Rüyası Bölünenler Adına Birkaç Söz

yusuf-peygamber-kandil-de-6365314_286_o

Oğlum çocukluğunda ansızın uykusundan uyanır yatağımızın ucunda belirirdi, korkuyorum derdi, rüyasında gördükleri yüzünden yanımızda uyumak isterdi. Zamanla yatağımızın darlığından şikayet etmeye başladı, dört kişilik olmalıymış, bize dar geliyormuş, halbusem yatakta özgürce enine yatan kendisiydi.

Liseden sonra geceleri eve geç gelmeyi alışkanlık haline getirdiğinde ben de yarı zamanlı uykularıma dalmaya başladım. Gece uykularıma önce kanepede huzursuz başlar oğlum kapıdan girdikten sonra yatağımda huzurla devam ederdim. Hala ön uykuma kanepede hazırlanır şayet eve gelirse yatağımda tamamlarım gecemi.

Oğulsuz sabahı karşılamanın ne demek olduğunu bilirim.

Rüyası Bölünler’i okurken bazı yazarların anlatacak çok hikayeleri olduğunu dönüşümlerinin bu hikayeleri anlattıkça tamamlanacağını hissettim. Ya da bunun böyle olduğunu bir daha keşfettim. Hissettiğimiz duyguların, şahitliklerimizin ete kemiğe bürünmüş halidir hikayelerimiz.

Yavuz Ekinci’nin karakterleri o kadar sahici ki öldüklerinde o kadar sahiden ölüyorlar ki sadece yaşamları son bulmuyor onlarla birlikte yaşayanlara da neler olduğunu öğreniyoruz. Bu detaylar bize okurken ölümü somutlaştırıyor. Yusuf’un babası öldüğünde dağa giden oğlunu özlerken bir yandan kızgın olduğu oğluna pişmanlık taşıyor. Saçındaki bitler öldüğünde onu terk ediyorlar tıpkı önceki romanındaki Mirza’nın annesinin çürüyen etlerini kemiren neşeli kurtların, karıncaların etrafa saçılması gibi.

Kahramanlar her zaman cesur olmazlar ölesiye korkak olurlar, onlara değen her şeyden kendilerini sorumlu tutacak kadar kendilerini önemserler. Romanın kahramanı, Yusuf’un kardeşi böyle biri. Babasının Yusuf’u diğer çocuklarından daha çok sevmesinin mantıklı açıklamasını kafasının bir yerinde tutsa da babasının oğlu olan yanı hala kıskanıyor kardeşini. Babası onu sevsin, suçluluk duygusundan kurtulsun diye kardeşinden haber getirmek için onun peşinden yollara düşüyor. Sonunda onunla telefonda konuşmayı başarıyor, giysilerini alıp babasına getirmeyi başarıyor ama yine geç kalıyor.

Yolculuğuna devam etmesini sağlayan, korkusunu erteleyen şey yine kıskançlığı oluyor. Hayatında ilk defa bir kadına aşık oluyor ve onun başka bir erkek için çıktığı yolculuk yüzünden o erkeğe olan öfkesi yüzünden yoluna devam ediyor. Değişmiyor aslında.

Kitabı bitirdiğim zaman edebi değerini düşündüm, kahramanlar beni o kadar üzmüştü ki edebi tadı kaçırmıştım. Evin içinde yüksek sesle okuyup herkesin dinlemesini sağlamıştım en üzgün olduğum yerlerde yüksek sesle okumayı bıraktığım için dinleyicilerimi sinirlendirmiştim. Okuyamıyordum çünkü sesimi kontrol edemiyordum. Duygu yoğunluğunda okuduğum için bir süre demlendirmeye bırakmak istedim. Okuduklarım aklımdan hiç çıkmadı.

Yavuz Ekinci’nin daha söyleyecek çok şeyi olduğuna inanıyorum. Söyleyeceklerini her zaman merak edeceğim. Onun yalın anlatımı Necip Mahfuz’un son okuduğum kitabını aklıma getirdi. O da hikayelerini yaşadığı ülkenin sorunlarına harmanlayarak anlatıyor. Hikayelerinde mucizeler yok, mutlu sonlarda.

İnsan hayatı da öyle değil mi? Zaman geçer yaşadıklarımızın içinden mucizeleri ayıklarız. Hayatın içinde akarken bazen korkak bazen yalancı bazen kötüyüzdür. Kıskanırız. Yalan söyleriz. Babamızın yaşlandığı için değerini anladığı hayatında en sevdiği daha çok merhametli olduğu zamanlara denk düşen kardeşimizi nedenini bilir ama ölesiye kıskanırız, anne babamızın hep çocuğu kalırız, kardeşlerimizin en beceriksizi. Ailemize kızar, çocuklarımıza sonsuz hoşgörülü olabiliriz. Biz insanız ve kitaplarda sahici insan hikayelerine karışmak, kendimize rastlamak çok güzel.

Zuhal Özden

Bu kitabın içinde Tanrının çiçekleri karlar var ve inat ediyorlar “Kalkmıyorum üstünüzden” diye böğürüyorlar beyaz beyaz şehre inat.

Yağmur Kesiği büyükler için yazılmış bir masal gibi, kitabın sayfalarını araladığınız zaman içindeki dünyada her nesnenin ruhu olduğunu hissediyorsunuz. İnsanların davranışlarını ve duygularını tamamlıyorlar, bazen hikaye nesnelerin de dile gelmesi yüzünden film tadında canlanıyor okuyucunun gözünde.

Bir röportajında Uğur Yücel “Yazmanın en çok doğaçlama piyona çalmaya benzediğini” söylemiş, gerçekten bir çok anlatısına başlamadan önce okuyucunun duyularına hitap etmek ister gibi sanki hikayesine akor vererek başlıyor.

“Koro: (Dünyanın en pes tonlarında mırıldanır)

HHHOOOOOM! KORKU GELİYOR KORKU!

KADAVRALAR GELİYOOOOR!

OOOOOOOOOMMMMMSSSSS!”

Sonra mı çizgi film tadında kuşların, denizin taşların dile gelip şahitlik ettiği yavaştan dramatik başlayıp gülümseten, güldükçe gümbürdeyerek volkanik bir patlamayla bitiyor hikaye.

Müzik eşliğinde elbet, “Bizans’ın bütün tenorları, kreşendolarına basarken Ermeni papazlar bas tonlardan dem tutuyor. Ortodoks İstanbul ara seslerde lirik, melankolik, civelek, kırılgan, Arabi, Farsi, Sarıyerli Bizans Rahibi Nikolas kıvamında titrek, Itrî kadar Tanrıya yakarışı âlâyı vâlâyla karşılayan bir entonasyonda gezinmekteler.

Yarabbi ya Resullallah!”

“Dış demir kapı kapanır “Si bemol,” diye bağırırdı. Sokak kapısı la majör, rüzgar sesi, kırılan cam, vazoya attığı bilye, her şey bir dip ses, her duyduğu çok sesti.”

Kitap içersinde hüzün neşe cesaret yalnızlık gibi insanı duyguları kendi dilinde kendi meşrebince anlatmaya devam ediyor.

Amigo, vapur çıkışlarında tüccarların arkasından kendine has bağıran soylu ruh taşıyan hamal.

Amigo köpeği Lili ölünce kendini toparlayamayıp, “Kezzabını içip, gıkını çıkarmadan ölmüştü kederinden.”

Ölünce Amigo “Fukara köpekler kuduza vurdular kendilerini, Külhanlar bir bir, tek dizlerinin üstüne çöktüler. Arızaya bağladı külhanlar.”

Yazar yerin üstü kadar yerin altındaki insanların da ruh hallerini kendi gerçekleriyle anlatmayı başarmış. Onların hüzünlerine, dünyaya katlanma maceralarına pencere açmış onların dilinde ve duygusunda.

Sula, kızı Mazi’yi arıyor. Meyhane köşelerinde bir resmi gösteriyor insanlara, kızını soruyor. Bedros kadının çalıştığı evin önünde kavga etmiş bir zamanlar sonra da “onun afyon kokulu beyaz çarşaflarına uzanmıştı. İlişkileri üç ay sürmüş Sula güney illerine gönderilmişti. Satışa gelmişti.”

Sula’nın kızını bulup kadına teslim ettiğinde  ana kız sarılmışlar, tahta döşemelerin altında kızı için sakladığı sırrını ortaya çıkarmıştı yaşlı kadın.

“Bunlar senin” demişti Sula, “ Her yattığım adamdan bir bono biriktirdim.”

Döşeğin üstü işe yaramaz hisse senetleri ve damgalı pullarla kaplanmıştı. Ölü güvercin tüyleri gibi…

Aşkta var “Yağmur Kesiği”nin sayfaları arasında, hüzün kesen, sessizliğin kucağında teselli aranan insan hikayeleri.

“Mavra dünyanın en sessiz adamlarından biri. Mavra iri bacaklı çegirgelere benzerdi. Ama Symirnalı Dalgas kadar güzel gazeller çıkardı bağrından.”

Ona eş olarak önerilen Fırıncı Hristo’nun kızı Anastasia da çocuk felci geçirmişti o yüzden bacakları bedenine göre çok inceydi ve yürürken birbirine çarpıyordu. İlk tanıştıklarında birbirlerini red etseler de aradan zaman geçip yalnızlıkları artınca Hristo yeniden yollara düşüp yürüyerek Anastasia’nın köyüne vardı. Onun penceresinin altında evlenme teklif ettiğinde hemen kabul etti artık kırk yaşına gelmiş olan kadın.

Evlendikleri gün başlarında ikisinde birer hale vardı köylülerin de fark ettiği, o günden sonra kimse onlarla konuşmaya cesaret edemedi. Bir tek ilk onun aziz olduğunu fark eden eşeği Dionysos  sahibiyle Rumca konuştu.

“Yaşadıkları sürece sessiz kumsallarda, durgun sularda, ilahların bahçelerinde, ahırda samanların üstünde, loş yatak odalarında, kolalı çarşaflarda düzüştülar.”

Yazar iki hikayesini son dakika yayından çıkarmış bunlardan bir tanesi çıkarma nedeni fazla küfürlü olmasıymış.

Kitaplar bulutlar konuşuyor, “Tanrının çiçekleri karlar” dile geliyor, külhanbeyleri, sokak köpekleri, elbette hepsinin kendine has bir dilleri var. O yüzden okuyucu okurken içinden küfürleri cımbızla çıkarma ihtiyacı hissetmiyor bir bütünün parçası olarak kahramanların olayların gerçekliğini daha çok vurguluyor bu sözcükler.

Kitabın içersinde bir yerde başlayıp biten hikayeler varmış gibi görünse de biten hikayenin kahramanını başka bir hikayede yeniden rastlayabiliyoruz. Sanki yazar insan hayatlarını bir yerinden anlatmaya başlayıp bazılarını sonuna dek takip edip yazmış, arada başka insan hikayelerinde durup dinlenerek, tıpkı gerçek hayatta birbirinin içinden geçip giden  insan hayatları gibi.

Kitabın içerisindeki kısa hikayeler sanki kitabın bütünlüğüne fon oluşturan zamanın, zeminin nabzını tutmamız, havayı koklamamız için yazılmış sesli anlatımlar gibi.

İskele altlarında aterina balıkları, bütün ihtiyarlar ölüme yakın, gençler takatsiz uyuyorlardı. “Cı cı cı cı” öten cırcırböcekleri melodi değiştirmiş “za za za za” diye ötüyordu.

Lefteri ile Melina’nın imkansız aşkı, ölümle sonlanan birleşmeleri insanı derinden sarsıyor.

“Tekrar tekrar inmek merdivenlerden. Gerisingeriye yeryüzüne doğru on binlerce basamak inmek. İnmek. Korkuyorlar ve bağıramıyorlardı. Bağıramıyorlardı.

Yürüğen merdiven tam onlar yükselirken istediklerine, birden durdu gökyüzünde. Birden durdu.  Merdiven.

Davetsiz geldiler.

Takımadalardan geldiler. Yüksek manastırlardan.

Kartal yuvalarından, volkanik dağlardan. Gri oldu pastırma yazları. Sonra karardı telleri akort görmemiş Hıristiyan çanlarının.

Dudaklarını kenetlediler birbirlerine. İç çeke çeke ağladılar…

Öyle durdular öpüşerek.

Onlar çağırmadı çaresizliği.

Yaprak kokulu torik lakerdaları bastılar yaralarına.

Kocaman öpüştüler. Çok etli. Uzun zamanlardan, uzak mekanlardan kalakalmış, duraduran bir yürekler öpüşmesi.

Bütün melankolik kediler deniz kıyısına bağdaş kurup oturdular ellerinde tespih, istavroz, buhurdanlık.

Ya sabır ya selamet…

Koro yüksek sesle bağırdı:  Eflatun mevsimi yakında karlar altında kalacak.”

Dayanamadım, kendimi tutamadım Lefterinin aşkından bir anı büyük bir bölümüyle yazdım. Bu hikayede en çok da içinde gezinen kedileri sevdim.

Yazar kitabının sonunda tüm yazdıklarının film senaryosu ya da kurgusu olma ihtimaline dem vurmuş. Kitap hakkında konuştuğu bir röportajında da yazdığı her şeyin film olma ihtimalini hep araştırdığını, bunu düşünerek yazdığını söylemiş.

Ben Tim Burten’ın filmlerini hatırladım bazı hikayeleri okurken ayrıca kitabın kapağını açtığınızda Jumanji filmindeki gibi sizi içine çekiyor kelimeler.

Zuhal Özden

 

Kitap Hırsızı

Son bir kaç senedir kendimde sevmediğim en kötü huylarımdan biri, okumaya başladığım bir kitabı sevmiş olmama rağmen yarım bırakıp bir başkasına geçivermek. Aynı hareketin bendeki sevindirici diğer yanı ise ilk sayfasından itibaren bir kitabın ilgi çekici olmadığına karar verip bazen bir köşeye bırakıvermem. Bu davranışımın kendime iyi niyetle açıklaması ise artık seçici ve kendi zihin açlığım için ne istediğini bilen bir okuyucu olduğum.

Bu hafta sonu “Kitap Hırsızı” nı elime aldığım zaman, aklıma ne yemek yapma telaşı düştü, ne de tüm gün yatakdan kalktığım gecelikle bir kanepede saatlerin geçmesine aldırdım. iki gün boyunca posizyonumu zorunlu ihtiyaçlar durumunda değiştirmek dışında -buna arada nete girip facebookta biçmem gereken tarlalar ve doyurmam gereken balıklar dahil- hiç bozmadım.

Okuduğum kitabın sayfalarına kendimden geçmiş bir şekilde gömülmüş arada beğeni nidâları çıkararak “bu kitapta muhteşem tanımlamalar var” diye etrafımdakileri arada bir ürkütüp okumamı sürdürdüm.

Kitabın bütünü bir melek olan Azrail tarafından anlatılıyordu. Bir ölüm meleği, yanında bulundurduğu onca hikayeye rağmen kendisini çok etkileyen, cesaretinden hoşlandığı küçük bir kızın hikayesini anlatıyordu. İkinci Dünya Savaşında küçük kardeşinin ruhunu kollarında taşırken tanıştığı bu küçük kızı daha sonra savaşın başka sahnelerinde tekrar görecek, onun üvey anne babasına, en yakın arkadaşına; tıpkı küçük kız kadar derinden bağlar hissedecekti. Şahit olduğu hikayenin sonunda ise ölüm meleği insanoğluna hiç bir zaman tam değer biçemediğine karar verecekti. Onun sözleriyle insanoğlunu “ya gözünde büyütüğünü ya da hafife aldığını” dile getirecekti. “bir şey aynı anda hem çirkin hem de ihtişamlı olabiliyor, sözcükler ve hikayeler aynı anda hem iç burkucu hem de fevkalede olabiliyor?” işte bunu anlamıyordu melek, en son sözü ise “insanlar beni dehteşe düşürüyor” olacaktı.

Oysa bir melek olarak küçük kızın yaşadığı acı hayatı tanımlarken onun kelimelerinde şekerli bir tat vardı. Dünyanın en çirkin, acımasız hallerine bakarken gördüklerini algıma şekli o kadar yalın bir gerçeklik taşıyordu ki -belki de bir ölüm meleğinin ağzından işitmek insana iyi geliyordu- acının tadı hafifliyordu.

Küçük Liesel çevresinde gezinirken meleği onun gözünden etrafı bir oyun parkı, pastadan yapılmış bir maket gibi anlatıyordu bazen.
“Grande Strasse’ye vardıklarında gördükleri evlerin ihtişamını sindirmeye çalıştılar. Ön kapılar cıladan parlıyordu, çatıdaki kiremitler evlerin tepesine kusursuzca taranmış peruklar gibi yerleştilmişlerdi. Duvarlar ve pencereler manikürlü, bacalarsa az daha dumandan halkalar üfleyecek gibi duruyorlardı”

Liesel bir seferinde okuma açlığını gidermek için kitap çalmak üzere, her zamanki gibi belediye başkanının evindeki kütüphaneye girip, gizlice yerde oturmuş kitapları karıştırırken bu sefer içindeki öfkeye yenik düştü.
“Tek gözü açık, tel gözü hala rüyadayken erkek kardeşinin ölümünü görmüştü. Annesine veda etmiş ve onu eve, bilinmez bir geleceğe doğru götürecek treni yapayalnız bekleyişini hayal etmişti. Telden yapılmış bir kadın yere serilmiş, attığı çığlık tıpkp yuvarlanan madeni bir paranın hızını yitirip bir yüzü üzerine devrilene dek gittiği gibi sokakta yol almıştı …. Hayatının en güzel sayfalarını ona bir değil iki kez veren Yahudi bir adamın toplama kampına götürülmesini izlemişti. Ve her şeyin ortasında Führer’in sözcükleri bağırarak savurduğunu, etrafa dağıttığını görebiliyordu.

işte dünya bu görüntülerden oluşuyordu ve yerde güzel kitaplar ve özenli başlıkları ile otururken içinde bu görüntüler kaymaktaydı. Paragraflar ve kelimelerle tıka basa dolu sayfalara bakarken içi içine sığmıyordu.

sizi gidi piç kuruları diye düşündü
sizi gidi sevimli piç kuruları.
beni mutlu etmeyin. Lütfen beni dolduruşa getirip de bütün bunlardan iyi bir şey çıkabilirmiş gibi beni umutlandırmayın. Çürüklerime bakın. Yara berelerime bakın. İçimdeki yarayı görebiliyor musunuz?Artık hiç birşey için umutlanmak istemiyorum. Max’ın hayatta ve güvende olması için dua etmek istemiyorum. Ya da Alex Steiner’in.

Çünkü bu dünya onları hak etmiyor.”

Liesel kucağında ki kitabın sayfalarını parçalarken sözcükler olmadan Führer’in bir hiç olacağını düşünüyordu. Ağır aksak yürüyen esirler olmayacak, kendimizi iyi hissetmek için sözcüklerden tuzaklara, avuntuya ihtiyaç kalmıyacaktı.

Zuhal Ozden