annemin dili

download

Merhaba sevgilim günlük,

Yeni bir heyecanımı paylaşmak, biraz da laflamak için geldim. Başkalarıyla konuşmak her zaman zevkli değil. Çünkü seni onaylamıyorlar, dinlemek demek aklını susturup konuşanın ne söylediğine odaklanmak demek. Yani şekerim boş kap olacaksın ve sana söylenenlerin kabın içine dökülmesine izin vereceksin. Sonra ister kullanırsın ister dökersin o senin bileceğin bir şey. ama insanlar öyle yapmıyorlar ben de yapmıyorum elbet kendi dünyamın içinde istediğim kelimeleri seçip onlarla yeni bir söylem yaratıyorum zihnimde gerisine kapatıyorum algımı sonra anlaştık diyorum oysa hepsi palavra. işte bu yüzden yazmayı seviyorum, boş bir sayfayı doldurmak ya da boş bir kabı doldurmak gibi. isteyen kullanılır isteyen okumaz bile keyfe keder.

Her neyse işte annemin dili öğreniyorum. Ve çok hoşuma gidiyorum latin alfabesinde harfleri birbirine çarpmak. Matematik gibi. Okulda matematik sevmezdim. çünkü bana dikte edilirdi, sonra kendim keşfettim ne kadar zevkli olduğunu şimdi harfler üzerinden yeniden keşfediyorum.

Yeni harfler öğreniyorum sonra onları birbirine çarpıyorum yeni bir şey çıkıyor ortaya. Ben ana dilim olan abhazcayı anlıyorum. Yanımda koşulduğu zaman neler söylendiğini anlıyorum ama derdimi anlatamıyorum. Evlendiğim süre boyunca daha az etrafımda koşulduğu için körelmişim bazı kelimeleri anlamıyorum, o yüzden hem konuşma derslerine gidiyorum, söylenenleri hatırlamak için hem de okuma yazma kursuna gidiyorum harflerini okuyup yazabilmek için.

Üniversite hititoloji dersi görmüştüm. O ders beni çok heyecanlandırırdı. Kelimeleri öğrenmek hoşuma giderdi. Pişman olmuştum, keşke demiştim, giriş sınıvlarında hititolojiyi yazsaymışım.

Dersi sevdiğim için mühür okumayı çabuk öğrenmiştim. Hangi mühürün hangi krala ait olduğunu okuyabiliyordum bu da çok hoşuma gidiyordu.

Mühibe Darga’dan ders alıyordum. O kadın da hayran olduğum biridir. Çok güzel gümüşleri, acayip neşesi vardı. Onun bilgin kadın olmasını çapkın neşesini hepimiz severdik aslında.

Tarihi Coğrafya dersinde böle adları da beni çok heyecanlandırırdı. Aşuwa, Aşgaruwa benim ana dilimi çağrıştırıyordu. Sesleri  aynıydı. O yüzden eve gelir babama sorardım. Bölge isimleri teker teker ona okur,  bu isimler sana bir şey çağrıştırıyor mu derdim. O bana ne söylerdi hatırlamıyorum ama söyledikleri aklımda kalmadığına beni tatmin edecek şeyler değildi.

Aradan yıllar geçti, bir Urartu kazısında bekçilerden biri tabletleri okuyabildiğini fark etti. Adam kafkas göçmeniydi. Hangi milletten olduğunu hatırlamıyorum şimdi, o zaman Hititlerin dilinin Hint Avrupa dili olmadığı ortaya çıktı.

Hatti ve Hititlerin Kafkasya’dan göç ettikleri de ispatlandı.

Ali Dinçol bizim Hititçeye Giriş dersi hocamızdı. Avrupalılar ilk çivi yazısını bulduğu için bu yazıyı kendi dil gruplarına katmışlardı. Bu hem kendilerini üstün görmelerinden hem de yeterli bilgiye sahip olmamalarıyla ilgiliydi.

Her neyse işte benim okulda heyecanımın sebebi ana dilime benzeyen Hitit diline olan sevgim şimdi yeniden depreşti. Belki bu alfabeyi öğrendikten sonra Hitit alfabesini de öğrenirim.

İnsan zihninin kapakları açıldıkça daha çok genişler, belki ben de bu yaştan sonra bilgiyle mutlu ederim kendimi.

Hava güzel yürüşe çıkacağım, güzel havaları değerlendirmek lazım değil mi a canım.

abzıyarıza haybabayt diyorum ve yakında kendi harflerimle de yazarım şekerim

zuhals

 

 

 

Reklamlar

Maşa ve Koca Ayı

masha-and-the-bear_1479715669

Merhaba Günlüküm,

Şimdi sen bilmezsin bir çizgi film var televizyonda, sabahları uyandığım zaman bazen denk geliyorum. Maşa ve Koca Ayı adı. Maşa başında eşarbı olan küçük bir rus kızı sanırım. ya da o civarlardan bir kız işte. bir de arkadaşı var koca ayı. kankanalar ikisi.

Geçen gün bir belgesel seyrettim ayılar hakkında insanlar anılarını anlatıyorlardı. Baya insan gibi karakterleri varmış bahsediyorlardı ayılardan.

O yüzden kocama dedim ki bu ayıların insanlara tecavüz ettiği fıkralar demek ki doğruluk payı taşıyor. Çünkü bazı insanlar bu ayıları bayağı içselleştiriyor.

Hani bir fıkra var, avcı habire yakalanıyor. Ayının tuzağına düşüyor. Ayı diyor ki cinsel münasebetinden sonra yahu sen benimle seksi seviyorsun yoksa acemi mi avcısın ben anlamadım, onun gibi bir şeyler işte.

Bu Maşa denen küçük kızla Ayının ilişkisi ise alt beyinlerin direk ilişkisi sanırım. Kolay arkadaş oluyorlar. Çünkü çocuklar etraflarıyla alt beyinleriyle ilişki kurarlarmış. Hayanlarda sadece alt beyinleri olan yaratıklar. Elbette sadece fikir yürütüyorum. Uzman değilim.

Hayvan ayılar konusunda hiç uzman değilim. Çocukluğumda bir kaç densiz çingeneye rastlamışlığım vardır. hamamda nasıl ayı bayılttıklarını gösterdikleri. ama ben hiç bir canlının tutsak edilmesine şahit bırakılmayı hayatımın hiç bir evresinde pek sıcak bakmamışım anlaşılan. Ayıdan utanıp hiç seyretmedim insanların arasında durup onun hamamda nasıl bayıldığını ama gördüm. sesini işittim bir kaç kez.

Her neyse Maşa ile Koca Ayının dostluğunu seviyorum ben. Koca Ayının sabrını, Maşa’nın çocuk masumiyetine bayılıyorum.

Geçen açtım, baktım koca ayı kapısına asmış “Bahara kadar rahatsız etmeyin” yazını kış uykusuna yatmış. O arada yatakta Maşa’nın yatakta gelme ihtimalini düşünüp gidip kapıya da tahtalar çakıyor giremesin diye. tam son çiviyi çaktığında kapıyı açıp, çatılmış tahtaların boşluğunda geçip giriyor Maşa, oh ne güzel çakmışsın kapıyı koca ayı diyor. Koca Ayı hiç umursamadan yatağına yatıyor o da gidiyor karnında zıplıyor, kulağını çekiyor, açım açım diye bağırıyor.

Seyrederken koca ayıyı o kadar iyi anladım ki. Oğlum şimdi 25 yaşında ama 3 yaşında falandı. Gece yarısı 4 gibi falan hep aynı saatte uyanırdı. Hadi oyun oynayalım derdi. Hiç unutmuyorum çizgi pijamaları vardı. o kadar severek almıştım ki onları iki ayrı boy almıştım. büyüdüğünde de giysin diye. üzerinde çizgili pijamaları neşeyle evin içinde koştururdu. Balonun peşinden ya da renkli  bir arabası vardı onu çalıştırırdı. Ben gözümden uyku akarken, onun işte şimdi ki 25 yaşına geldiği zamanları görüp görmeyeceğimi düşünür bugünlerin hayalini kurar, yorulmasını beklerdim.

Bazen de canım kıpırdamak istemezdi ama onun çocuksu bana göre aşırı neşesi olurdu ve karnı doyması gerekirdi elbet ve her şeyi yemezdi.

Sabah uyanıp koca ayıyı seyrederken kendimi ona çok yakın hissettim. Maşa’yı da daha çok sevdim. koca ayı mutfakta yemek yaparken buzdolabını açıyor orada maşa’nın sosisin ucuna sarılmış kemirirken halini görüyor. sosisi ondan kurtarıyor, başka bir yiyeceğin ucuna yapıyor küçük kız. Sonunda önüne bir tabak bir kaşık koyup yemeği beklemesini söylüyor koca ayı. yemek piştiğinde bir de bakıyor ki maşa masanın kenarına koymuş kafasını uyumuş.

Evliliğimin acemilik yıllarında kocamla işten birlikte gelirdik. aynı anda kapıdan girerdik. ikimizde açız. ben tavuk pişirmeye kalkardım. tam yemek piştiğinde bakardım kocam koltukta uyumuş olurdu. ben sinirimden oturup ağlardım. halbusem salak olan bendim gece yarısı tavuk pişirmeye kalkan bendim çünkü.

Her neyse koca ayı da yatağına yatırıyor küçük kızı sonra pencereden bakıyor gece yarısı olmuş kurt uluyor aya bakıp o da pişmiş yemeğini tenceresi ile alıp kurdun yanına gidiyor. Birlikte yiyip aya karşı uluyorlar.

Şimdi burada hep koca ayı ben oldum ama bu günlerde aslında prenses modundayım.  bugün hele bir küpeler almışım hepsi de kraliçeleri kıskançlıktan altına ettirecek güzellikte. Bir de kolye aldım. O kadar çok beğenmişim ki kolyemi sanırsam bu gece onunla uyurum.

Bu arada kendime bir maşa bebek almak istiyorum. kuzenime dedim ki koca ayıya gerek yok. kafama göre kocama laf çaktım o da bana cevabını verdi tabi ama ben buraya onu yazmayacağım. çünkü burası benim alanım.

Her neyse çocukların ailelerini kazıklayan acayip sektör var. Maşa bebekler hayvan pahalı. Maşa’nın evi bile 120 tl falan. Maşa bebekler de öyle çizgi filmindeki gibi sevimli değil. Ben yine de ucuz ve sevimlisini bulursam hala almayı düşünüyorum.

İnsanlar çizgi film kahramanlarının çoraplarını tişörtlerini elbiselerini tokalarını falan filan yapıp fena halde satıyorlar o başka bir mevzu başka zaman belki konuşuruz.

Ben gidiyorum, yoruldum.

Zuhals

 

Çaykeyfisi

074.JPG

Merhaba Günlüküm,

Özür dilerim bugün seni kullanmak üzere başladım yazmaya yani şekerim arzularıma aracı yaptım seni. Bakayım dedim, kimseler okumuş mu yazılarımı, baktım pek yüz veren olmamış bana hımm dedim, benim burada canlı canlı duygularımdan bahsetmem gerek. İşte o zaman insanlar ne söylediğimi merak ediyor.

Hikaye okumak değil sohbet etmeyi seviyorlar ya da dedikodu hoşlarına gidiyor.

Dur gidip bir çay alayım. Dedikodu deyince birden keyifli bir moda girdim, onu arttırayım.

Yeni farkındalık edindim. Sokakta yürürken ağaçlara bakıyorum onları ağızları burunları gözleri olan varlıklar gibi görüyorum.

Yüzüklerin Efendisi’ndeki bilge ağaçlar gibi. Onlara baktığımda köklerinden en uç noktasında yaprağına kadar bir bütün olarak bakmayı keşfettim.

Muhteşemler. Toprağı yarıp gökyüzüne doğru yayılıyorlar. Onlara gözlerimle, ellerimle dokunmayı seviyorum.

Sokakta kedilere köpeklere selam verirdim, şimdi ağaçları da selamlıyorum. Çok kafayı kırdığım zamanlarda oluyor, o zaman gövdelerine sarılıyorum.

Sarılmamı istiyorlar öyle hissediyorum. o yüzden gidip kollarımı sarıyorum. bazen açmakta olan tomurcuklarına dokunuyorum. Çiçeklerinin yapraklarına parmaklarımı dokunduruyorum.

Dün yaprakları dökülmüş çıplak bir narenciye ağacının dallarının arasında öyle tek başına duran turuncu bir narenciye meyvesi gördüm.

Öyle dalların arasından etrafına bakınıyordu.

Bizim de böyle yapmamız gerekiyor.

Bütünün bir parçası olarak doğayı izlememiz ve doğamıza dönmemiz gerekiyor. Bizim de zamanın içinde öylece durmamız gerekiyor aslında.

Bu zombi gibi mal gibi öyle bir yerde durup fotosenteze çekilin demek değil elbet.

o meyve durgun dalında asılı çürüyüp düşmeyi bekliyor. Onun aslı o. Dalında asılı durmak.

İnsan da en saf en sade haliyle hayatın ona getirdiğini yani durduğu yerde ona çarpanı dönüştürmeli ki donanımlı dünyaya gelir insan sonra durmaya devam etmeli hayatın içinde.

Aynı zamanda hareket etmeli insan, durduğu yerde hareket etmeli, içine içine gitmeli.

İnsan hep gitmek ister, doğasında vardır gitmek.

Ve bu gitmenin özü, içine yapması gereken yolculuktur.

Bu yolculukta başka zamanlara, dünyalara gider ve en sonunda vardığı yer kendi özüdür.

Ve dünyaya geliş sebebimizde bu değil mi tekamüle ermek.

Tüm bunları hepimiz biliriz ama hayatımıza hücrelerimize işlemesi bazen ömür hayatımızda hiç gerçekleşmez ya da bir köşesinden tutunur, tam oldu derken ölür gideriz.

Böyle arada benim gibi tekrarlamak belki de kulağa tını kalmasını sağlar.

Üstelik arada kendine hatırlatma iyidir. Şaşan menzili yerine oturtur.

Kel alaka bir girizgahın menzili de buralara geldi efendim.

Dün otobüsle Bağdat Caddesi’nden Kadiköy’e giderken otobüsün penceresinden ağaçlara baktım yine yolun kenarından onlar da bana bakıyormuş gibi geldi.

Çünkü onları ben fark ettim. Eskisi gibi dallar ve yapraklardan ibaret değil artık onları hissedişim.

Bu benim doğayı yeniden keşfedişimin bir realitesi aslında.

Bir bitkinin dalındaki dinginliği fark ettiğimden beri ben de doğama dönmeye, doğanın içine karışıp eski yerime dahil olmaya çalışıyorum.

O zaman iyileşeceğimi, huzurumun tamamlanacağını biliyorum. Bu tek kişilik bir huzur olacak. Dalındaki yaprağın varlığı gibi.

Dal yaprakta olur, zamanla düşer, çürüyüp toprağa karışır.

Hiç bir anarmol bir durum değildir. İnsanın kendi kıçından uydurduğu gibi hüzünlü de değildir.

Yaprağın dalından düşüp,  çürüyüp toprağa karışmasında bir şifa vardır biliyorsunuz ki.

Tıpkı insanlar için ölümün bir kurtuluş olması gibi.

Neyse şekerim.

Gelirim, yazarım, modern dünyanın hayali arkadaşlara ihtiyacı var. Yoksa çekilmez.

zuhals

 

tak diye olur mu ki

 

 

11205618_820538984696275_750288124284882480_nMerhaba sevgilim günlük,

Sana manyak bir haberle geldim, yani benim için acayip bir durum.

Sigarayı bıraktım, hem de tak diye.

İlaçsız.

Aslında düşününce öyle tak, diye olmuyor hiç bir şey.

Mesela, bugün babama gittim.

Sabah kalktım, haydin bakalım babama gidiyorum, demedim.

Önceden düşündüm, tasarladım, hatta bir ara vazgeçtim sonra baktım, kardeşim çoluğunu, çocuğunu toplamış, babamın yanında bir de selfy çekip koymuş kardeşlerden oluşturduğumuz whatsApp grubumuza,derhal kalktım, gittim.

Zaten giyinmiştim ama her an soyunabilirdim.

Hava çok sıcaktı.

Üstelik İstanbul’da kalma sebebim de babamla zaman geçirmekti, ama bu sabah uyanınca, onu gidip, orada ziyaret etmek istemedim.

İşte, baktım kardeşim gitmiş, ben de dedim, haydi tonton, kalk- git -gör babanı.

Öyle uçup gitmedim tabi.

Yola çıktım.

Uzun bir yol yürüdüm.

Otobüs durağında bir adam oturdu yanıma. Adam bir kadının yanına oturmaktan tedirgindi belli ki. -Çünkü bugün İstanbul insanların kalp atışlarını duyacak kadar sessizdi, tanrıya bin şükür. Bu da bizi daha bir ürkek ve görünür kıldı haliyle.- Ben de içimden, bu şimdi otobüs mü bekliyor, yoksa sapık falan mı? Niye bana öyle tuhaf tuhaf bakıyor diye geçirdim düşündüm tabi.

Bir de korkum, karşımdaki koca otele rağmen yerden filmlerdeki gibi bir çalı yumağının geçmesi ve otobüsün hiç gelmemesiydi.

Otobüs demek kalabalık demek.  Sessiz ve insansız bir İstanbul’da otobüs durağında olmak hakikaten, kadın olsun, erkek olsun, herkes için ürkütücü bir durum.

Uzak bir yerde, benim babamın kaldığı bakım evi, oraya gitmek için otobüse binmem gerekiyor.

Her neyse işte.

Bu günlerde bu “Her Neyse”  lafını da seviyorum. Böyle saçımı savurur gibi, gözlerimi devirir, gerdan kırar gibi, konudan savrulmak için “her neyse” diyorum.

Ondan işte.

Bir karardı, yolculuktu, babama gitmem.

Babamın kaldığı bakım evinin kapısından içeri girince sanki bir partiye katılmışım gibi oldu. Yemyeşil çimenlerin arasına güzel koltuklar koymuşlar, tepelerinde kocaman şemsiyeler, bakıcılar bir örnek giyinmiş, kocaman bahçenin bir köşesinde neşeli bir müzik çalıyor. Köşede metal çay makinası.

Çay partisi gibi bir şey hazırlamışlar belli ki.

Ben dahil olamadım.

Çaya da kalamadım zaten.

Bahçenin kapısından girince, öbekler halinde oturan yaşlı insanları ve neşeli genç kadınlara baka kaldım önce. Ama onlar bana baktıklarında cep telefonunu kurcalayan huzursuz bir kadın gördüler büyük ihtimal. Çünkü kapıdan girmeden önce, kız kardeşimle konuşmuştum. Telefonumun ekranı, saçımdaki hindistan cevizi yağı yüzünden yapış yapış olmuştu, bir yandan onu silmeye çalışıyordum.

Bir de babamı görmüştüm uzaktan.

Başını önüne eğmiş tüm diğer arkadaşları gibi o eğlencenin istemsiz bir unsuru gibi göründü gözüme.

Utanıyordum.

Ne zaman oraya gitsem, telaşlanıyorum.

Oradaki netlik, beni telaşlı ve huzursuz yapıyor ve buna alışmak istemiyorum.

Annem için onkoloji servisine ilk gittiğimde, sanki başka bir dünyanın kapısından giriyormuşum hissine kapılmılmıştım.  Bir annenin özürlü evladını kabul ediş evreleri gibi olmuştu, oraya alışmam. İlk gün, hastaneden çıkınca arabaya gidene kadar, bağıra bağıra ağlamıştım. İnsanlar beni durdurmaya çalışıp, hastalığımın adını öğrenmek istemişti, ellerinden sıyrılıp yoluma devam etmiştim. Öfkeli zamanlarım olmuştu, herkese küfrettiğim. Öyle zamanlarda annem koridorda bulduğu bir kanepeye uzanca oturur, beni öldüreceksin, derdi. Rezil ediyorsun insanlara. Ama doktora gitmek konusunda da benden başka kimseye güvenmezdi.

Son senelerde, kulağıma kulaklığı takar, kitabımı alır, sırasını beklediğim doktorun tüm hastalarının gitmesini, bir kanepede uslu uslu bekler, olmuştum.

Babamın bu yeni durumuyla, böyle yüz göz olmak istemiyorum.

Belki de annemdeki tecrübem beni bugün bu duygulara getirdi.

Babam beni tanımadı. Kız kardeşinin çocuklarından biri zannetti büyük ihtimalle. Durumun vahametinden bahsetti. Yukarı çıkıp ablasıyla konuşmamı istedi. Durumu çözmemiz gerekiyormuş. Ablasının söylediklerini ona iletmemi istedi.

Bahçede çimenlerin üzerinde bağdaş kurup oturdum, onun dizi dibinde. Ama o benim kızı gibi hissetmeme izin vermedi.

Benim babama ihtiyacım vardı, onun ablasına galiba.

Organize olsunlar istiyordu.

Kimler bilmiyorum.

Bayram olduğunu ve orada herkesin akrabamız olduğunu düşünüyordu galiba.

Belki de köyde kocaman bahçeli evinde olduğu hissine kapılıyordu.

Benimle önce kendi anadilinde konuşup,  diyaloga geçmeye çalıştı. Belki de etrafımızdaki insanları böyle uzaktaştırmak istedi yanımızdan. Ama ben onun söylediklerini anlasam da onun dilinde konuşmayı beceremediğimden ortak bir yerde buluşamadık.

Yeniden Türkçe konuşmaya başladı o da.

Beni kim zannettiğini soramadım. Ben büyük kızınım diyemedim. Çünkü onu içinde yaşadığı realiteden çıkarmanın bir manası olduğuna inanmak gelmedi içimden.

Bunca tanışıklığımıza istanaden, kelimelerimiz ve anımız denk düşmese de hüzünlü olduğu hissine kapıldım.

Ben de kaptırdım kendimi çimenlerin yeşiline, müziğin neşesine, babamın saçlarına, yüzüne dokundum.

Oğlumu sever gibi okşadım yanağını, bir zamanlar kıvırcık saçlarının olduğu tıraşlı kafasını okşadım, hoşçakal demek için.

Yanından ayrılırken arkama bakmadım, yuvaya oğlunu ilk defa bıraktığı için suçluluk hisseden, onunla göz göze gelmek istemeyen anne gibi, adımlarım havada bahçeden süzülmeye çalıştım.

Yolun kenarında, bankta sigara içen benden yaşlı bir hasta yakınıyla göz göze geldim.

Bayramlaşmadık.

Yarım bir gülüş dokundurduk birbirimizin yüzüne, ve ben sigara içmediğim için hayıflanmadım.

Klimalı, değişik yolcu sıkalasının duraklarla birlikte belirlendiği otobüsümle, üstelik yüzde elli indirimli yolculuğumu yapıp evime geldim.

Yarın hava şartları ve ruh halim müsait olursa, bir turistmiş gibi İstanbul’da tura çıkayım diyorum. Hiç gitmediğim camileri falan gezeyim. Bir ağacın altında kitap okuyayım.

Şehirde hazır insanlar azalmışken içimdeki sese kulak vereyim, diyorum.

Sigara mevzusuna gelecek olursak şekerim, işte o karar da şimdi geldiğim bu yer de olduğum halle ilgili bir durum.

Uzaya fırlatılan mekiğin kendisindeki fazlalıklardan kurtulup hedefine ulaşması gibi bir hareketin başlancı oldu bende aslında.

Küçük, büyük terk edişlerimin başlangıcı, kopuşların, zorunluluklara teslim oluşun bir simgesi.

Yine gelirim. Nasıl olsa sen hep buradasın, ben de şuralarda bir yer de.

Zuhals

Neşeli Avcı

Merhaba Günlüküm,

Uzun zamandır sana gelmiyorum. Bugün neşeli bir şeyler yazmak için geldim. Neşeli falan olduğumdan değil avcının pusuya yatıp avını beklemesi gibi ben de pusuda neşeli bir şeylere bakmak üzere koşullandırdım kendimi, yazmaya otururken yani ama henüz bulamadım o yüzden seni oyalıyorum.

Hep dolup taştığım zamanlar da geldim sana. Birilerine kendime küfür etmek için, kusmak için ya da dedikodu yapmak için. Bir değişiklik yapayım dedim bugün ama bilemedim.

Biraz önce Çitler diye bir film satın aldım onu anlatayım sana. Zenci bir baba var. Çöp toplayarak hayatını geçindiriyor. Zenci olduğu için kaderine kızgın. Oğlu beyzbol oynuyor kendi de eskiden oynarmış ve ünlü biriymiş kendi klasmanında ama oğlunun öyle boş işlerle uğraşmasını istemiyor. Çünkü spor beyaz adamların onu kullanacağı bir alanmış. Hep yedek klubesinde otururmuş ama o para kazanacağı bir iş sahibi olmalıymış. Oğlu koleje gitmek için burs kazanıyor. İyi beyzbol oynadığı için kazanıyor bunu ama babası hayır diyor kağıtları bana göndermesinler imzalamam, boş işlerle uğraşma git çalış. Çocuk diyor ki baba sen beni neden sevmiyorsun. Babası diyor ki sevmek mi? Seni neden sevecekmişim. Annenle seni yaptık diye sevmek zorunda değiliz. Bu sorumluluklarımızın arasında değil. Benim sorumluluğum  bu evi geçindirmek. Sen sevgi dilenerek yaşama. İnsanlara bu soruyu sorma. 17 yaşında da oğlunu evden kovuyor, oğlu da gidip denizci oluyor 6 sene eve gelmiyor. Babası öldüğü zaman eve geliyor annesine diyor ki onun cenazesine katılmayacağım çünkü onun gölgesinden kurtulmak istiyorum. Her yerde onu görüyorum. Annesi de baban kendisine benzemememen için uğraştı. Bir o kadar da benzemeni istedi. Ve sen babana benziyorsun.

Bu arada evin babası karısına sen benim hayatımda başıma gelen en güzel şeysin demesine rağmen bir gün mutfakta karısına diyor ki benim çocuğum olacak.

Kadın, karına çocuğum olacak mı diyorsun 18 yıl sonra diyor. Ben bu evde her şeye katlandım bana söyleceğin bu mu diyor. Şimdi bana söyle bir daha o eve gidecek misin diye soruyor.

Adam diyor ki ben o eve gittiğim zaman çatıyı onarmayı ya da evin diğer tüm sorunlarını unutuyorum. O bana kendimin başka bir yönünü tanımama sağladı. Ben onun evinde güldüğüm gibi hiç bir yerde gülmedim. Bundan kendimi alıkoyamam diyor.

Karısına bu olanlardan hiç kimsenin suçlu olmadığını sadece artık başka bir pencereden bakmayı da öğrendiğini söylüyor. ama kadın onu anlamıyor. Benim de isteklerim vardı. Bunları sence neden yıllarca eteledim diye soruyor kocasına.

6 ay adam karısının evine gelmiyor. Sonunda yine aynı yatakta yatmaya başlıyorlar ve bir gece telefon çalıyor. Karısı telefonu açtıktan sonra yanında uyuyan kocasını uyandırıyor. Kocasına diğer kadının kızını doğururken öldüğünü haber veriyor.

Adam onu hiç kimsenin güldürmediği kadar güzel güldüren kadının öldüğünü öğrenince çok sarsılıyor, oturup ağlıyor ve karısı bunu seyretmek zorunda kalıyor.

Kadın bir gün yine mutfakta yemek hazırlarken adam kucağında kızıyla gelip bu masum çocuğun annesi öldü. Ona annelik yapar mısın? diyor.

Kadın tüm bunlar olmadan önce kocasından evlerinin etrafını tahta çitle çevirmesini istemişti. Bunu isteme sebebi evdekileri bir arada tutmaktı. Kocasının başka bir kadından çocuğu olacağını öğrendiği zaman, ben kendi evimdeki gibi bir ailem olmasın diye uğraştım. Benim ailemde kardeşlerimin anne ve babaları farklıydı ve biz onlardan hiç konuşmazdık. Hala düşününce kim kimden aklım karışıyor. Böyle bir ailem olmasın istedim şimdi sen bana çocuğum olacak diyorsun demişti.

Adam çocuğu kucağında gelince, tamam diyor kadın, adamın kucağından çocuğu alıp, babaların günahını çocuklar çekmemeli, bundan sonra bu çocuğun bir annesi var ama senin bir karın yok.

Sonunda da yalnız ölüyor işte.

En iyi yardımcı kadın Oscar’ını almış film. Güzel bir kurgusu ve diyalogları var.

Eskisi gibi içimden dışıma çıkmıyorum yazarken anlaşılan.

Başka da bir şey yazmak gelmiyor içimden. Gördüğüm güzel şey etrafımda buydu yazdım.

Bir de yemek yaptım. Kuru dolma. Ama güzel mi bilmiyorum. Henüz pişmedi. Kokusu da gelmiyor, gelse tadı hakkında fikrimi buraya iliştirirdim.

Bendeki güzellikler bu kadar.

Güzel günlerde görüşelim biz yine de.

zuhals

Anneler Çocuklar Torunlar

Oğlum dedi ki siz bu sınav da kaldınız, vicdanınız rahat etsin istemiyorum.

Huzur evinin kafeteryasında tek başına sigara içen kadın, müdürü görünce, bunlar benden kaçıyorlar dedi. Oğlum MİT de çalışıyor diye beni de MİT sanıyorlar. Bak tek başıma oturuyorum burada.

Yok senden kaçmıyorlar, onlar ben geldim diye gittiler dedi, genç adam. Ama yaşlı kadın inanmış görünmüyordu. Sonra bana dönüp gülümsüyorsun, dedi. Şimdi gül, ama bir gün seni de torunlarından, çocuklarından ayırıp buraya getirecekler.

Minik bir yün yumağı gibi yatağında toparlanmış yatan yaşlı kadın, yanında bez bebeği de vardı. Kapıda beni görünce anne diye seslendi.

Kocaman penceresi ormana bakan dinlenme salonunda sesi kısılmış televizyon ekranına uykulu gözlerle bakan yaşlı kadın, kucağındaki bez bebeğe sıkıca sarılmış, şarkı söyleyen Zeki Müren’i seyrediyordu.

Bugün ormanın içine saklanmış ölü bebekler gördüm.

 

Büyücüler Ejderhalar Cadılar

 

1d5d913ea9d85fef3b72e30041c6f21b

Merhaba Şekerim,

Uzun zamandır hiç müzik dinlemediğimi fark ettim. Meyve yemek aklıma geldiğinde midemin asit salgılaması gibi bir durumdu. Ne zaman müzik aklıma gelse ruhum büzüşüyordu. Ben de onu rahat bırakmak adına kitaplara daldım.

Bazen bir kitap başka bir kitaba neden olur. Okurken aklında yol açılır okuma nedenin kendiliğinden oluşur.

Bazen bir arkadaşın içinde düştüğü dünyadan sana seslenir. Buraya gel, harika bir yer keşfettim der. Duygularından emin olduğun insanın peşinden sen de dalarsın onun rüyalarına.

Yerdeniz Büyücüsü uzun zamandır aklımda olan bir kitaptı. Ama ben öyle birbirinin devamı olan cilt cilt kitapları sevmem. Neden sevmem bilmiyorum. Kısa yazdığım için belki de çok konuşurum ama uzun yazana şüpheyle bakarım.

Her neyse sonunda başladım okumaya, içine girdiğim büyülü dünyadan hiç çıkmak istemedim.

Benzer konuda bir kitabı oğlum o konularla ilgilendiği için onun yeni dünyasını keşfetmek için okumuştum, bitirdiğimde karşıma gerçek dünyada büyücülerin ritüellerini öğrenme fırsatından sonra en iyi fantastik yazardan onların fantastik dünyadaki yerini öğrenme fırsatı çıktı.

Bir zamanlar insanların ve ejderhaların aynı oldukları sonra bazı ejderhaların gücü özgürlüğü seçip uçmaya devam ettiklerini bazılarının ise dünyanın eski kadim dilini unutup yürümeyi seçtiklerini, kendi menfaatleri için ejderha dünyasından vazgeçtikleri fikri hoşuma gitti.

Bazen insanlar ejderha doğuruyordu. Senede bir tane de olsa insanların arasından ejderha insan çıkıyordu. Bu insan genelde kadın oluyordu, bunu da sevdim.

Büyücü olmak öyle dünyayı keyfince eğip bükmek değildi. Çünkü yağmur yağdırdığında başka bir yerde kuraklığa sebep olabiliyordun. Büyücünün görevi ise dünyanın kurulu düzenini korumaktı. Onlar kendilerindeki gücü öğrenmek için ormanda uzun yürüyüşler yapar doğayı dinler, doğaya karışır, onun sesine kulak verir kendilerinde olanı keşfeder, bir hocanın önderliğinde kendilerinde olanı geliştirirlerdi. Bu bir sorumluluktu. Tıpkı ağacın konumundan dolayı köklerinin bilge, dalların meyve vermesi kadar doğaldı.

Büyücüler bakir oluyordu. Eskiden kadın büyücüler olmasına rağmen yeni dünyada erkekler büyücü kadınlar cadı oluyordu. Cadılar daha az bilgiye sahip canlarının istediği ile yatan özgür yalnız kadınlardı.

Her neyse işte onların dünyasında yaşamak zihnimi son zamanlarda çevremde olup biten saçmalıklardan da korunmama yardımcı oldu.

Suyun altına dalar gibi zamanın içinden kendi alanıma kaçar gibi hikayenin içine dalıp orada yaşamak şahaneydi.

Gecenin bir yarısı yalnızlığın ortasında kendinizden başka hiç kimsenin yaşamadığını hissettiğiniz zamanlarda yan odada huzurla uyuyan adamı sevgiyle hatırlamak ve yanına koşmak gibi.

Uykuyla ağırlaşmış kolunu kaldırıp altına yuvalanmak sonrasında kaşığın eksik yanını tamamlamak, avucunun içini minettarlıkla öpmek gibiydi, kitabının içine dalıp orada kalmak.

Bitince boşluğa düştüm. Zihnim ne düşüneceğini şaşırdı.

Artık eskisi gibi hikaye yazamadığımı fark ettim. Okurken ben neden bu kadın gibi bakamıyorum, bunu neden ben düşünemiyorum diye kıskançlık krizleri geçirdiğim zamanlarda oldu elbet.

Arkadaşım sen gerçeklerin insanısın böyle düşünmeyi bilmiyorsun. O yüzden senin baktığın yer, yazdıkların farkı dedi. Pek tatmin olmadım ama hikaye yazma yeteneğimi toptan yitirdim sanki.

Okuduğumda etkilendiğim ilk kitap beni yazarlığa özendiren Montaigne’nin Denemeler kitabıydı.

Lisedeydim.

Büyülenmiştim.

Bir gün ben de böyle bir kitap yazacağım demiştim. Ama bu zamana kadar yüksek sesle kimseye söylemedim. O kadar da salak değildim. Deneme kitabı yazacak kadar erişkin olmadığımın, kendimin farkındaydım. Ama şimdi içimde minik bir ses aslında sen bir deneme kitabı yazmalısın diyor.

Senin sebebin bu. Cılız ürkek tabii ki.

Sadece son zamanlarda yaptığım okumalar ve geldiğim nokta yüzünden bu.

Zamanla okuduklarımı sindirip yeniden hikaye diline de dönebilirim.

Bilmiyorum.

Ama şu an o dili kaybetmiş görünüyorum. Hiç baharatlı kelimem yok. Kelimelerle oynayacak gücümde. Bunun sebebi arınmış saf duygulara sahip olmamamla da ilgili olabilir. Zihnim kirlendi belki de. Karanlık yana düştüm.

Zihnim durulduğunda yeniden içimden yeni hikayeler fışkırır ama şimdi karanlık.

Bunun sebebi içinde yaşadığım dünyada yazmak istediklerim konusunda kendime ket vurmak zorunda kalmam. Özgürce yazabilsem dilimdeki tortulardan kurtulabilsem zihnim aydınlanacak, biliyorum.

Kendimi korumak adına başka yerlere bakıyorum bugünlerde. Kendimde başka şeyler keşfetmeye çalışıyorum. Başarılı olmak korkutuyor. Gönüllü olmadığım konularda yaptıklarım ses getirince yoksa ben başka bir şey yapamayacak mıyım ben bundan ibaret miyim? diye sormadan edemiyorum kendime.

Bunların hepsinin sebebi yaşlı olmak.

Kendinde olanı geç keşfetmek.

İnsanoğlunun yaşam çizelgesine bakınca karakteriyle ilintili olanı bulması benim yaşlarıma denk gelirmiş gibi görünüyor, çok adım önde olanlar ise bunun çok daha önce farkında olanlar.

Ursula Le Guin ilk fantezi öyküsünü yazdığında 12 yaşındaymış.

Ben o zamanlar fantezi ne, onu bile bilmiyordum.

Neyse şekerim işte öyle bende 12 yaşımı şimdi yaşıyorum belki de zaten sen büyüdükçe deliriyorsun derdi,annem.  Çünkü gençliğimde yaşlı bir kadın gibiydim. Sebebi hayatıma kem gözler değmesin, kimse bana dokunmasın, kazasız belasız şu günlerimi atlatayım manasında kendimi ertelemekti oysa.

Her neyse şekerim günlüküm, benden bu kadar sabah itirafı, iç dış temizliği.

Sonra yine gelirim şimdi kocamı arayıp onu nargile içmeye davet edeceğim dün akşam erkenden nargilesini yarım bırakıp zorla eve getirmiştim.

Benim gibi evliliğinizde bir insan ömrü geçirdiyseniz, tıpkı insan yaşamı gibi evliliğiniz de çeşitli merhalelerden geçiyor. Ya da bir şirket gibi gelişme durakla dönemleri oluyor. Her şirket sonunda iflas eder. Bir tükenme noktası vardır. İflas etme nedeni kurumun makineleşmesi ile ilgilidir. Bu onun gelişme dönemine denk gelir. Ruhunu kaybeder. Evliliğin yıkılma sınırı da orada başlıyor galiba yola devam etmek istiyorsanız insani ayarlarınızı son noktaya çıkarıp karar veriyorsunuz amacınız birlikte yolculuk etmekse her şey çok zevkli oluyor. Tıpkı tecrübesiz ilk annenin ikinci çocuğunda anneliği daha keyifli yaşaması gibi. Sorumluluktan korkmadan her anından zevk alması gibi.

Görüşelim anacım.

Zuhals