yolculuk

Sevgili Günlüküm,

Uzun zamandır canım senle hiç sohbet etmek istemiyordu. Girişimin netliğinden bende ki değişimin farkında mısın bilmem? Acayip değiştiğimi hissediyorum bu aralar. Biraz önce arkadaşımla konuştum. Biz uzaylıyız dedi. Bu sadece bizim aramızda bize özel bir tamamlama elbet o yüzden rahatlıkla yazabilirim. Ne sana ne de okuyan gözlerde bir anlam ifade etmez.

Sen de karalamayı seviyorum çünkü yok olma ihtimalin ben de yok olma ihtimalinden şimdilik daha az. Görünür kılma hastalığım gibi yok etme hastalığımla at başı koştuğundan hikayelerimin, keşfettiklerimin zihnimde, sayfalarda kaybolma ihtimalleri çok yüksek.

Üstelik biz tezatlıklarla ilerleyen bir insan nesliymişiz o yüzdenmiş bu duyguların tersine koşmalar falan. Bunu da yeni öğrendim. Okudum yani.

Burada bazen dönüp baktığımda zaman sekmeleri yaşayıp ana dönme duyguyu yakalama şansını buluyorum.

Bazen  toptan burayı da imha etme arzusu duyduğum zamanlar oluyor, bazen birileri engel oluyor bazen ben bahaneler üretiyor kendimi ikna ediyorum.

Sana geldim çünkü kendimi görünür kılmanın başka safhasındayım.

Bir piramit olduğumu düşünüyorum. Bütün insanların bir piramitten oluştuğunu en tepesine çıkarken yani Oluşlarını meydana getirirken hayatlarına çıkan insanlar da eksik yanlarını tamamladıklarını düşünüyorum. Herkesin piramidi düzgün olmuyor elbet. Ve herkes bir piramit olmuyor.

Her neyse bunlar derin mevzular yazarken düşündüklerimi kelimelere dökmeye üşendim ve vazgeçtim.

Ben sana yolculuğumu anlatayım.

İstanbul’un hiç gitmediğim bir semtinde kaldım üç gün. Tuhaftı.

Hiç yan yana gelmeyeceğim insanların arasında dolaştım.

İçimden geçen şeyleri yapmadım sadece seyrettim onları.

Yapmak istediğim şey, sokaklardan birine dalmak birinin kapısını çalmak sonra da evdeki kadınlarla çocuklarla sohbet etmekti. Ama tuttum kendimi.

Mahalle kahvesinde oturup masadaki adamların sohbetlerine kulak verip bir köşesinden ertesi gün sohbete dalmak istedim aslında.

Bir kamera gibi onların hayatını kayıt etmek istedim.

Nasıl para kazandıklarını,  bir otobüsün içinde giderken öteki olmanın ne demek olduğunu merak ettim. Çünkü benim için ötekiydiler. Ama nasıl neresinden tutmak gerektiğini bilemedim.

Hikaye yazmaya meyil ettikten sonra artık olayları bir kağıda yazar gibi düşünme şekli geliştirdiğimi zamanla fark ettim. Bunu da anlatma şeklimde gözlemlemiştim.

Artık  olayların görsel yanıyla da ilgileniyorum.

O yüzden onları hafızama kayıt etmek istedim önce. Aralarına karışmak, konuşmak hikayelerini öğrenmek istedim.

Henüz yolun başında olduğum için sadece kendimdeki duygu değişikliklerini kontrol etmekle yetinip, etrafı gözlemledim.

Yolu öğrendim. Onlar da beni öğrendiler. Yakında yeniden gidip onlarla konuşmayı deneyeceğim.

Atlarını otlattıkları kocaman yeşil alanlarda şimdi bir şehri dolduracak insanı barındıran sitelerin yapılmasına ve yabancı insanların orayı tıka basa doldurması hakkında ne düşündüklerini soracağım.

Bileği kırılmış atı neden bir senedir veterinere götürmeden öyle ayağını burka burka dolaşmasına izin verdiklerini de soracağım.

Hatta birazdan internette araştırma yapıp orada yetkili birilerini bulup neden öyle o hayvanın gezdiğini o yetkililere de soracağım.

Çünkü atlar sabahları sitelerin arasında asfaltta arabaların geçtiği yolda bazen arabalara da aldırmadan bir yerden bir yere yolculuk ediyorlar. Çöp konteynerlarına kafalarını sokup yemek yiyorlar ve kimse o bileğinden ayağı dönen atı, yahu bu hayvanın canı yanmıyor mu? Sahibini uyaralım ya da veterineri arayalım da şu hayvanın derdine bir çare bulsun demiyor mu? Bilmek istiyorum.

Her sabah kahvaltı ettiğimiz yerdeki garson kız bize, ben çalıştığım günden beri o at öyle geziyor dedi, yani bir buçuk senedir.

Hangi vicdansız  ondan sorumlu bulmak gerek.

Dönüşte otobüste gelirken -uzun bir yolculuktu, arabada garip tipler vardı. Ben de içime kaçıp bol bol düşündüm.

Yolda ve kaldığım yerde çok fazla başı boş semirmiş sokak köpeği vardı. Bazıları da bir o kadar bakımsızdı.

Kahve dünyasının önünde karşılıklı yatan iki sokak köpeği gördüm. O kadar kirli o kadar hasta görünüyorlardı ki. Bir tanesinin bazı yerlerinde tüyleri dökülmüş, kırmızı derisi görünüyordu. Kahve dünyasında çalışan insanların ya da sahibinin aslında onlara bakabileceğini onların sorumluluğunu almasını gerektiğini düşündüm.

Taksim’de The Marmara otelinin önündeki köpek gibi Moda’da ki starbucksın önündeki köpek gibi onlarda kapılarının müdavimi olan ya da sürekli orada takılan hayvanın bakımını üstlenebilecek sorumluluğa sahip olmaları gerekir. Bu manada ekonomik güçleri olmalı.

İnsanlar evlerine götürecek ekmeğin derdine düştüklerinde ince detayları kaçırabilirler ya da görmezden gelmek zorunda kalırlar. Ama bunun derecesinin olduğunu herkes bilir.

Hepimiz kelimelere dökülmeyen yazısız kuralların asolan insani kurallar olduğunu, dünyanın düzenin bunların etrafında döndüğünü biliriz. Ve bunlar görünür kılındıklarında kurallar itibar kaybeder.

Yoruldum. Aklım karışıkmış. Gidip biraz film seyredip daha da karıştıracağım.

Yeni bir kitaba başlamam gerek. Ama henüz kitap beni seçmedi o yüzden bekleyeceğim.

Bakalım neler olacak.

Hımm unuttum cadılık ve büyücük hakkında bir kitap okudum. Acayip güzeldi. Okurken cadı mı olsam dedim büyücü mü? İkisinin birbirinin devamı olduğuna karar verdim. Birbirinden geçtiklerine. Ay ve Güneş. Birini bilmeden diğeri olunmayacağına. Şeytan olmak için melek olmak gerek. Onun gibi bir şey.

Bu da bence bir benzetme elbet.

Yazılarımda kendimce zaten. Ve sadece beni bağlıyor. Belki de sadece ben anlıyorum. Ve bu çok hoşuma gidiyor.

Çünkü biliyorum ki bu dünya da herkesin bir yolculuğu var ve orada herkes kendinden sorumlu.

Sahnesine davet ettiği, karşısına çıkan her nesne, her varlık, olay da onun eksik yanını tamamlamak üzere sahne de beliren bir ögeden ibaret.  Bu da duygunun katı hali en gerçeğinden.

Başka zaman yumuşatırız.

Görüşürüz Günlüküm, boş sayfam.

Zuhals