Filmler Diziler Hikayeler İnsanlar

8a04aa158803ff238c9877884d5b7b0f

Merhaba şekerim yine ben,

Gitmek istediğim bir sürü film var. Ama kafamın kopmasını yine omuzlarımın üstünde durmasını istiyorum gibi bir durum yaşıyorum. Evden de çıkmak istemiyorum. Zaten ne zaman film seyretmek için dışarı çıksam güneş gözüme gözüme giriyor. Kızım salak mısın diye gözlerimde patlıyor ışıkları. Bu güzel havada sinemada ne işin var. Gel sahile deniz çimen ağaç seyret. Ben de öyle yapıyorum.

Ama yazmakta istiyorum. Film seyredeyim bari onları yazayım, madem uyduracak bir hikayem yok bari milletin anlattığı hikayelerin bana çarptığında yarattığı duygusal haritayı çıkarayım diyorum. Ama işte dediğim gibi güzel havalar beni rahat bırakmıyor.

Yazımı yazarken dışarıda göt kesen bir soğuk var. Bu havada da dışarı çıkılmaz. Üstelik netflix seyredebiliyorum. Ve film ve dizi deryası orası. Yeni seyretmeye başladığım için acayip güzel şeyler var.

Bir de mısır patlatıyorum. Eskiden sinemada mısır sesinden nefret ettiğim için ben de satın almamaya alırsam da dikkatli yemeye çalışırdım.

Şimdi patlatıyorum bir leğen mısırı oturuyorum filmin başına çatlayana kadar film seyrediyorum.

Dün bir oturuşta 7 bölüm Rita diye dizi seyrettim.

Anlatmak istiyorum çünkü hepimizden bir şey taşıyan insan hikayesi içeriyor.

Rita kimilerine göre anarşist, kimilerine göre bir kaltak. Canının istediğini yapan hiç büyümemiş bir çocuk kimilerine göre.

Rita’nın annesine göre, kendi çocukluğunda olmasını arzuladığı, annesinin olmadığı bir anne olmaya çalışan bir çocuk.

Rita’nın annesi bacağım kırıldı başka gidecek yerim yok diyerek kızının yanına kalmaya geliyor. Aslında bacağı kırık falan değil kendisine küs olan kızı ve torunlarıyla biraz vakit geçirmek için yalan söylüyor.

Bir iki gün sonra kavga ediyorlar.  Annesi diyor ki, sen benim olmamı istediğin gibi davrandığında hatasız bir anne olmuyorsun.

Küçük oğlu obsesif davranışlar gösteriyor tedavi edilmezse ruh hali de obsesif olmaya başlayacak, bunun sebebi o da annesinin tersinde davranmak istemesi.

Serseri ruhlu annesinin disipli oğlu o.

Büyük oğlan annesinden farklı, planlı, hayatı ciddiye alan bir kızla birlikte onunla evlilik planları yapıyor nedeni disipline edilmeye ihtiyacı olduğunu düşünüyor. Bunu da bir kadın yapar diye kendinden farklı bir hayattan sevgili seçiyor.

Sabırla ukala kızın hayatını ve kendisini değiştirmesine izin veriyor.

Rita bir ilkokulda öğretmen. Oğlunun sevgilisinin elinde oyuncak hamur gibi şekillenmesinden çok öfkeli, her fırsatta kızı aşağılıyor. Ona haddini bildirdiğini, çocuğunun yalnız olmadığını kıza hissettirdiğini düşünüyor.

Oğlu onu uyarıyor. Ben izin veriyorum hayatıma müdahele etmesine diyor. Ya karışma ya da hayatımızdan çık diyor annesine.

Kızında disleksi varmış. İşe başladığında patronu fark ediyor, kızda disleksi olduğunu.

Rita çocuklarını özgür bıraktığında onlar için iyi bir anne olduğunu düşünüyor. Kural koymuyor. Kimseyi değiştirmeye çalışmıyor.

Ancak okuldaki öğrencilerine çocuklarından farklı davranıyor. Onlara daha yakın olduğunu düşünüyor çocukları.

Gay olan küçük oğlu, toplumun baskısını hissediyor ve bunu annesiyle değil okulun psikoloğu ile konuşmayı tercih ediyor.

Çünkü annesi oğlunu çok candan dinlemiyor. Onun için telaşlanıyor ama bütün kanalları açık dinlemiyor.

İşi çocuklar olduğu için belki de işini eve getirmek istemiyor ve herkese büyük gibi davranıyor.

Rita’nın kimseye müdanası yok. Okul müdürüyle adamın odasında canı istediği zaman sevişiyor.

Adam aslında kadına kırgın. Onu cinsel obje olarak görmesinden şikayetçi.

Rita çocukluğunda annesi tarafından terk edilmiş o yüzden bağlanmayı aşağılık bir durum olarak görüyor.

Üç çocuk doğurduğu kocasını sevmediğini gururla anlatıyor, çocuklarına ve herkese. Oysa çocukları bu durumdan inciniyorlar.

Aslında babaları da öküzün teki.

İnsan sevme pratiği olmayınca, acemisi olunca sevmenin çok kolay hata yapıyor, hayatına alacağı insanlar konusunda.

Rita belki de çocuklar üzerinden öğreniyor sevmeyi.

Okulun psikoloğuna gıcık oluyor, çünkü Rita’nın tersine ruhsuz, hayatı planlayan ciddi bir kadın.

Kadın da buna takmış özgürlüğünü ve rahatlığını kıskanıyor. Yürüyüşünü bile kıskandığına eminim. Çünkü Rita okulun içinde hepinizin ağzına canım isterse ederim havalarında yaylana yaylana yürüyor.

Psikolog neden öğretmen olduğunu soruyor, o da saçma cevaplar veriyor her seferinde.

Ama bir gün hatırladım diyor, neden öğretmen olmak istediğimi, ailelerinden çocukları korumak için bu mesleği seçtim ben.

Oğlunun uyuşturucu kullandığını ima ediyor bir öğrenci. Hemen küçük oğlunun çantasını kapıyor. Çocuk onun okulunda. karıştırıyor çantasını, bir kutunun içinde hap buluyor. Bu ne diyor, oğluna aspirin diyor oğlu, o da yutuyor hapı.

Oğlan abisine gidiyor okuldan çıkıp, hayırdır diyor abisi, oğlan diyor ki erkek arkadaşım ekstazi denemek istedi. Satın aldım bir tane.

Abisi diyor ki a bak bu olmaz, kesinlikle izin vermiyorum içemezsin.

Yok içmiycem zaten, hem hapı annem içti, diyor oğlan

Rita hayatında hiç sırıtmadığı kadar sırıtık bir ifadeyle geziyor okulun içinde.

Psikolog kadının odasına gidip işveli masanının karşısında oturuyor.

Kana kana su içiyor masasında. Hiç konuşmadığı kadar candan konuşuyor kadınla.

Okulun bahçesine çıkıyor. Bahçede kocaman bir ağaç var, onun dallarının arasına dalıp gidiyor gülümseyerek.

O sırada müdür görüyor kadını, yanına gidip neler olduğunu soruyor. İlk defa adamın elini tutuyor herkesin içinde kadın, onu ağacın dallarının arasına çekiyor. Gökyüzüne bakıp, ne kadar güzel gördün mü diye bir şeyler söylüyor.

Adam kadının elini tutmasından mest, seninle her şeye varım diyor.

Kadın adama kocaman gülümsüyor, sonra da görüşürüz diyerek onu orada bırakıp gidiyor.

Neyse bir sonu yok ama ben yine de anlatmıyım. Belki seyreden olur.

Rita’yı çok sevdim. Sevişgen, savaşçı bir kadın.

Tavsiye ederim efendim.

Görüşelim,

zuhals

 

Reklamlar

Öfke Korkunun Peşine Takılır

22c7d9f7f9e08bffa1a344660b4f9a60

Merhaba Sevgilim Günlük,

Bu aralar çok konuşuyorum o yüzden buraya gelip sana saçacak kelime kalmıyor kusura bakma. Bir de eskisi gibi şeffaf olmanın; her duyguyu meydanlarda meydan okur gibi yaşamanın, ergen kafasını, yavaş yavaş tükettim belki de. Artık sana gelip pencereden tükürür gibi aklımdan geçenleri yazmak bana haz vermiyor.

Bulaşık yıkarken ben de düşünüyorum her zaman ve diyorum ki lan ben neden her aklımdan geçeni, etrafımdaki dallama insanlarla paylaşıyorum ki hayır konuşuyorsun da ne oluyor ya da duvara konuşur gibi yazınca kime ne faydası var.

Bana faydası var elbet.

Kusuyorum, pencereden tükürüyorum.

Teoman’ın şarkısındaki gibi gökdelenin tepesine çıkıp tükürüyorum da yere bile düşmüyorsa kuşa ne! O da başka derin bir mevzu.

Neyse geldim, anlatacaklarım varmış elbet.

Bugün yine arkadaşlarımla toplandım.

Sebepsiz öfke patlamalarımdan birini yaşadığım bir gündü. Oysa sevdiğim dostlarımla buluşacaktım ki bir tanesi beni çocukluğumdan beri tanıyor. Diğerlerine, bu aylarda ona geliyorlar normal dedi.

Bir an düşündüm lan dedim, evet bana bu aylarda geliyorlar çünkü “Kış Gündönümü” yaşıyoruz.

Bir de “Yaz Gündönümü” var bana o aylarda da geliyorlar.

E ben kadınım. Menepozumun kalıntıları var hala. İçimdeki fırıncı hala emekliye ayrılmadı, bu sene de içim durup dururken bir ısınıyor gidip buz dolabının içine otursam içinde oturur bir de buzlu limonlu kola açasım gelir.

Ama bazen de buzdolabının kapağını açtığımda esintisinden öyle çok üşüyorum ki lan keşke önce mantomu giyseydim, dediğim anlar oluyor.

Erkekler böyle şeyler yaşamıyorlar.

O yüzden erkenden ölüyorlar. Biz duygularımızı halden hale girerek bir şekilde öğütmeyi, sindirmeyi, başımızdan savmayı biliyoruz ama onlar, kenara çekil, bana su getir der gibi dümdüz yaşadıkları için, duygudan ölümleri de dümdüz oluyor.

Sezen Aksu “Abim aşktan öldü” diye şarkı söylemiyor o yüzden. “Ablam aşktan öldü” diyor, hem de bin yıllık tarihini yeniden yazdıktan sonra.

Bak böyle saçmalamayı seviyorum. Plan yapmak hiç bana göre değil.

Laf lafı açacak, tren gibi dizeceksin cümlelerini. Ama vagonların hepsinde insan olacak, hayat olacak.

Güzel olurdu.

Bugün işte o buluşmada öfkeyle bir sürü salladım. Bu toplumun dedim, ta ben dedim, entelektüeli aydını popüler olan, ödül alan bir toplum lan bu toplum dedim. Artık bu skala da dibini sen düşün dedim.

Aydın ve popüler…

Böyle gerzek konulardan konuştuk, konuştukça iyice manasızlaşan, sonunda biri dedi ki, peki hanım efendi senin görevin nedir bu hayatta? Ne yapman gerek ve ne yapıyorsun?

Lan oğlum dedim, benim görevim yazmak. Ben kendimi yazan olarak tanımlıyorum. Ben dünyadaki sebebimi bugün böyle adlandırıyorum, bu sebeple de yazmaya muktedir olduğum her konuda yazmayı kendime görev edinmişim çünkü bu benim görevim. Kulağa bir tını kalır, bir milim kaymasına sebep olurum. Farkındalık yaratırım.

Sonuçta hepimiz birbirimizin sebebiyiz.

Ay dedim, sonra yormayın lan beni kırk yıldır tanışıyoruz, kırk yıldır yazıyorum. Sizi bile yazıyorum, burada konuştuklarımı. Okuyun.

Ve tüm yakınlarıma yaptığım gibi tehdit ettim, lan yazarım, hepinizi.

Evdekilere öyle diyorum bazen, öyle bir kitap yazarım ki sokağa çıkamazsınız, şerefsizim. Yakarım.

Öyle şeyler işte, yazanın egosu olmasa eline kalemi alamaz artık o kadar da olacak.

Gerçi bizimkiler tehditlerimin yalaması oldu. Yeter ki yazayım her türlü ifşaya razılarda da ben hevesimi kaybettim. Ya da kabızlığımın Allah’ını yaşıyorum. O da başka bir mevzu.

Benim arkadaşlar, ellerine telefonlarını alıp, sen hangi sitede yazıyordun falan, dediler  sonuçta masada konuşulanların sanal alemde ifşa olma tehlikesi var.

Hepsi eğitimci aslında, akıl sağlığı ile uğraşanlar var aralarında.

Emekli olanlar var. Yorulmuşlar. Böyle arada bir araya gelip sohbet etmeyi seviyorlar.

İnsan yaşarken enerjisini onu ileriye taşıyacak yakıtını kendi içinde hep üretmemeli, dışarıdan da toplama yetisine sahip olmalı, güneş enerjisi, rüzgar enerjisi gibi yoksa erkenden tükeniyor.  Ya da yoruluyor.

Neyse ben de çabuk sıkılıyorum bu aralar.

Her şey olması gerektiği gibi akıp gidiyor zaten. Nesneler ve özneler yaradılışlarınca tamamlıyorlar ömürlerini. Onları aktıkları yerden zorla çıkarmak ya da yollarını değiştirmek mümkün ancak onlar yine kendileri gibi yol almaya devam edecekler.

Benim yeni bilgim ve hayatıma dahil etmeye çalıştığım şey güne uyanıp günün akışında kendi huyuma gitmek.

Sen günlüksün, benim sana verdiğim görev aracılık etmek.

Belki bir gün birinin gözü değer benim anlattıklarımdan kendine başka bir farkındalık çıkarır.

Yolculuğun kendisi, vagonların çoğalması da bundan ibarettir belki.

Zuhals

 

 

 

çöpünü sırtında taşıyan kız

0206c3ab85910fe79ee2b26152c04a31

Merhaba sevgilim günlük,

Ben geldim, bugün canım yine çok sohbet etmek istiyor, aslında yazmak istiyorum ama yazmak istediklerimi tutuyorum. Çünkü istediklerimi yazmak istemiyorum. Başka yerlere bakmak istiyorum. Çünkü eğitimli bir depresyonisttim ve ayrıca kendimi rahatlatmanın türlü hallerini bilecek kadar keyfine düşkün bir kadınım.

O yüzden itiraflarda bulunmak hoşuma gidiyor bu aralar. Kelimeler saçmak. Ve bir tek yazarken yazmak istediğim noktanın etrafında bu kadar çok dönüyorum. Oysa konuşurken löngedenek söylemek istediğimi ilk seferde söyleyebiliyorum.

Bugün bir arkadaşımla arama mesafe koymaya karar verdim. Uzun zamandır ona hiç yapmadığım bir hoşgörü ile olsun boş ver o da öyle biri muamelesi çekiyordum ki ben öyle biri değilim. En son davranışından sonra sikeler lan dedim, ben niye kendime ayar çekip bu kadının eylemlerini içimde soğutuyorum, siktirsin gitsin hayatımdan, onun aklını anlamak zorunda mıyım? Bir rahatladım anlatamam.

Bugün arkadaşım dedi ki söyle böyle boş konuşuyorum diyorsun ama ben senin söylediklerini biriktiriyorum. Bana iyi geliyor seninle sohbet etmek. Sen bana oğlunla ilişkini anlatıyorsun mesela ben senden ayrılınca bunu kendi kendime düşünüyorum.

Her neyse bana çok güzel şeyler anlattı. Onda farkındalık yarattığımı söyledi.

Bu bana iyi geldi bugün.

Galiba beni en çok işe yaramamak dibe çekiyor. Böyle hissettiğim zamanlarda yalnızlaşıyorum. Kendimi işe yarar üretken hissettiğimde çoğalıyorum. Benden onyünbin tane olmuyor elbet ama genişliyorum, içimden şarkı söyleyen çocuklar geçiyor, insan dolusu trenler, vapurlar, martılar geçiyor.

İşe yaramadığımı hissettiğim zamanlarda ıssızlaşıyorum. Hani yağmur damlası düşse sesinden ödün kopar ya o kadar ürkek, tedirgin oluyor her şey.

Arkadaşım konuşurken, ben de  ağaçlara bakıyordum.

Bu aralara ağaçlara tutkunum.

O yüzden sonbaharı seviyorum.

Yaprakların rengini, ağaçların daha çok belirginleşmesini seviyorum. Beni kendilerine çekiyorlar. Çok belirgin fark ediyorum onları. Köklerinden en uçtaki dallarına kadar bir bütün olarak görüyorum bu aralar.

Doğaya dahil olmak istediğime daha çok emin oluyorum onlara bakarken.

Bir yaprağın dalından düştüğüne şahitlik ederken hissettiğim farkındalık, içimi hafifletiyor.

O anı yaşadığımın en sahici tanığı sayıyorum galiba.

Sahici olan kendiliğinden olan doğanın, bir parçası olduğumu hissetmeye ihtiyacım var.  En çok o an huzur duyuyorum. Güvende hissediyorum.

Bir kitapta okumuştum. İnsanlar çocuklarını eğitmek için bazı kabilelerde günlerce oturur doğayı dinlerlermiş . Yanlarında tecrübeli yaşlı bir rehber olurmuş.  Belirli bir süre sonra doğanın içinde ellerinde bir çubukla dolaşırlarmış ve doğayı dinlerken öğrendiklerini artık pratiğe dökme zamanı olurmuş bu. İnsanların eğitimi de bundan ibaretmiş.

Aslında bu eğitim şekli  Jacques Ranciere’nin Cahil Hoca kitabında savunduğu eğitim sistemiyle birebir örtüşüyor. O da kitabında insanın öğrenmek için başkasına ihtiyacı olmadığı öğrenme yetisiyle dünyaya geldiğini ancak her şeyi tek başına öğrenebileceğini başkasının ona bir şey öğretmesinin imkansız olduğunu pedegojinin sistemin dayattığı insanları hizaya sokmak için yaratılmış bir unsur olduğundan söz ediyor.

Aynı şekilde buradan fikir yürütüp antipsikiyatri hareketi aklıma geldi şimdi. Onlarda insanların davranışlarının önceden çizilmiş bir hastalık şablonuna oturtulup ilaçla duygularının bastırıldığını ileri sürerler.

Tüm bu fikirler mahşerin dört atlısının hizmetindeki enstrumanlardır aslında o yüzden özet olarak önce içinizdeki çocuğu dışarıda eğitimin hizmetine vermekte fazla gönüllü olmayın ve dışarıdan gelen kendi türünüzden her şeye kuşkuyla yaklaşın ve sorgulayın.

Başka bir hikaye daha anlatıp topuklayıp gideceğim. Çünkü Kadiköy’de buluşup dedikodu yapacağım insanlar var, bu konuda henüz hızımı almış değilim.

Bir gece yazlıkta, barda oturmuş tek başıma içerken yiğenimin bir arkadaşı yanıma gelip benimle sohbet etmişti. Uzun sohbetimizin arasında kız kardeşimi de tanıdığını söylemişti.

Onunla dedi, ilk karşılaştığımızda elinde bir top kek vardı. Top keki yedikten sonra kekin kabını elinde dertop edip, sırt çantasının gözüne koymuştu. Biz de arkadaşımla birlikte ne tuhaf kız demiştik. Çöp tenekesini sırtında taşıyor.

Aradan zaman geçti ve ben yerlere çöp atmanın ne kadar ilkel bir davranış olduğuna idrak ettim ve her zaman aklıma senin kardeşin geldi. Onun çöpünü yere atmayıp sırtındaki çantaya koyuşu ve bizim ona mana vermeyip şaşırmamız.

Üniversiteyi bitirdiğimde turizm şirketinde işe başlamıştım. Patronum bana bir dergi verip kapağındaki kelimeyi tercüme etmemi istemişti. Spring yazıyordu. okumuştum ama manasını bilememiştim. Bir kaç tercih yapmamı istemişti. Çok bunalmıştım. Bilmediğim için utanmıştım. O günden sonra baharın spring olduğunu hiç unutmadım. İçim burkularak hep hatırladım.

Seni seviyorum şekerim, çünkü canımın istediğini söylediğim yersin.

Yine geleceğim. Sen buradasın, ben şuralarda bir yerde.

zuhals

 

 

 

 

annemin dili

download

Merhaba sevgilim günlük,

Yeni bir heyecanımı paylaşmak, biraz da laflamak için geldim. Başkalarıyla konuşmak her zaman zevkli değil. Çünkü seni onaylamıyorlar, dinlemek demek aklını susturup konuşanın ne söylediğine odaklanmak demek. Yani şekerim boş kap olacaksın ve sana söylenenlerin kabın içine dökülmesine izin vereceksin. Sonra ister kullanırsın ister dökersin o senin bileceğin bir şey. ama insanlar öyle yapmıyorlar ben de yapmıyorum elbet kendi dünyamın içinde istediğim kelimeleri seçip onlarla yeni bir söylem yaratıyorum zihnimde gerisine kapatıyorum algımı sonra anlaştık diyorum oysa hepsi palavra. işte bu yüzden yazmayı seviyorum, boş bir sayfayı doldurmak ya da boş bir kabı doldurmak gibi. isteyen kullanılır isteyen okumaz bile keyfe keder.

Her neyse işte annemin dili öğreniyorum. Ve çok hoşuma gidiyorum latin alfabesinde harfleri birbirine çarpmak. Matematik gibi. Okulda matematik sevmezdim. çünkü bana dikte edilirdi, sonra kendim keşfettim ne kadar zevkli olduğunu şimdi harfler üzerinden yeniden keşfediyorum.

Yeni harfler öğreniyorum sonra onları birbirine çarpıyorum yeni bir şey çıkıyor ortaya. Ben ana dilim olan abhazcayı anlıyorum. Yanımda koşulduğu zaman neler söylendiğini anlıyorum ama derdimi anlatamıyorum. Evlendiğim süre boyunca daha az etrafımda koşulduğu için körelmişim bazı kelimeleri anlamıyorum, o yüzden hem konuşma derslerine gidiyorum, söylenenleri hatırlamak için hem de okuma yazma kursuna gidiyorum harflerini okuyup yazabilmek için.

Üniversite hititoloji dersi görmüştüm. O ders beni çok heyecanlandırırdı. Kelimeleri öğrenmek hoşuma giderdi. Pişman olmuştum, keşke demiştim, giriş sınıvlarında hititolojiyi yazsaymışım.

Dersi sevdiğim için mühür okumayı çabuk öğrenmiştim. Hangi mühürün hangi krala ait olduğunu okuyabiliyordum bu da çok hoşuma gidiyordu.

Mühibe Darga’dan ders alıyordum. O kadın da hayran olduğum biridir. Çok güzel gümüşleri, acayip neşesi vardı. Onun bilgin kadın olmasını çapkın neşesini hepimiz severdik aslında.

Tarihi Coğrafya dersinde böle adları da beni çok heyecanlandırırdı. Aşuwa, Aşgaruwa benim ana dilimi çağrıştırıyordu. Sesleri  aynıydı. O yüzden eve gelir babama sorardım. Bölge isimleri teker teker ona okur,  bu isimler sana bir şey çağrıştırıyor mu derdim. O bana ne söylerdi hatırlamıyorum ama söyledikleri aklımda kalmadığına beni tatmin edecek şeyler değildi.

Aradan yıllar geçti, bir Urartu kazısında bekçilerden biri tabletleri okuyabildiğini fark etti. Adam kafkas göçmeniydi. Hangi milletten olduğunu hatırlamıyorum şimdi, o zaman Hititlerin dilinin Hint Avrupa dili olmadığı ortaya çıktı.

Hatti ve Hititlerin Kafkasya’dan göç ettikleri de ispatlandı.

Ali Dinçol bizim Hititçeye Giriş dersi hocamızdı. Avrupalılar ilk çivi yazısını bulduğu için bu yazıyı kendi dil gruplarına katmışlardı. Bu hem kendilerini üstün görmelerinden hem de yeterli bilgiye sahip olmamalarıyla ilgiliydi.

Her neyse işte benim okulda heyecanımın sebebi ana dilime benzeyen Hitit diline olan sevgim şimdi yeniden depreşti. Belki bu alfabeyi öğrendikten sonra Hitit alfabesini de öğrenirim.

İnsan zihninin kapakları açıldıkça daha çok genişler, belki ben de bu yaştan sonra bilgiyle mutlu ederim kendimi.

Hava güzel yürüşe çıkacağım, güzel havaları değerlendirmek lazım değil mi a canım.

abzıyarıza haybabayt diyorum ve yakında kendi harflerimle de yazarım şekerim

zuhals

 

 

 

Maşa ve Koca Ayı

masha-and-the-bear_1479715669

Merhaba Günlüküm,

Şimdi sen bilmezsin bir çizgi film var televizyonda, sabahları uyandığım zaman bazen denk geliyorum. Maşa ve Koca Ayı adı. Maşa başında eşarbı olan küçük bir rus kızı sanırım. ya da o civarlardan bir kız işte. bir de arkadaşı var koca ayı. kankanalar ikisi.

Geçen gün bir belgesel seyrettim ayılar hakkında insanlar anılarını anlatıyorlardı. Baya insan gibi karakterleri varmış bahsediyorlardı ayılardan.

O yüzden kocama dedim ki bu ayıların insanlara tecavüz ettiği fıkralar demek ki doğruluk payı taşıyor. Çünkü bazı insanlar bu ayıları bayağı içselleştiriyor.

Hani bir fıkra var, avcı habire yakalanıyor. Ayının tuzağına düşüyor. Ayı diyor ki cinsel münasebetinden sonra yahu sen benimle seksi seviyorsun yoksa acemi mi avcısın ben anlamadım, onun gibi bir şeyler işte.

Bu Maşa denen küçük kızla Ayının ilişkisi ise alt beyinlerin direk ilişkisi sanırım. Kolay arkadaş oluyorlar. Çünkü çocuklar etraflarıyla alt beyinleriyle ilişki kurarlarmış. Hayanlarda sadece alt beyinleri olan yaratıklar. Elbette sadece fikir yürütüyorum. Uzman değilim.

Hayvan ayılar konusunda hiç uzman değilim. Çocukluğumda bir kaç densiz çingeneye rastlamışlığım vardır. hamamda nasıl ayı bayılttıklarını gösterdikleri. ama ben hiç bir canlının tutsak edilmesine şahit bırakılmayı hayatımın hiç bir evresinde pek sıcak bakmamışım anlaşılan. Ayıdan utanıp hiç seyretmedim insanların arasında durup onun hamamda nasıl bayıldığını ama gördüm. sesini işittim bir kaç kez.

Her neyse Maşa ile Koca Ayının dostluğunu seviyorum ben. Koca Ayının sabrını, Maşa’nın çocuk masumiyetine bayılıyorum.

Geçen açtım, baktım koca ayı kapısına asmış “Bahara kadar rahatsız etmeyin” yazını kış uykusuna yatmış. O arada yatakta Maşa’nın yatakta gelme ihtimalini düşünüp gidip kapıya da tahtalar çakıyor giremesin diye. tam son çiviyi çaktığında kapıyı açıp, çatılmış tahtaların boşluğunda geçip giriyor Maşa, oh ne güzel çakmışsın kapıyı koca ayı diyor. Koca Ayı hiç umursamadan yatağına yatıyor o da gidiyor karnında zıplıyor, kulağını çekiyor, açım açım diye bağırıyor.

Seyrederken koca ayıyı o kadar iyi anladım ki. Oğlum şimdi 25 yaşında ama 3 yaşında falandı. Gece yarısı 4 gibi falan hep aynı saatte uyanırdı. Hadi oyun oynayalım derdi. Hiç unutmuyorum çizgi pijamaları vardı. o kadar severek almıştım ki onları iki ayrı boy almıştım. büyüdüğünde de giysin diye. üzerinde çizgili pijamaları neşeyle evin içinde koştururdu. Balonun peşinden ya da renkli  bir arabası vardı onu çalıştırırdı. Ben gözümden uyku akarken, onun işte şimdi ki 25 yaşına geldiği zamanları görüp görmeyeceğimi düşünür bugünlerin hayalini kurar, yorulmasını beklerdim.

Bazen de canım kıpırdamak istemezdi ama onun çocuksu bana göre aşırı neşesi olurdu ve karnı doyması gerekirdi elbet ve her şeyi yemezdi.

Sabah uyanıp koca ayıyı seyrederken kendimi ona çok yakın hissettim. Maşa’yı da daha çok sevdim. koca ayı mutfakta yemek yaparken buzdolabını açıyor orada maşa’nın sosisin ucuna sarılmış kemirirken halini görüyor. sosisi ondan kurtarıyor, başka bir yiyeceğin ucuna yapıyor küçük kız. Sonunda önüne bir tabak bir kaşık koyup yemeği beklemesini söylüyor koca ayı. yemek piştiğinde bir de bakıyor ki maşa masanın kenarına koymuş kafasını uyumuş.

Evliliğimin acemilik yıllarında kocamla işten birlikte gelirdik. aynı anda kapıdan girerdik. ikimizde açız. ben tavuk pişirmeye kalkardım. tam yemek piştiğinde bakardım kocam koltukta uyumuş olurdu. ben sinirimden oturup ağlardım. halbusem salak olan bendim gece yarısı tavuk pişirmeye kalkan bendim çünkü.

Her neyse koca ayı da yatağına yatırıyor küçük kızı sonra pencereden bakıyor gece yarısı olmuş kurt uluyor aya bakıp o da pişmiş yemeğini tenceresi ile alıp kurdun yanına gidiyor. Birlikte yiyip aya karşı uluyorlar.

Şimdi burada hep koca ayı ben oldum ama bu günlerde aslında prenses modundayım.  bugün hele bir küpeler almışım hepsi de kraliçeleri kıskançlıktan altına ettirecek güzellikte. Bir de kolye aldım. O kadar çok beğenmişim ki kolyemi sanırsam bu gece onunla uyurum.

Bu arada kendime bir maşa bebek almak istiyorum. kuzenime dedim ki koca ayıya gerek yok. kafama göre kocama laf çaktım o da bana cevabını verdi tabi ama ben buraya onu yazmayacağım. çünkü burası benim alanım.

Her neyse çocukların ailelerini kazıklayan acayip sektör var. Maşa bebekler hayvan pahalı. Maşa’nın evi bile 120 tl falan. Maşa bebekler de öyle çizgi filmindeki gibi sevimli değil. Ben yine de ucuz ve sevimlisini bulursam hala almayı düşünüyorum.

İnsanlar çizgi film kahramanlarının çoraplarını tişörtlerini elbiselerini tokalarını falan filan yapıp fena halde satıyorlar o başka bir mevzu başka zaman belki konuşuruz.

Ben gidiyorum, yoruldum.

Zuhals

 

Çaykeyfisi

074.JPG

Merhaba Günlüküm,

Özür dilerim bugün seni kullanmak üzere başladım yazmaya yani şekerim arzularıma aracı yaptım seni. Bakayım dedim, kimseler okumuş mu yazılarımı, baktım pek yüz veren olmamış bana hımm dedim, benim burada canlı canlı duygularımdan bahsetmem gerek. İşte o zaman insanlar ne söylediğimi merak ediyor.

Hikaye okumak değil sohbet etmeyi seviyorlar ya da dedikodu hoşlarına gidiyor.

Dur gidip bir çay alayım. Dedikodu deyince birden keyifli bir moda girdim, onu arttırayım.

Yeni farkındalık edindim. Sokakta yürürken ağaçlara bakıyorum onları ağızları burunları gözleri olan varlıklar gibi görüyorum.

Yüzüklerin Efendisi’ndeki bilge ağaçlar gibi. Onlara baktığımda köklerinden en uç noktasında yaprağına kadar bir bütün olarak bakmayı keşfettim.

Muhteşemler. Toprağı yarıp gökyüzüne doğru yayılıyorlar. Onlara gözlerimle, ellerimle dokunmayı seviyorum.

Sokakta kedilere köpeklere selam verirdim, şimdi ağaçları da selamlıyorum. Çok kafayı kırdığım zamanlarda oluyor, o zaman gövdelerine sarılıyorum.

Sarılmamı istiyorlar öyle hissediyorum. o yüzden gidip kollarımı sarıyorum. bazen açmakta olan tomurcuklarına dokunuyorum. Çiçeklerinin yapraklarına parmaklarımı dokunduruyorum.

Dün yaprakları dökülmüş çıplak bir narenciye ağacının dallarının arasında öyle tek başına duran turuncu bir narenciye meyvesi gördüm.

Öyle dalların arasından etrafına bakınıyordu.

Bizim de böyle yapmamız gerekiyor.

Bütünün bir parçası olarak doğayı izlememiz ve doğamıza dönmemiz gerekiyor. Bizim de zamanın içinde öylece durmamız gerekiyor aslında.

Bu zombi gibi mal gibi öyle bir yerde durup fotosenteze çekilin demek değil elbet.

o meyve durgun dalında asılı çürüyüp düşmeyi bekliyor. Onun aslı o. Dalında asılı durmak.

İnsan da en saf en sade haliyle hayatın ona getirdiğini yani durduğu yerde ona çarpanı dönüştürmeli ki donanımlı dünyaya gelir insan sonra durmaya devam etmeli hayatın içinde.

Aynı zamanda hareket etmeli insan, durduğu yerde hareket etmeli, içine içine gitmeli.

İnsan hep gitmek ister, doğasında vardır gitmek.

Ve bu gitmenin özü, içine yapması gereken yolculuktur.

Bu yolculukta başka zamanlara, dünyalara gider ve en sonunda vardığı yer kendi özüdür.

Ve dünyaya geliş sebebimizde bu değil mi tekamüle ermek.

Tüm bunları hepimiz biliriz ama hayatımıza hücrelerimize işlemesi bazen ömür hayatımızda hiç gerçekleşmez ya da bir köşesinden tutunur, tam oldu derken ölür gideriz.

Böyle arada benim gibi tekrarlamak belki de kulağa tını kalmasını sağlar.

Üstelik arada kendine hatırlatma iyidir. Şaşan menzili yerine oturtur.

Kel alaka bir girizgahın menzili de buralara geldi efendim.

Dün otobüsle Bağdat Caddesi’nden Kadiköy’e giderken otobüsün penceresinden ağaçlara baktım yine yolun kenarından onlar da bana bakıyormuş gibi geldi.

Çünkü onları ben fark ettim. Eskisi gibi dallar ve yapraklardan ibaret değil artık onları hissedişim.

Bu benim doğayı yeniden keşfedişimin bir realitesi aslında.

Bir bitkinin dalındaki dinginliği fark ettiğimden beri ben de doğama dönmeye, doğanın içine karışıp eski yerime dahil olmaya çalışıyorum.

O zaman iyileşeceğimi, huzurumun tamamlanacağını biliyorum. Bu tek kişilik bir huzur olacak. Dalındaki yaprağın varlığı gibi.

Dal yaprakta olur, zamanla düşer, çürüyüp toprağa karışır.

Hiç bir anarmol bir durum değildir. İnsanın kendi kıçından uydurduğu gibi hüzünlü de değildir.

Yaprağın dalından düşüp,  çürüyüp toprağa karışmasında bir şifa vardır biliyorsunuz ki.

Tıpkı insanlar için ölümün bir kurtuluş olması gibi.

Neyse şekerim.

Gelirim, yazarım, modern dünyanın hayali arkadaşlara ihtiyacı var. Yoksa çekilmez.

zuhals

 

tak diye olur mu ki

 

 

11205618_820538984696275_750288124284882480_nMerhaba sevgilim günlük,

Sana manyak bir haberle geldim, yani benim için acayip bir durum.

Sigarayı bıraktım, hem de tak diye.

İlaçsız.

Aslında düşününce öyle tak, diye olmuyor hiç bir şey.

Mesela, bugün babama gittim.

Sabah kalktım, haydin bakalım babama gidiyorum, demedim.

Önceden düşündüm, tasarladım, hatta bir ara vazgeçtim sonra baktım, kardeşim çoluğunu, çocuğunu toplamış, babamın yanında bir de selfy çekip koymuş kardeşlerden oluşturduğumuz whatsApp grubumuza,derhal kalktım, gittim.

Zaten giyinmiştim ama her an soyunabilirdim.

Hava çok sıcaktı.

Üstelik İstanbul’da kalma sebebim de babamla zaman geçirmekti, ama bu sabah uyanınca, onu gidip, orada ziyaret etmek istemedim.

İşte, baktım kardeşim gitmiş, ben de dedim, haydi tonton, kalk- git -gör babanı.

Öyle uçup gitmedim tabi.

Yola çıktım.

Uzun bir yol yürüdüm.

Otobüs durağında bir adam oturdu yanıma. Adam bir kadının yanına oturmaktan tedirgindi belli ki. -Çünkü bugün İstanbul insanların kalp atışlarını duyacak kadar sessizdi, tanrıya bin şükür. Bu da bizi daha bir ürkek ve görünür kıldı haliyle.- Ben de içimden, bu şimdi otobüs mü bekliyor, yoksa sapık falan mı? Niye bana öyle tuhaf tuhaf bakıyor diye geçirdim düşündüm tabi.

Bir de korkum, karşımdaki koca otele rağmen yerden filmlerdeki gibi bir çalı yumağının geçmesi ve otobüsün hiç gelmemesiydi.

Otobüs demek kalabalık demek.  Sessiz ve insansız bir İstanbul’da otobüs durağında olmak hakikaten, kadın olsun, erkek olsun, herkes için ürkütücü bir durum.

Uzak bir yerde, benim babamın kaldığı bakım evi, oraya gitmek için otobüse binmem gerekiyor.

Her neyse işte.

Bu günlerde bu “Her Neyse”  lafını da seviyorum. Böyle saçımı savurur gibi, gözlerimi devirir, gerdan kırar gibi, konudan savrulmak için “her neyse” diyorum.

Ondan işte.

Bir karardı, yolculuktu, babama gitmem.

Babamın kaldığı bakım evinin kapısından içeri girince sanki bir partiye katılmışım gibi oldu. Yemyeşil çimenlerin arasına güzel koltuklar koymuşlar, tepelerinde kocaman şemsiyeler, bakıcılar bir örnek giyinmiş, kocaman bahçenin bir köşesinde neşeli bir müzik çalıyor. Köşede metal çay makinası.

Çay partisi gibi bir şey hazırlamışlar belli ki.

Ben dahil olamadım.

Çaya da kalamadım zaten.

Bahçenin kapısından girince, öbekler halinde oturan yaşlı insanları ve neşeli genç kadınlara baka kaldım önce. Ama onlar bana baktıklarında cep telefonunu kurcalayan huzursuz bir kadın gördüler büyük ihtimal. Çünkü kapıdan girmeden önce, kız kardeşimle konuşmuştum. Telefonumun ekranı, saçımdaki hindistan cevizi yağı yüzünden yapış yapış olmuştu, bir yandan onu silmeye çalışıyordum.

Bir de babamı görmüştüm uzaktan.

Başını önüne eğmiş tüm diğer arkadaşları gibi o eğlencenin istemsiz bir unsuru gibi göründü gözüme.

Utanıyordum.

Ne zaman oraya gitsem, telaşlanıyorum.

Oradaki netlik, beni telaşlı ve huzursuz yapıyor ve buna alışmak istemiyorum.

Annem için onkoloji servisine ilk gittiğimde, sanki başka bir dünyanın kapısından giriyormuşum hissine kapılmılmıştım.  Bir annenin özürlü evladını kabul ediş evreleri gibi olmuştu, oraya alışmam. İlk gün, hastaneden çıkınca arabaya gidene kadar, bağıra bağıra ağlamıştım. İnsanlar beni durdurmaya çalışıp, hastalığımın adını öğrenmek istemişti, ellerinden sıyrılıp yoluma devam etmiştim. Öfkeli zamanlarım olmuştu, herkese küfrettiğim. Öyle zamanlarda annem koridorda bulduğu bir kanepeye uzanca oturur, beni öldüreceksin, derdi. Rezil ediyorsun insanlara. Ama doktora gitmek konusunda da benden başka kimseye güvenmezdi.

Son senelerde, kulağıma kulaklığı takar, kitabımı alır, sırasını beklediğim doktorun tüm hastalarının gitmesini, bir kanepede uslu uslu bekler, olmuştum.

Babamın bu yeni durumuyla, böyle yüz göz olmak istemiyorum.

Belki de annemdeki tecrübem beni bugün bu duygulara getirdi.

Babam beni tanımadı. Kız kardeşinin çocuklarından biri zannetti büyük ihtimalle. Durumun vahametinden bahsetti. Yukarı çıkıp ablasıyla konuşmamı istedi. Durumu çözmemiz gerekiyormuş. Ablasının söylediklerini ona iletmemi istedi.

Bahçede çimenlerin üzerinde bağdaş kurup oturdum, onun dizi dibinde. Ama o benim kızı gibi hissetmeme izin vermedi.

Benim babama ihtiyacım vardı, onun ablasına galiba.

Organize olsunlar istiyordu.

Kimler bilmiyorum.

Bayram olduğunu ve orada herkesin akrabamız olduğunu düşünüyordu galiba.

Belki de köyde kocaman bahçeli evinde olduğu hissine kapılıyordu.

Benimle önce kendi anadilinde konuşup,  diyaloga geçmeye çalıştı. Belki de etrafımızdaki insanları böyle uzaktaştırmak istedi yanımızdan. Ama ben onun söylediklerini anlasam da onun dilinde konuşmayı beceremediğimden ortak bir yerde buluşamadık.

Yeniden Türkçe konuşmaya başladı o da.

Beni kim zannettiğini soramadım. Ben büyük kızınım diyemedim. Çünkü onu içinde yaşadığı realiteden çıkarmanın bir manası olduğuna inanmak gelmedi içimden.

Bunca tanışıklığımıza istanaden, kelimelerimiz ve anımız denk düşmese de hüzünlü olduğu hissine kapıldım.

Ben de kaptırdım kendimi çimenlerin yeşiline, müziğin neşesine, babamın saçlarına, yüzüne dokundum.

Oğlumu sever gibi okşadım yanağını, bir zamanlar kıvırcık saçlarının olduğu tıraşlı kafasını okşadım, hoşçakal demek için.

Yanından ayrılırken arkama bakmadım, yuvaya oğlunu ilk defa bıraktığı için suçluluk hisseden, onunla göz göze gelmek istemeyen anne gibi, adımlarım havada bahçeden süzülmeye çalıştım.

Yolun kenarında, bankta sigara içen benden yaşlı bir hasta yakınıyla göz göze geldim.

Bayramlaşmadık.

Yarım bir gülüş dokundurduk birbirimizin yüzüne, ve ben sigara içmediğim için hayıflanmadım.

Klimalı, değişik yolcu sıkalasının duraklarla birlikte belirlendiği otobüsümle, üstelik yüzde elli indirimli yolculuğumu yapıp evime geldim.

Yarın hava şartları ve ruh halim müsait olursa, bir turistmiş gibi İstanbul’da tura çıkayım diyorum. Hiç gitmediğim camileri falan gezeyim. Bir ağacın altında kitap okuyayım.

Şehirde hazır insanlar azalmışken içimdeki sese kulak vereyim, diyorum.

Sigara mevzusuna gelecek olursak şekerim, işte o karar da şimdi geldiğim bu yer de olduğum halle ilgili bir durum.

Uzaya fırlatılan mekiğin kendisindeki fazlalıklardan kurtulup hedefine ulaşması gibi bir hareketin başlancı oldu bende aslında.

Küçük, büyük terk edişlerimin başlangıcı, kopuşların, zorunluluklara teslim oluşun bir simgesi.

Yine gelirim. Nasıl olsa sen hep buradasın, ben de şuralarda bir yer de.

Zuhals