlamadığı kendisini seyrederken gözlerindeki o şeytani bakış güzeldi. İçindeki o yabancıdan hoşlandığı, taktir ettiği belli oluyordu.

Salim, duygusal manada körü körüne bağlı olduğu adamın çılgın halini onunla birlikte seyrederken, onun gibi ilaç falan almamıştı ama o da sevdiği kadınla kaçmaya karar vermişti. Gece sohbetinden geliyordu.

Murat sabah temizlikçi kadınlar tarafından süpürgenin sapıyla dürtülüp uyandırılınca onun adını haykırmıştı.

Videoyu seyrederken aldığı radikal kararı teşvik eder gibiydi Murat Bey’in hiç tanımadığı, ekranda seyrettiği çılgın yanı.

Gerçi o kendisine seslenip, ben senin her şeyinden haberdarım, diyordu. O bedenin içinde sakladığın, her türlü duyguyla sarıp sarmaladığın, benim.

Söyledikleri tam olarak bu değilse de bu minvaldeydi işte.

Rating sıralamasında AB de 19. sırada çıkmış. Seyirci geç saatte olmasına rağmen sevmiş diziyi, ancak 13 bölümde bitecekmiş.

Bana uyar. Bu tarz bir hikayenin bizim tarafımızdan, hızlıca, hap gibi çekilmiş olsa da çekilmiş olması, bir ilk olarak bence gayet güzel.

Bir başkası, bir kaç sezon devam edecek yeni konular çekecektir mutlaka.

Bu tarz konular seyrediliyormuş demek ki. Yeter ki televizyon diziyi yayınlamakta kararlı olsun.

Rating kaygısının olmadığı, iyi bir işin seyircisinin her zaman olduğunun kabul gördüğü, ferah zamanlar gelecektir herhalde.

Murat babasının katilini bulmak için çıktığı yolda: eğlenceli, çılgın, tehlikeli, hızlı karar veren, ince planlar yapan, hatta plansız biri oldu.

Böyle tipler de dümdüz olanların gözünde delidir.

Bu arada Murat’ın etrafında ona yakın olan insanlar da kendi sebeplerince ilacın peşindeler.

Kardeşinin  psikiyatrı Ceyla, babasıyla olan anı yakalamak için çalıp kullanmıştı ilacı, Murat’la yatakta buldu kendini. İçinden neşeli, hesapsız bir kız çıktı. Annesiyle yakınlaştı. Onun estetik olma kaygısını anladı.  Ameliyat olma isteğini kabul etti.

Ezo’nun hemşiresi her gün kıza yaptığı özel mesajı, Murat beye yaptığı zaman adamın ona ilaçlı kafayla söylediklerinden etkilenip, söylediklerini kadın kadına  Ceyla ile paylaşmak isteyince ortalık karıştı. Kendini boşlukta kalmış, Araf da gibi hisseden hemşire, kızgınlıkla önce eski doktoru gizlice odaya aldı, ona çaldığı ilacı verdi,  işinden atıldı. Kendi tarafında gayet haklı hissettiği içinde en zayıf halkadan intikam almak için tuttu Ezo’nun kolunu çimdikledi.

Ezo  6 yaşında ailesi ile birlikte Güney Afrika’ya gitmiş.

Tüm bu hemşire, Ceyla muhabbeti arasında ilk defa konuştu ve hiç anlamadıkları bir dil de sürekli aynı cümleyi tekrarladı.

Onu da Murat “ateş gibi” dediği Selin komiser sayesinde çözdü. Meğer Zulu dilinde konuşmuş kardeşi.  Hemşire canımı yaktı, diyormuş.

Kardeşine düşkün olan Murat da onun konuşmasına sevindiği için çıldırmıştı, bir de hemşirenin eziyet ettiğini duyunca gidip kovduğu hemşireyi öldürdü.

Amcası ve Salim onun bilincini kaybedip normal hayatına döndüğünde kaldığı yerden başlamasını sağlayan, güvendiği temel taşlarıydı.

Salim, sevdiği kadınla kaçmaya karar verdi.

Tayland’a gideceklermiş.

Murat, karpuzla karpuz tarlasına mı girilir dedi, ama Ne alakası var Murat Bey diyerek, kararlı olduğunu belirtti Salim.

Amcası, eski karısıyla konuşunca anladık ki Murat’ın babasının ölümünde yengesi fazlasıyla bilgi sahibi.

Geçen bölümde kadın, Ezo’nun yüzüne eğilip, çok şey bildiğini hissettirmişti zaten.

Olayın polis yönüyle fazla ilgilenmedim. Çünkü oraları daha hızlı ve üstün körü geçiliyor zaten.

Dün akşam öldürülen iki kadın yatıyordu bir yerde diğer tarafta ceset torbasından çıkan adam vardı. Polisler ortada durmuş olayı yorumluyor.

Belki de kara mizah kullanılmak istenilen yan orasıdır.

Sonuç, Ezo ayağa kalktı.

Hastane koridorlarında, bilinçli mi bilmem ama bir uzaylı, zombi gibi yürüyordu finalde.

Şayet olanları hatırlıyorsa,  geriye bunu bize anlatacak gayet makul 4 bölüm var.

Belli mi olur belki de gelecek sezon dizi devam eder ve biz Ezo’nun kendi hikayesini kurarken, abisinin dağılan parçalarını toplama hikayesini izleriz.

Ancak ne kadar doğru bilmem, hikayenin senaristi Ercan Mehmet Erdem yeni bir projenin hazırlıklarına başlamış bile.

 

 

 

GameOfThrones 6.Sezon “Hiç Kimse”

game-of-thrones-001221834

Jon Snow sonunda dün güzel poposuyla canlandı yeniden, kızıl saçlı kadında meğersem tanrıya küsmüş, kendine olan inancını kaybetmiş. Çünkü o tanrının mesajlarını yanlış anlamış o yüzden o kadar masum suskun oturuyormuş.

Ben de bu sezon bu kadına ne oldu, bir aileyi tarumar etti, potansiyel deli anneye kızını yaktırdı, tutkunun kölesi krala seyrettirdi diye, kötü sandığım kadın bu sezonun başından beri masumiyetin kraliçesi gibi oturuyor odasında. Oysa yanlış ata oynadığını düşündüğü içinmiş. Kral Stannis alemin kralı olacak diye tüm maharetini gösterip onu etkisi altına almıştı ama başarılı olamadı.

O yeryüzünde sol elin, karanlığın temsilcisi. Karanlık ya da kötülük nedir? Göreceli bir kavram o da işte!

Aynı Kızıl Saçlı Kadın sihirli sözler söyledi, inandığı şeyler uğruna ihanete uğrayıp bıçaklanan, yaralarına dokundu Jon Snow’un, yeniden dirilsin diye. Üstelik bu sefer tanrıdan değil bir korsanın ricasıyla. Korsan ona dedi ki ben tanrıdan değil, mucizelerini gördüğüm kadından istiyorum.

Jon Snow uyandığında başına dikilip merakla sordu, Kızıl Saçlı Kadın ne gördün!

Hiç bir şey, dedi yaşadığına şaşkın adam.

Tanrı istedi bunu, Kral Stannis değil, sen olmalıymışsın dedi Kızıl Saçlı Büyücü Kadın.

Hayatta gördüklerimiz aslında bir yanılsamadan ibaret. Her şeyi zihnimizde yaratıyor ve yaşıyoruz.

Simgelerle bize evrenin insani kodlarını yeniden hatırlatan taht oyunları da yedi  krallıkla sanki beynimizin ayrı bir bölgesini ayrı bir özelliğimizi temsil ediyor.

Kızıl Saçlı Büyücü Kadının boynundaki kocaman taşlı kolyesini çıkardığında yaşlı bir kadına dönüşmesi, zihin ilizyonun güzel bir örneği.

Jon Snow öteki taraftan geri dönünce tanrı ona bir yaşam daha bağışlamış olmasına rağmen ona ihanet edenleri bağışlamadı.

Yaban sevgilisini öldüren sonra onu ihanet çukuruna çeken küçük çocuk dahil onu bıçaklayanları öldürdü. İhaneti planlayan adam ölürken son söz olarak tıpkı onun gibi ben inandığım şeyi yaptım, dedi.

Jon Snow uyandığında neler hatırlıyorsun diye soran korsana, inandığım şey uğruna savaştım ve ihanete uğradım demişti. Bok ettim her şeyi diye etmişti. Korsan da e güzel, kalk bok etmeye devam et demişti.

Geri karanlık bir yönü olur bizim filmlerden öğrendiğimiz kadarıyla burada Jon Snow insanlığı kurtaracak, insanların karanlık yanı olacak belki de.

Arya Stark’ı geçen sezon tapınağın dışında kör bir şekilde bırakmıştık. Arya’nın kimliğine takan tapınak ahalisi onu orada da bulup gözleri görmeden hislerinin göreceliğini ölçmek için ona bedensel acıyı tattırmaya devam ettiler. Kızın bir köşede oturup dilenmesine izin vermediler. Eline bir sopa tutuşturup habire sopayla dürterek, kıza sen kimsin, diye sordular. Her seferinde kızın adı yok dedi, Arya. İyi bir sopa yiyip sopanın rüzgarının nereden geldiğini hissetmeyi öğrendiğinde eski arkadaşı ona gelip bana kim olduğunu söylersen sana yatacak yer veririm dedi, karnını doyururum. Kızın cevabı aynı oldu. Kızın adı yok, dedi.

Adını söylersen gözlerini bağışlarım dedi, tapınakta ki hiç kimse, o da peşinden gitti.

Tapınak kimselerinin avludaki küçük su havuzundan su içip birisi oldukları yerde bir tas su verdi kıza ve dedi ki kız gerçekten hiç kimseyse korkacağı hiçbir şey yoktur.

Kız suyu içtikten sonra gözlerindeki perde kalktı.

Tapınaktaki adam ona sen kimsin dedi, hiç kimse dedi kız.

Stark ailesinin  yürüyemeyen oğlu ise ormanın derinliklerinde ulu bir ağacın köklerine tutunmuş içindeki yaşlı adamla konuşuyor bu sezon. Babasının çocukluğundan itibaren anılarını izliyor kökte ki yaşlı adamla birlikte. Her seferinde biraz daha ileriye gitmek istiyor ama yaşlı adam ona diyor ki daha fazlası olmaz. Derine batarsan çıkamazsın, fazla geri gidersen dönemezsin. Çocuk isyan ediyor. Benim görevim ne, ben senin gibi burada kök salmak istemiyorum.

Yaşlı adam, ben meraklı mıyım bin senedir burada durmaya diyor. Seni bekledim, ama merak etme senin görevin benim gibi burada durmak değil görevin bilmek.

Her bir krallık kendi içinde kendine has sorunlarıyla uğraşıyor.

Oğlunu küçümseyen, onu piskopat yapan baba piskopat oğlu tarafından bıçaklanıyor yeni doğmuş oğlunun haberini aldığı anda.

Tam da o sırada havlayan köpek gibi kendini tanıtırsan arkaya çekilip domuzlara yem olursun diye, oğluna öğüt veriyordu oysa.

Piskopat oğlu yeni doğan kardeşini ve onun annesini bir ıslığı ile canavar, bir sözüyle kuzuya dönüşen köpeklerine yemek yapıyor. Yeni doğum yapan anne ama o senin kardeşin diyor Piskopat oğlana, olsun ben tek çocuk olmayı seviyorum diyor, üvey oğul.

Sonra da ona yeni bir yetim Stark hediye ediliyor. Birlikte düşmana karşı güçlerini birleştirmek için. Umarım çocuğa diğerlerine yaptığı gibi işkence yapmadan birileri kurtarır.

Yedi Krallığın şimdilik gelişmiş merkezi görünen, en şaşalı, parlak, bir o kadar da entrikanın bol olduğu eski Kraliçe Cercei’n sarayında ise başka bir hesaplaşma var. Kefaret Yürüyüşünü tamamladıktan sonra şehrin çocuklarından şekerlemeli erikler karşılığı fısıltılar topluyor Eski Kraliçe. Onun tapınaktan saraya yürüyüşüyle ilgili kimler ne dedikodu yapıyorsa teker teker imha etme peşinde.

Saraya geldiğinde onu kucağına alıp odasına götüren dev onları sokaklarda yakalayıp amele sümüğü gibi kafa taslarını bir eliyle duvara yapıştırıyor şimdi.

Görenlerin hafızasından o anı siler gibi.

Kral ve tanrı çekişmesi hakim şehrin havasına.

Kral oğul çaresizliğinden utanıyor. Ne erkek olduğunu hissettiği karısını koruyabildi, ne de annesini. Oysa annesi iktidarının dünyadaki temsilcisi olan oğluna  sarayına ulaşmak için o yolu, insan dışkılarına bulanarak geldi.

Sonunda babası Jaime Lannister ile konuşup annesinden özür dilemeye onunla yüzleşmeye ikna oldu, gaza gelip rahibin karşısına çıktı, karımı bırak demek için.

Rahip oraya çulsuz gariban hiç kimse olarak geldi ama orada o kadar çok hiç kimse vardı ki birleşerek krallığı ele geçirecek güce eriştiler.

Rahip ve Jaime Lannister karşılaştıklarında, hadi bana da hesap sor, dedi. Bir kral öldürdüm. Kralı öldüren kardeşimin kaçmasına izin verdim.

Burada eril enerji, iradeler karşılaştığı için sadece güç gösterisinde bulundular. Herkes elini gösterdi. Rahibin adamları ortaya çıktı, Jaime Lannister konuşurken elini kılıcına götürdü.

Çocuk kral askerleriyle gelip rahibe karımı görmek istiyorum dediğin de rahip dedi ki dizlerim ağrıyor şuraya oturabilir miyim? Seni annen gönderdi değil mi?  Annenin sana olan sevgisi ona kefaret yürüyüşünü yaptırdı. Hepimiz annelerimizden geldik. Annenin sana olan sevgisi bu dünyadan değil. Tanrıyı gösterdi rahip, oradan, işte bu da benim günahım. Kıskanıyorum. Benim yok.

Ve Çocuk kralı anne sohbetiyle kuzuya çevirdi. Yakında müridlerine katarsa şaşmam. Tanrının oğlunun da bir annesi olduğunu hatırlattı.

Tyrion Lennister meğer ejderha kanı taşıyormuş. Ejderhaların zincirli olduğu yere inip onların zincirlerini çözdü.

Bu Ejderhaların Annesinin soyunun eline geçene kadar özgür yaşayan bu yaratıklar uzun mesafeler alan devlerken zincire vurulduklarında kedi kadar olmuşlar sonra da yok olmuşlar. Tyrion yemek yemeği ret eden iki ejderhanın boyunlarındaki zinciri çözerken onlara çocukluk anısını anlattı. Uysallaşan yaratıklar boyunlarını uzattı, serbest kalmak için.

Sonunda annelerini kurtarmaya iki aşığın gücü yetmeyeceğine göre onlar gidecek herhalde.

Çünkü özgür bıraktığı kölelerin kraliçesi olan EjderhalarınAnnesi yine onlar tarafından katledilmekten ejderhası tarafından kurtarılıp, insansız bir yerde terk edildiğinde, kocasının kabilesi tarafından Vaes Dothrak’a götürüldü. Onların adetlerine göre de ölen kralın karılarının hapsedildiği kuleye kapatıldı.

Sarışın bir ganimet olarak gitmişti, ona kral dokunmak istediğinde, yavaş gel dedi onların dilinde, bütün ünvanlarını sıraladı, bana dokunamazsın dedi. Adam hop geri çekildi haklısın dedi, kralın karısına dokunamam. O sırada etrafta ki kıskanç esmer karıları kıkır kıkır güldüler evet, dokunmazsın dediler. Doğru kuleye…

Kulede ejderhaların annesini soydular ona bir çaput giydirdiler. Bana dokunan elleri kırarım diye kızdı yine mağrur güzel kadın.. Oldu güzelim dedi karşısında duran yaşlı kral karısı. Ben de senin gibi bir zamanlar kral kocamla dünyalara hükmederim sanıyordum, kocam öldü şimdi burayım. Sen şanslısın gençsin. Burada uzun süre yaşayabilirsin, ben yaşadım. Hala şansın devam ederse, dışarıda senin için toplanan meclis, kocan öldükten sonra burayı terk ettiğin için seni öldürmeye karar vermez.

Yoruldum.

Uzun yazıları okumaktan nefret ederim. Uzun uzun yazmak derdini anlatamamaktır bana göre ama sayfalarca yazmışım işte. Ben diziyi seyrederken bir sürü şeye aydım aydıklarımı aktarabildim mi bilemedim.

Umarım çevremde dönen doğal akışı biraz değiştirebilmişimdir. Çünkü anlatma nedenim bu.

Güzel günlerde görüşelim.