tak diye olur mu ki

 

 

11205618_820538984696275_750288124284882480_nMerhaba sevgilim günlük,

Sana manyak bir haberle geldim, yani benim için acayip bir durum.

Sigarayı bıraktım, hem de tak diye.

İlaçsız.

Aslında düşününce öyle tak, diye olmuyor hiç bir şey.

Mesela, bugün babama gittim.

Sabah kalktım, haydin bakalım babama gidiyorum, demedim.

Önceden düşündüm, tasarladım, hatta bir ara vazgeçtim sonra baktım, kardeşim çoluğunu, çocuğunu toplamış, babamın yanında bir de selfy çekip koymuş kardeşlerden oluşturduğumuz whatsApp grubumuza,derhal kalktım, gittim.

Zaten giyinmiştim ama her an soyunabilirdim.

Hava çok sıcaktı.

Üstelik İstanbul’da kalma sebebim de babamla zaman geçirmekti, ama bu sabah uyanınca, onu gidip, orada ziyaret etmek istemedim.

İşte, baktım kardeşim gitmiş, ben de dedim, haydi tonton, kalk- git -gör babanı.

Öyle uçup gitmedim tabi.

Yola çıktım.

Uzun bir yol yürüdüm.

Otobüs durağında bir adam oturdu yanıma. Adam bir kadının yanına oturmaktan tedirgindi belli ki. -Çünkü bugün İstanbul insanların kalp atışlarını duyacak kadar sessizdi, tanrıya bin şükür. Bu da bizi daha bir ürkek ve görünür kıldı haliyle.- Ben de içimden, bu şimdi otobüs mü bekliyor, yoksa sapık falan mı? Niye bana öyle tuhaf tuhaf bakıyor diye geçirdim düşündüm tabi.

Bir de korkum, karşımdaki koca otele rağmen yerden filmlerdeki gibi bir çalı yumağının geçmesi ve otobüsün hiç gelmemesiydi.

Otobüs demek kalabalık demek.  Sessiz ve insansız bir İstanbul’da otobüs durağında olmak hakikaten, kadın olsun, erkek olsun, herkes için ürkütücü bir durum.

Uzak bir yerde, benim babamın kaldığı bakım evi, oraya gitmek için otobüse binmem gerekiyor.

Her neyse işte.

Bu günlerde bu “Her Neyse”  lafını da seviyorum. Böyle saçımı savurur gibi, gözlerimi devirir, gerdan kırar gibi, konudan savrulmak için “her neyse” diyorum.

Ondan işte.

Bir karardı, yolculuktu, babama gitmem.

Babamın kaldığı bakım evinin kapısından içeri girince sanki bir partiye katılmışım gibi oldu. Yemyeşil çimenlerin arasına güzel koltuklar koymuşlar, tepelerinde kocaman şemsiyeler, bakıcılar bir örnek giyinmiş, kocaman bahçenin bir köşesinde neşeli bir müzik çalıyor. Köşede metal çay makinası.

Çay partisi gibi bir şey hazırlamışlar belli ki.

Ben dahil olamadım.

Çaya da kalamadım zaten.

Bahçenin kapısından girince, öbekler halinde oturan yaşlı insanları ve neşeli genç kadınlara baka kaldım önce. Ama onlar bana baktıklarında cep telefonunu kurcalayan huzursuz bir kadın gördüler büyük ihtimal. Çünkü kapıdan girmeden önce, kız kardeşimle konuşmuştum. Telefonumun ekranı, saçımdaki hindistan cevizi yağı yüzünden yapış yapış olmuştu, bir yandan onu silmeye çalışıyordum.

Bir de babamı görmüştüm uzaktan.

Başını önüne eğmiş tüm diğer arkadaşları gibi o eğlencenin istemsiz bir unsuru gibi göründü gözüme.

Utanıyordum.

Ne zaman oraya gitsem, telaşlanıyorum.

Oradaki netlik, beni telaşlı ve huzursuz yapıyor ve buna alışmak istemiyorum.

Annem için onkoloji servisine ilk gittiğimde, sanki başka bir dünyanın kapısından giriyormuşum hissine kapılmılmıştım.  Bir annenin özürlü evladını kabul ediş evreleri gibi olmuştu, oraya alışmam. İlk gün, hastaneden çıkınca arabaya gidene kadar, bağıra bağıra ağlamıştım. İnsanlar beni durdurmaya çalışıp, hastalığımın adını öğrenmek istemişti, ellerinden sıyrılıp yoluma devam etmiştim. Öfkeli zamanlarım olmuştu, herkese küfrettiğim. Öyle zamanlarda annem koridorda bulduğu bir kanepeye uzanca oturur, beni öldüreceksin, derdi. Rezil ediyorsun insanlara. Ama doktora gitmek konusunda da benden başka kimseye güvenmezdi.

Son senelerde, kulağıma kulaklığı takar, kitabımı alır, sırasını beklediğim doktorun tüm hastalarının gitmesini, bir kanepede uslu uslu bekler, olmuştum.

Babamın bu yeni durumuyla, böyle yüz göz olmak istemiyorum.

Belki de annemdeki tecrübem beni bugün bu duygulara getirdi.

Babam beni tanımadı. Kız kardeşinin çocuklarından biri zannetti büyük ihtimalle. Durumun vahametinden bahsetti. Yukarı çıkıp ablasıyla konuşmamı istedi. Durumu çözmemiz gerekiyormuş. Ablasının söylediklerini ona iletmemi istedi.

Bahçede çimenlerin üzerinde bağdaş kurup oturdum, onun dizi dibinde. Ama o benim kızı gibi hissetmeme izin vermedi.

Benim babama ihtiyacım vardı, onun ablasına galiba.

Organize olsunlar istiyordu.

Kimler bilmiyorum.

Bayram olduğunu ve orada herkesin akrabamız olduğunu düşünüyordu galiba.

Belki de köyde kocaman bahçeli evinde olduğu hissine kapılıyordu.

Benimle önce kendi anadilinde konuşup,  diyaloga geçmeye çalıştı. Belki de etrafımızdaki insanları böyle uzaktaştırmak istedi yanımızdan. Ama ben onun söylediklerini anlasam da onun dilinde konuşmayı beceremediğimden ortak bir yerde buluşamadık.

Yeniden Türkçe konuşmaya başladı o da.

Beni kim zannettiğini soramadım. Ben büyük kızınım diyemedim. Çünkü onu içinde yaşadığı realiteden çıkarmanın bir manası olduğuna inanmak gelmedi içimden.

Bunca tanışıklığımıza istanaden, kelimelerimiz ve anımız denk düşmese de hüzünlü olduğu hissine kapıldım.

Ben de kaptırdım kendimi çimenlerin yeşiline, müziğin neşesine, babamın saçlarına, yüzüne dokundum.

Oğlumu sever gibi okşadım yanağını, bir zamanlar kıvırcık saçlarının olduğu tıraşlı kafasını okşadım, hoşçakal demek için.

Yanından ayrılırken arkama bakmadım, yuvaya oğlunu ilk defa bıraktığı için suçluluk hisseden, onunla göz göze gelmek istemeyen anne gibi, adımlarım havada bahçeden süzülmeye çalıştım.

Yolun kenarında, bankta sigara içen benden yaşlı bir hasta yakınıyla göz göze geldim.

Bayramlaşmadık.

Yarım bir gülüş dokundurduk birbirimizin yüzüne, ve ben sigara içmediğim için hayıflanmadım.

Klimalı, değişik yolcu sıkalasının duraklarla birlikte belirlendiği otobüsümle, üstelik yüzde elli indirimli yolculuğumu yapıp evime geldim.

Yarın hava şartları ve ruh halim müsait olursa, bir turistmiş gibi İstanbul’da tura çıkayım diyorum. Hiç gitmediğim camileri falan gezeyim. Bir ağacın altında kitap okuyayım.

Şehirde hazır insanlar azalmışken içimdeki sese kulak vereyim, diyorum.

Sigara mevzusuna gelecek olursak şekerim, işte o karar da şimdi geldiğim bu yer de olduğum halle ilgili bir durum.

Uzaya fırlatılan mekiğin kendisindeki fazlalıklardan kurtulup hedefine ulaşması gibi bir hareketin başlancı oldu bende aslında.

Küçük, büyük terk edişlerimin başlangıcı, kopuşların, zorunluluklara teslim oluşun bir simgesi.

Yine gelirim. Nasıl olsa sen hep buradasın, ben de şuralarda bir yer de.

Zuhals

Reklamlar

Neşeli Avcı

Merhaba Günlüküm,

Uzun zamandır sana gelmiyorum. Bugün neşeli bir şeyler yazmak için geldim. Neşeli falan olduğumdan değil avcının pusuya yatıp avını beklemesi gibi ben de pusuda neşeli bir şeylere bakmak üzere koşullandırdım kendimi, yazmaya otururken yani ama henüz bulamadım o yüzden seni oyalıyorum.

Hep dolup taştığım zamanlar da geldim sana. Birilerine kendime küfür etmek için, kusmak için ya da dedikodu yapmak için. Bir değişiklik yapayım dedim bugün ama bilemedim.

Biraz önce Çitler diye bir film satın aldım onu anlatayım sana. Zenci bir baba var. Çöp toplayarak hayatını geçindiriyor. Zenci olduğu için kaderine kızgın. Oğlu beyzbol oynuyor kendi de eskiden oynarmış ve ünlü biriymiş kendi klasmanında ama oğlunun öyle boş işlerle uğraşmasını istemiyor. Çünkü spor beyaz adamların onu kullanacağı bir alanmış. Hep yedek klubesinde otururmuş ama o para kazanacağı bir iş sahibi olmalıymış. Oğlu koleje gitmek için burs kazanıyor. İyi beyzbol oynadığı için kazanıyor bunu ama babası hayır diyor kağıtları bana göndermesinler imzalamam, boş işlerle uğraşma git çalış. Çocuk diyor ki baba sen beni neden sevmiyorsun. Babası diyor ki sevmek mi? Seni neden sevecekmişim. Annenle seni yaptık diye sevmek zorunda değiliz. Bu sorumluluklarımızın arasında değil. Benim sorumluluğum  bu evi geçindirmek. Sen sevgi dilenerek yaşama. İnsanlara bu soruyu sorma. 17 yaşında da oğlunu evden kovuyor, oğlu da gidip denizci oluyor 6 sene eve gelmiyor. Babası öldüğü zaman eve geliyor annesine diyor ki onun cenazesine katılmayacağım çünkü onun gölgesinden kurtulmak istiyorum. Her yerde onu görüyorum. Annesi de baban kendisine benzemememen için uğraştı. Bir o kadar da benzemeni istedi. Ve sen babana benziyorsun.

Bu arada evin babası karısına sen benim hayatımda başıma gelen en güzel şeysin demesine rağmen bir gün mutfakta karısına diyor ki benim çocuğum olacak.

Kadın, karına çocuğum olacak mı diyorsun 18 yıl sonra diyor. Ben bu evde her şeye katlandım bana söyleceğin bu mu diyor. Şimdi bana söyle bir daha o eve gidecek misin diye soruyor.

Adam diyor ki ben o eve gittiğim zaman çatıyı onarmayı ya da evin diğer tüm sorunlarını unutuyorum. O bana kendimin başka bir yönünü tanımama sağladı. Ben onun evinde güldüğüm gibi hiç bir yerde gülmedim. Bundan kendimi alıkoyamam diyor.

Karısına bu olanlardan hiç kimsenin suçlu olmadığını sadece artık başka bir pencereden bakmayı da öğrendiğini söylüyor. ama kadın onu anlamıyor. Benim de isteklerim vardı. Bunları sence neden yıllarca eteledim diye soruyor kocasına.

6 ay adam karısının evine gelmiyor. Sonunda yine aynı yatakta yatmaya başlıyorlar ve bir gece telefon çalıyor. Karısı telefonu açtıktan sonra yanında uyuyan kocasını uyandırıyor. Kocasına diğer kadının kızını doğururken öldüğünü haber veriyor.

Adam onu hiç kimsenin güldürmediği kadar güzel güldüren kadının öldüğünü öğrenince çok sarsılıyor, oturup ağlıyor ve karısı bunu seyretmek zorunda kalıyor.

Kadın bir gün yine mutfakta yemek hazırlarken adam kucağında kızıyla gelip bu masum çocuğun annesi öldü. Ona annelik yapar mısın? diyor.

Kadın tüm bunlar olmadan önce kocasından evlerinin etrafını tahta çitle çevirmesini istemişti. Bunu isteme sebebi evdekileri bir arada tutmaktı. Kocasının başka bir kadından çocuğu olacağını öğrendiği zaman, ben kendi evimdeki gibi bir ailem olmasın diye uğraştım. Benim ailemde kardeşlerimin anne ve babaları farklıydı ve biz onlardan hiç konuşmazdık. Hala düşününce kim kimden aklım karışıyor. Böyle bir ailem olmasın istedim şimdi sen bana çocuğum olacak diyorsun demişti.

Adam çocuğu kucağında gelince, tamam diyor kadın, adamın kucağından çocuğu alıp, babaların günahını çocuklar çekmemeli, bundan sonra bu çocuğun bir annesi var ama senin bir karın yok.

Sonunda da yalnız ölüyor işte.

En iyi yardımcı kadın Oscar’ını almış film. Güzel bir kurgusu ve diyalogları var.

Eskisi gibi içimden dışıma çıkmıyorum yazarken anlaşılan.

Başka da bir şey yazmak gelmiyor içimden. Gördüğüm güzel şey etrafımda buydu yazdım.

Bir de yemek yaptım. Kuru dolma. Ama güzel mi bilmiyorum. Henüz pişmedi. Kokusu da gelmiyor, gelse tadı hakkında fikrimi buraya iliştirirdim.

Bendeki güzellikler bu kadar.

Güzel günlerde görüşelim biz yine de.

zuhals

Anneler Çocuklar Torunlar

Oğlum dedi ki siz bu sınav da kaldınız, vicdanınız rahat etsin istemiyorum.

Huzur evinin kafeteryasında tek başına sigara içen kadın, müdürü görünce, bunlar benden kaçıyorlar dedi. Oğlum MİT de çalışıyor diye beni de MİT sanıyorlar. Bak tek başıma oturuyorum burada.

Yok senden kaçmıyorlar, onlar ben geldim diye gittiler dedi, genç adam. Ama yaşlı kadın inanmış görünmüyordu. Sonra bana dönüp gülümsüyorsun, dedi. Şimdi gül, ama bir gün seni de torunlarından, çocuklarından ayırıp buraya getirecekler.

Minik bir yün yumağı gibi yatağında toparlanmış yatan yaşlı kadın, yanında bez bebeği de vardı. Kapıda beni görünce anne diye seslendi.

Kocaman penceresi ormana bakan dinlenme salonunda sesi kısılmış televizyon ekranına uykulu gözlerle bakan yaşlı kadın, kucağındaki bez bebeğe sıkıca sarılmış, şarkı söyleyen Zeki Müren’i seyrediyordu.

Bugün ormanın içine saklanmış ölü bebekler gördüm.

 

Büyücüler Ejderhalar Cadılar

 

1d5d913ea9d85fef3b72e30041c6f21b

Merhaba Şekerim,

Uzun zamandır hiç müzik dinlemediğimi fark ettim. Meyve yemek aklıma geldiğinde midemin asit salgılaması gibi bir durumdu. Ne zaman müzik aklıma gelse ruhum büzüşüyordu. Ben de onu rahat bırakmak adına kitaplara daldım.

Bazen bir kitap başka bir kitaba neden olur. Okurken aklında yol açılır okuma nedenin kendiliğinden oluşur.

Bazen bir arkadaşın içinde düştüğü dünyadan sana seslenir. Buraya gel, harika bir yer keşfettim der. Duygularından emin olduğun insanın peşinden sen de dalarsın onun rüyalarına.

Yerdeniz Büyücüsü uzun zamandır aklımda olan bir kitaptı. Ama ben öyle birbirinin devamı olan cilt cilt kitapları sevmem. Neden sevmem bilmiyorum. Kısa yazdığım için belki de çok konuşurum ama uzun yazana şüpheyle bakarım.

Her neyse sonunda başladım okumaya, içine girdiğim büyülü dünyadan hiç çıkmak istemedim.

Benzer konuda bir kitabı oğlum o konularla ilgilendiği için onun yeni dünyasını keşfetmek için okumuştum, bitirdiğimde karşıma gerçek dünyada büyücülerin ritüellerini öğrenme fırsatından sonra en iyi fantastik yazardan onların fantastik dünyadaki yerini öğrenme fırsatı çıktı.

Bir zamanlar insanların ve ejderhaların aynı oldukları sonra bazı ejderhaların gücü özgürlüğü seçip uçmaya devam ettiklerini bazılarının ise dünyanın eski kadim dilini unutup yürümeyi seçtiklerini, kendi menfaatleri için ejderha dünyasından vazgeçtikleri fikri hoşuma gitti.

Bazen insanlar ejderha doğuruyordu. Senede bir tane de olsa insanların arasından ejderha insan çıkıyordu. Bu insan genelde kadın oluyordu, bunu da sevdim.

Büyücü olmak öyle dünyayı keyfince eğip bükmek değildi. Çünkü yağmur yağdırdığında başka bir yerde kuraklığa sebep olabiliyordun. Büyücünün görevi ise dünyanın kurulu düzenini korumaktı. Onlar kendilerindeki gücü öğrenmek için ormanda uzun yürüyüşler yapar doğayı dinler, doğaya karışır, onun sesine kulak verir kendilerinde olanı keşfeder, bir hocanın önderliğinde kendilerinde olanı geliştirirlerdi. Bu bir sorumluluktu. Tıpkı ağacın konumundan dolayı köklerinin bilge, dalların meyve vermesi kadar doğaldı.

Büyücüler bakir oluyordu. Eskiden kadın büyücüler olmasına rağmen yeni dünyada erkekler büyücü kadınlar cadı oluyordu. Cadılar daha az bilgiye sahip canlarının istediği ile yatan özgür yalnız kadınlardı.

Her neyse işte onların dünyasında yaşamak zihnimi son zamanlarda çevremde olup biten saçmalıklardan da korunmama yardımcı oldu.

Suyun altına dalar gibi zamanın içinden kendi alanıma kaçar gibi hikayenin içine dalıp orada yaşamak şahaneydi.

Gecenin bir yarısı yalnızlığın ortasında kendinizden başka hiç kimsenin yaşamadığını hissettiğiniz zamanlarda yan odada huzurla uyuyan adamı sevgiyle hatırlamak ve yanına koşmak gibi.

Uykuyla ağırlaşmış kolunu kaldırıp altına yuvalanmak sonrasında kaşığın eksik yanını tamamlamak, avucunun içini minettarlıkla öpmek gibiydi, kitabının içine dalıp orada kalmak.

Bitince boşluğa düştüm. Zihnim ne düşüneceğini şaşırdı.

Artık eskisi gibi hikaye yazamadığımı fark ettim. Okurken ben neden bu kadın gibi bakamıyorum, bunu neden ben düşünemiyorum diye kıskançlık krizleri geçirdiğim zamanlarda oldu elbet.

Arkadaşım sen gerçeklerin insanısın böyle düşünmeyi bilmiyorsun. O yüzden senin baktığın yer, yazdıkların farkı dedi. Pek tatmin olmadım ama hikaye yazma yeteneğimi toptan yitirdim sanki.

Okuduğumda etkilendiğim ilk kitap beni yazarlığa özendiren Montaigne’nin Denemeler kitabıydı.

Lisedeydim.

Büyülenmiştim.

Bir gün ben de böyle bir kitap yazacağım demiştim. Ama bu zamana kadar yüksek sesle kimseye söylemedim. O kadar da salak değildim. Deneme kitabı yazacak kadar erişkin olmadığımın, kendimin farkındaydım. Ama şimdi içimde minik bir ses aslında sen bir deneme kitabı yazmalısın diyor.

Senin sebebin bu. Cılız ürkek tabii ki.

Sadece son zamanlarda yaptığım okumalar ve geldiğim nokta yüzünden bu.

Zamanla okuduklarımı sindirip yeniden hikaye diline de dönebilirim.

Bilmiyorum.

Ama şu an o dili kaybetmiş görünüyorum. Hiç baharatlı kelimem yok. Kelimelerle oynayacak gücümde. Bunun sebebi arınmış saf duygulara sahip olmamamla da ilgili olabilir. Zihnim kirlendi belki de. Karanlık yana düştüm.

Zihnim durulduğunda yeniden içimden yeni hikayeler fışkırır ama şimdi karanlık.

Bunun sebebi içinde yaşadığım dünyada yazmak istediklerim konusunda kendime ket vurmak zorunda kalmam. Özgürce yazabilsem dilimdeki tortulardan kurtulabilsem zihnim aydınlanacak, biliyorum.

Kendimi korumak adına başka yerlere bakıyorum bugünlerde. Kendimde başka şeyler keşfetmeye çalışıyorum. Başarılı olmak korkutuyor. Gönüllü olmadığım konularda yaptıklarım ses getirince yoksa ben başka bir şey yapamayacak mıyım ben bundan ibaret miyim? diye sormadan edemiyorum kendime.

Bunların hepsinin sebebi yaşlı olmak.

Kendinde olanı geç keşfetmek.

İnsanoğlunun yaşam çizelgesine bakınca karakteriyle ilintili olanı bulması benim yaşlarıma denk gelirmiş gibi görünüyor, çok adım önde olanlar ise bunun çok daha önce farkında olanlar.

Ursula Le Guin ilk fantezi öyküsünü yazdığında 12 yaşındaymış.

Ben o zamanlar fantezi ne, onu bile bilmiyordum.

Neyse şekerim işte öyle bende 12 yaşımı şimdi yaşıyorum belki de zaten sen büyüdükçe deliriyorsun derdi,annem.  Çünkü gençliğimde yaşlı bir kadın gibiydim. Sebebi hayatıma kem gözler değmesin, kimse bana dokunmasın, kazasız belasız şu günlerimi atlatayım manasında kendimi ertelemekti oysa.

Her neyse şekerim günlüküm, benden bu kadar sabah itirafı, iç dış temizliği.

Sonra yine gelirim şimdi kocamı arayıp onu nargile içmeye davet edeceğim dün akşam erkenden nargilesini yarım bırakıp zorla eve getirmiştim.

Benim gibi evliliğinizde bir insan ömrü geçirdiyseniz, tıpkı insan yaşamı gibi evliliğiniz de çeşitli merhalelerden geçiyor. Ya da bir şirket gibi gelişme durakla dönemleri oluyor. Her şirket sonunda iflas eder. Bir tükenme noktası vardır. İflas etme nedeni kurumun makineleşmesi ile ilgilidir. Bu onun gelişme dönemine denk gelir. Ruhunu kaybeder. Evliliğin yıkılma sınırı da orada başlıyor galiba yola devam etmek istiyorsanız insani ayarlarınızı son noktaya çıkarıp karar veriyorsunuz amacınız birlikte yolculuk etmekse her şey çok zevkli oluyor. Tıpkı tecrübesiz ilk annenin ikinci çocuğunda anneliği daha keyifli yaşaması gibi. Sorumluluktan korkmadan her anından zevk alması gibi.

Görüşelim anacım.

Zuhals

yolculuk

Sevgili Günlüküm,

Uzun zamandır canım senle hiç sohbet etmek istemiyordu. Girişimin netliğinden bende ki değişimin farkında mısın bilmem? Acayip değiştiğimi hissediyorum bu aralar. Biraz önce arkadaşımla konuştum. Biz uzaylıyız dedi. Bu sadece bizim aramızda bize özel bir tamamlama elbet o yüzden rahatlıkla yazabilirim. Ne sana ne de okuyan gözlerde bir anlam ifade etmez.

Sen de karalamayı seviyorum çünkü yok olma ihtimalin ben de yok olma ihtimalinden şimdilik daha az. Görünür kılma hastalığım gibi yok etme hastalığımla at başı koştuğundan hikayelerimin, keşfettiklerimin zihnimde, sayfalarda kaybolma ihtimalleri çok yüksek.

Üstelik biz tezatlıklarla ilerleyen bir insan nesliymişiz o yüzdenmiş bu duyguların tersine koşmalar falan. Bunu da yeni öğrendim. Okudum yani.

Burada bazen dönüp baktığımda zaman sekmeleri yaşayıp ana dönme duyguyu yakalama şansını buluyorum.

Bazen  toptan burayı da imha etme arzusu duyduğum zamanlar oluyor, bazen birileri engel oluyor bazen ben bahaneler üretiyor kendimi ikna ediyorum.

Sana geldim çünkü kendimi görünür kılmanın başka safhasındayım.

Bir piramit olduğumu düşünüyorum. Bütün insanların bir piramitten oluştuğunu en tepesine çıkarken yani Oluşlarını meydana getirirken hayatlarına çıkan insanlar da eksik yanlarını tamamladıklarını düşünüyorum. Herkesin piramidi düzgün olmuyor elbet. Ve herkes bir piramit olmuyor.

Her neyse bunlar derin mevzular yazarken düşündüklerimi kelimelere dökmeye üşendim ve vazgeçtim.

Ben sana yolculuğumu anlatayım.

İstanbul’un hiç gitmediğim bir semtinde kaldım üç gün. Tuhaftı.

Hiç yan yana gelmeyeceğim insanların arasında dolaştım.

İçimden geçen şeyleri yapmadım sadece seyrettim onları.

Yapmak istediğim şey, sokaklardan birine dalmak birinin kapısını çalmak sonra da evdeki kadınlarla çocuklarla sohbet etmekti. Ama tuttum kendimi.

Mahalle kahvesinde oturup masadaki adamların sohbetlerine kulak verip bir köşesinden ertesi gün sohbete dalmak istedim aslında.

Bir kamera gibi onların hayatını kayıt etmek istedim.

Nasıl para kazandıklarını,  bir otobüsün içinde giderken öteki olmanın ne demek olduğunu merak ettim. Çünkü benim için ötekiydiler. Ama nasıl neresinden tutmak gerektiğini bilemedim.

Hikaye yazmaya meyil ettikten sonra artık olayları bir kağıda yazar gibi düşünme şekli geliştirdiğimi zamanla fark ettim. Bunu da anlatma şeklimde gözlemlemiştim.

Artık  olayların görsel yanıyla da ilgileniyorum.

O yüzden onları hafızama kayıt etmek istedim önce. Aralarına karışmak, konuşmak hikayelerini öğrenmek istedim.

Henüz yolun başında olduğum için sadece kendimdeki duygu değişikliklerini kontrol etmekle yetinip, etrafı gözlemledim.

Yolu öğrendim. Onlar da beni öğrendiler. Yakında yeniden gidip onlarla konuşmayı deneyeceğim.

Atlarını otlattıkları kocaman yeşil alanlarda şimdi bir şehri dolduracak insanı barındıran sitelerin yapılmasına ve yabancı insanların orayı tıka basa doldurması hakkında ne düşündüklerini soracağım.

Bileği kırılmış atı neden bir senedir veterinere götürmeden öyle ayağını burka burka dolaşmasına izin verdiklerini de soracağım.

Hatta birazdan internette araştırma yapıp orada yetkili birilerini bulup neden öyle o hayvanın gezdiğini o yetkililere de soracağım.

Çünkü atlar sabahları sitelerin arasında asfaltta arabaların geçtiği yolda bazen arabalara da aldırmadan bir yerden bir yere yolculuk ediyorlar. Çöp konteynerlarına kafalarını sokup yemek yiyorlar ve kimse o bileğinden ayağı dönen atı, yahu bu hayvanın canı yanmıyor mu? Sahibini uyaralım ya da veterineri arayalım da şu hayvanın derdine bir çare bulsun demiyor mu? Bilmek istiyorum.

Her sabah kahvaltı ettiğimiz yerdeki garson kız bize, ben çalıştığım günden beri o at öyle geziyor dedi, yani bir buçuk senedir.

Hangi vicdansız  ondan sorumlu bulmak gerek.

Dönüşte otobüste gelirken -uzun bir yolculuktu, arabada garip tipler vardı. Ben de içime kaçıp bol bol düşündüm.

Yolda ve kaldığım yerde çok fazla başı boş semirmiş sokak köpeği vardı. Bazıları da bir o kadar bakımsızdı.

Kahve dünyasının önünde karşılıklı yatan iki sokak köpeği gördüm. O kadar kirli o kadar hasta görünüyorlardı ki. Bir tanesinin bazı yerlerinde tüyleri dökülmüş, kırmızı derisi görünüyordu. Kahve dünyasında çalışan insanların ya da sahibinin aslında onlara bakabileceğini onların sorumluluğunu almasını gerektiğini düşündüm.

Taksim’de The Marmara otelinin önündeki köpek gibi Moda’da ki starbucksın önündeki köpek gibi onlarda kapılarının müdavimi olan ya da sürekli orada takılan hayvanın bakımını üstlenebilecek sorumluluğa sahip olmaları gerekir. Bu manada ekonomik güçleri olmalı.

İnsanlar evlerine götürecek ekmeğin derdine düştüklerinde ince detayları kaçırabilirler ya da görmezden gelmek zorunda kalırlar. Ama bunun derecesinin olduğunu herkes bilir.

Hepimiz kelimelere dökülmeyen yazısız kuralların asolan insani kurallar olduğunu, dünyanın düzenin bunların etrafında döndüğünü biliriz. Ve bunlar görünür kılındıklarında kurallar itibar kaybeder.

Yoruldum. Aklım karışıkmış. Gidip biraz film seyredip daha da karıştıracağım.

Yeni bir kitaba başlamam gerek. Ama henüz kitap beni seçmedi o yüzden bekleyeceğim.

Bakalım neler olacak.

Hımm unuttum cadılık ve büyücük hakkında bir kitap okudum. Acayip güzeldi. Okurken cadı mı olsam dedim büyücü mü? İkisinin birbirinin devamı olduğuna karar verdim. Birbirinden geçtiklerine. Ay ve Güneş. Birini bilmeden diğeri olunmayacağına. Şeytan olmak için melek olmak gerek. Onun gibi bir şey.

Bu da bence bir benzetme elbet.

Yazılarımda kendimce zaten. Ve sadece beni bağlıyor. Belki de sadece ben anlıyorum. Ve bu çok hoşuma gidiyor.

Çünkü biliyorum ki bu dünya da herkesin bir yolculuğu var ve orada herkes kendinden sorumlu.

Sahnesine davet ettiği, karşısına çıkan her nesne, her varlık, olay da onun eksik yanını tamamlamak üzere sahne de beliren bir ögeden ibaret.  Bu da duygunun katı hali en gerçeğinden.

Başka zaman yumuşatırız.

Görüşürüz Günlüküm, boş sayfam.

Zuhals

 

 

 

 

Dolunay ve Bilinçaltımız

dolunay_oğlak_şironburç_burçlar (1)

Dün benim için önemli bir gündü. Aklımdan geçen kağıda döktüğüm ama hayata geçiremediğim bir şey ilk defa hayata geçti. Varlığımın bir kısmı görünür oldu. Yazan insanlar bunu anlar. Suya yazmanın ötesine geçmek gibi bir şey oldu. Bugüne kadar nefes almamın dönüşmemin minik meyvesi çiçek açtı ben de ona dokundum.

Mutlu olmam gerekiyordu ama iş yerinde birden kalbime bir karanlık çöktü. Cesaretim olsaydı eve gelmez kendimi bir köprüden atardım. Yaşamak çok ağır geldi, görünmez karanlık her şey beni sıkıca sardı. Yüzüm düştü karardı. Ayaklarım ağırlaştı. Evde hep huzur bulduğum kanepeye uzanıp bekledim eski halime döneyim diye. Oğlum geldi meditasyon yap bu akşam dedi çünkü dolunay var. Bilinçaltında olan her şey bu akşam yüzeye çıktı, bilinçaltını temizlemek için meditasyon yapmalısın. O zaman rahatladım, demek benim ruh halimin sebepsiz kararmasının sebebi aymış. Güneş bilinç üstünü ay bilincin altını ifade edermiş. Kanepeme uzanıp yüzümü sırtlığına gömüp meditastyon yapmaya başladım. Bilinçaltımı temizlemek niyetindeyim diye fısıldadım kendime, göz kapaklarıma yine ışıklar yapıştı, geometrik şekillerin hareketlerine dalmıştım ki gerisini hatırlamıyorum uyudum. Rüyamı hatırlamıyorum. Kimlerin rüyasında dolaştım kimler benim benim rüyama geldi hatırlamıyorum. Sabah mutlu uyandım ama sonra tetiklendiğim duygular aklımı esir aldı. Şimdi dolunay sayesinde geçmişimle bağımı kopardığımı hissediyorum. Artık sancılarımın son evresine geldim. Bunu hep hissediyordum bu kadar keskin ve sancılı olacağını hiç düşünmemiştim, bilinmenin beni acısız bir sona götürdüğünü sanıyordum ama bendekilerin kopuşu sancılı oldu.

Uzun zamandır en iyi yaptığım şey kendimde olanları tanımlamak.

Bugün günlerden perşembe, sene 2016 aylardan mart ve ben hiç tanımadığım yeni hallerin başında, bedeni olan evinde bahar temizliğini tamamlamış, zihnindeki odayı havalandırmış biriyim. Hayırlı olsun kendime

 

 

Sayılar

10384916_995484697128638_7839062770369186179_n

Merhaba Günlüğüm,

Doğum günüme iki ay var ama sürekli bu karşıma çıkıyor ve ilk defa hoşlanmıyorum konunun konuşulmasından çünkü benim bile yaşlı diyebileceğim bir sayıya denk geliyor artık 52 den gün alacağım.

Bu sabah kahvaltıda, arkadaşlarımla buluşacağım dedim, kocama. Yarın çocukluk arkadaşımın doğum günü var. Bugün onunla buluşuyoruz ve konu geldi yaşlara. Ne kadar yaşlandığımıza. Elimi yanağıma koyup artık bunu konuşmak istemiyorum dedim. Çünkü gerçekten yaşımı hissediyorum. 52 yaşından gün alacaksın dedi kocam, hayır dedim, ben 50 yaşındayım sonra parmaklarımla hesapladım. Her sene böyle yaparım. Bazen bir sene atar yaşım koca sene önden gitmişimdir ya da bu sene olduğu gibi geriden, kısa bir sevinç ya da hayal kırıklığı yaşarım ama bu sefer sadece yaşlı hissettim kendimi.

Oğlumu evlendirme telaşını bile hissediyorum bazen. Ne yaparız, nasıl bir aile çıkacak karşıma diye düşündüğüm oluyor yani girdim artık o yola.

Zihnim hala taze oysa ki geçmişimdeki duyguları henüz unutmadım. Ortaokuldan beri tanıdığım arkadaşımla ilk karşılaştığım günü dün gibi hatırlıyorum. Onunla öğlenleri okulun arkasındaki çimenlikte öğlen yemeklerimizi yerdik. Ondan önce annesini sevmiştim belki de ya da annesinin elinde açtığı börekler ona kalbimin yolunu açmıştı. Peynirli kabaklı börekler getirirdi öğlen yemeğine. İçi bol baharatlı olurdu. Ağzım yanardı ama yemekten kendimi alıkoyamazdım. Hiç bitmesin isterdim. Okul hayatımız boyunca okul çıkışları hep onların evine giderdik önce evde ne varsa yiyecek olarak silip süpürürdük. Bazen akşam yemeği ocağın üzerinde sıcak durur annesi komşuya gezmeye gitmiş olurdu onu da oturur afiyetle yerdik. Sonra oturur hep birlikte bir film seyrederdik herkes evlerine dağılırdı. Bu üniversiteyi bitirene kadar devam etti. Sadece benim arkadaşımın değil abisinin arkadaşları gelirdi, o ev bir gençlik klubü gibi herkesin buluştuğu bir yerdi.

O yüzden annemin yanında onun annesinin de yeri her zaman aynı. Evimizde arkadaşlarımla dolanmaktan huzursuz olurdum ben, annemin enerjisi buna engel olurdu. Benim evimde insanlar huzur buluyor, uykuları gelip huzurla uyuduklarını söylüyorlar ben de bundan hoşlanıyorum. Aklımda huzur duyduğum o ev geliyor.

Yarın arkadaşımın doğum günü. Birlikte büyüdük, bazen annelerimizin duyguları birbirine karıştı. Çünkü annem onu çok severdi. Ben de gördüğü tüm iyi huyların sebebini arkadaşıma bağlardı.  O olmada sen sigara içerdin derdi. Oruç tutmazsın derdi. Ki bilmediği daha bir çok şeyi arkadaşım yüzünden yapmadığım doğrudur. Çünkü korkaktım. Cesaret verenim olsaydı, biraz gaza ihtiyacım vardı, içimde uyuyanlar geç uyanmazdı ama olsun yaşlandıkça her şeyin zamanı ve kıvamı da olduğunu öğrendim.

Oğlum okulunu hiç sevmezdi, ona okulunu sevmesi için bir pencere açmak niyetiyle, birine aşık ol demiştim. Her gün okula o zaman sevinçle gidersin. İlkokul son sınıftaydı. Annem bu sözüm üzerine yaşlandıkça deliriyorsun, demişti. Bak anneannen bizi kız lisesine gönderdi, biz yaşlandıkça delirdik çocuğum demiştim. Sahiden anne bizi neden karma bir okula göndermediniz ben de ne güzel her gün okula sevinçle gitsem ne vardı, demiştim. Ciddi ciddi üzülmüştü. Aklımı yitirdiğim için.

Ciddi kadındı. Gülüşü güzeldi. Gülüşünü bizden esirgerdi ama onu yine de severdim çünkü annemdi. İnsanın kaç tane annesi olur ki.

O da bize ailenizi seçemezsiniz derdi.

Bu da benim kendime ve arkadaşıma doğum günü hediyem olsun. Çünkü benim de sadece kelimelerim var .

Zuhals