İlhami ile Meryem

e981650d832fba848022cea0e3f7b8a1

Gecenin karanlığı, İlhami’nin salon camının patlamasıyla, öfkeyle açılmış bir fermuar gibi ikiye yarıldı. Yere yağmur gibi dökülen cam kırıkları geceyi çizerken, kırıkların ardından Allahu Ekber, diye bağırdı İlhami.

Allah birr diyen sesi, ışıklarını yakıp korkuyla pencereye koşan, insanların kulaklarında çınladı.

İlhami, geceye Allah birr diye, bağırmaktan yorulduğunda, içeri girip namaza durdu.

Gün ağarana kadar seccadenin başında oturup ağladı.

Meryem’in cesedi, banyoda küvetin içinde kanlar içinde sabaha kadar bekledi.

Sevdiği adamın korkusundan, onu uykusunda uyandırmadan mutfakta yemeğini ısıtıp karnını doyurmak isterken, onu saçlarından yakaladı İlhami.

Kiminle konuşurdun dedi, söyle nereye sakladın sevgilini.

Meryem saçlarını adamın ellerinden kurtarmak isterken, bırak, yapma ne olur, canımı yakıyorsun, dedi. Bizden başka evde kimse yok, ne olur yapma, diye inledi.

Tezgahın üzerinde aradığını bulamayan İlhami, önce mutfak dolaplarının kapaklarını açtı teker teker, kapaklara tekmeler savurdu, Meryem’in saçlarını avuçlarında sıkıca tutarken, mutfak çekmecesini açıp, ekmek bıçağını aldı.

Kadının boynuna dayadığı bıçakla, derisinde kan akıtacak yaralar açarken, yüzüne tükürükler saçıp, bağırmaya devam etti.

Orospu söyle, nereye sakladın, öldürürüm ulan seni, diye haykırdı.

Meryem’in kafasını,mutfak tezgahına vurmaya başladığında bayıldı genç kadın.

Onu banyoya sürekledi İlhami, seviştikleri yatağa uzatır gibi küvetin içine yatırıp, soğuk suyu kafasına boca etti.

Korkuyla gözlerini açan kadına yeniden bağırmaya başladı.

Söyle nerede sevgilin, öldürücem ulan ikinizi de. Seviyorum ulan, seviyorum seni, benimsin, benimsin, benimsin diye haykırırken önce göğsüne sapladı elindeki ekmek bıçağını.

Yorulup cama koştuğunda İlhami, sevdiği kadının bedeninde 27 kıskançlık yarası vardı.

Meryem’in oturduğu mahallenin camisine tayini çıktığında dünya başına yıkılmıştı İlhami’nin. Ailesinden ilk defa bu kadar uzak bir yerde yaşayacaktı.

Sabahları annesi sabah namazına kaldırırdı.

Babasından hala korkuyordu. Ama onun mesleğini yaparak gururlandırdığını biliyordu.Annesi gibi belli etmese de oğlunu severdi.

İlhami onlardan ayrılmak istemiyordu, bunu dillendirmeye utandığı için tayini başka bir şehre çıktığında sevinmiş gibi yaptı.

Merzifon’a gelip yerleştiğinde depresyona girdi.

Ezan okumak için minareye çıktığında uzun uzun aşağı bakar, kendini atmamak için dualar okurdu.

Meryem, işte annesini özlediği o kara günlerde karşısına çıktı.

Eve babasının mevlütünü okutmak için onu çağırmışlardı.

Mevlüt sırasında normalde haremlik selamlık geleneğini uygulayan bir aile değildi genç kadının ailesi.

İlhami kadınlara hiç alışık değildi, en çok annesini severdi.

Onu seven tek kadın da annesiydi.

İlhami de annesinden başka bir kadını sevmek istemiyordu.

Çünkü bir tek annesi onu sever sanıyordu.

Meryem babası öldüğünde çok ağladı.

Mevlüt günü yine bir köşede oturup sadece ağladı Meryem.

O da en çok babasını severdi.

Annesinden korkardı. Kendisini sevmediğini biliyordu.

Onu bu dünya da bir tek babası koruyup  kollardı, şimdi onu yalnız bırakıp gitmişti.

Meryem annesi ile kaldığı çok üzgündü. En çok bu yüzden ağlıyordu. Artık onu kimse sevmeyecek diye ağlıyordu.

İlk önce kim kimi fark etti bilinmez ama Meryem ve İlhami o günden sonra birbirlerini görmek için bahaneler yaratmaya başladı.

Her seferinde başarılı da oldular.

Meryem namaza başladı.

Namazlarını camide kılmayı adet edindi.

Tanrıda onlara kıyak çekti, Ramazan ayına yakın birbirlerine yakınlaşmalarını sağladı.

Bol görüşmeleri teravilere denk geldi.

Her gece birlikte namaz sonrası dondurma yediler.

İlhami ilk defa bir kadının burnuna dokundu.

Meryem’in dondurma sıvanmış burnuna değdirdiğini parmağını ağzına alıp emdi.

İlhami hastalanmasaydı, ona aşk nedir diye sorsalar,  karadut tadında şekerli bir şey derdi.

Mutluluk da kara dut tadında şekerli bir şeydi.

Meryem’i ilk öptüğünde ağzına bulaşan nane tadıyla ağzını şapırdatıp, evlenelim dedi.

Olur diye kıkırdadı Meryem.

Evlendiler.

Camiden koşarak eve gelirdi İlhami, Allah’a şirk koşmak istemiyordu ama onun ibadethanesi evindeydi.

Tıpkı annesi gibi Meryem de kocasını erkenden uyandırır, sabah namazına camiye gönderirdi.

Namazı kıldırıp koşarak yatağına dönerdi İlhami, kıvrılır karısının sıcaklığına uzanırdı.

Öyle namazına kadar yeniden uyumaya devam ederlerdi.

Dolaplarda başka sevgili hayaline düşene kadar, her ikindi sonrası sevişti Meryem’le İlhami.

Bir gece ona bir ses dedi ki, Meryem seni sevmiyor.  Sen aptal adamın tekisin. Meryem başkasını seviyor.

O günden sonra ne zaman ses Meryem’den bahsetse, dokunduğunda öpmeden durulmadığı, durulduğunda öpmeye kıyamadığı karısına vurmaya başladı İlhami.

Yorulana kadar dövdü karısını.

Meryem bayılır, o yorulurdu.

Yatakların altına bakar, dolapları deşer, kadının sevgilisini arardı her yerde.

Meryem’in annesi damadının şizofren olduğunu anlamıştı. Onun babası da annesini döverken ölüp gitmişti.

Kızına ayrılmasını tembihliyordu her seferinde.

Meryem kocasını seviyordu. Onu doktora götürmeye ikna etmişti. Ama ilaçlarını içmeye ikna edemiyordu.

Kocasının sevgisinden emindi, annesinin evinde sevgisizlikten ölmek istemiyordu.

Meryem, ölürken üzgündü.

Kocası için üzgündü. İlhami’yi sevdiğine ikna edemediği için üzgündü.

Komşular polisi aramasaydı, o karısının yanında banyoda ölene kadar yaşardı. Ama meraklı komşular polislere haber verip, zorla eve girdiler.

Hiç birini tanımadı İlhami, mutsuzluktan ölmek üzereydi.

 

Reklamlar

Leke

d218455f023aeac10f622ec266c098d9

Kendimi en çok geceleri, yatağa uzanıp tavana baktığım zaman ufacık hissediyorum. Yastığımda küçücük bir lekeymiş, bir türlü kuruyamıyormuşum gibi, her gece karalıkta odam kocaman, ben içinde yok olmayı beceremeyen bir duygudan ibaret kalıyorum.

Oda daha da büyümesin, beni de yutmasın diye kıvrıldığım çarşafların arasından fırlayıp, beni küçülten yatağımmış gibi ondan uzaklaşıp duvardaki ışığın lambasına yapışıyorum. Işıklar yanınca oda benim boyutlarımla orantılı bir hal alıyor. Başlıyorum bir fare gibi odanın içinde dolanmaya. O kadar büyüyorum ki odama sığmıyorum.

Salona gidip ışığı yakmadan balkon kapısını açıyorum. Her akşam kapısında bir daha çıkmayacağım dediğim eşikten geçip, yeniden oturuyorum balkondaki sedire. Dün geceden unuttuğum sabahlığımı bacaklarıma örtüp, kendime kalıcı olmadığımı ıspat etmek ister gibi, iliştiğim sedirin kenarından gecenin karanlığında, yıldız gibi parlayan pencere ışıklarına bakıyorum, yalnız olmanın iç bunaltısında.

Uyuyamıyorum.

Bugün 13. günüm.

Uyuyamamak beni rahatsız etmiyor. Bedenim yorgun değil.

Kitap okuyamıyorum. Televizyonda seslere tahammülüm yok, o yüzden hiç bir şey seyretmiyorum.

Zihnimdeki düşüncelere de tahammül edemiyorum. Baktığım her yer bana kendimi yokmuşum gibi hissettiriyor.

Gözlerimi kapatmaya tahammül edemiyorum.

İşte bu yüzden doktora gittim. Neden uyumadığımı öğrenmek için bana testler yaptılar.

Hiç bir şeyim yokmuş. Beynimde uyumama engel hiç bir şey yok.

Sanırım hepsi kalbim yüzünden.

Kırıldı.

Artık düzgün çalışmıyor belki de.

Kırıldı çünkü artık beni her gece yatağıma çağıran biri yok.

İyi geceler ben yatıyorum der gibi her gece hadi gel yatalım derdi bana.

Ben de sinirlenirdim. Senin kölen miyim ben derdim. Sen uyuduğunda ben de uyumak zorundayım.

Kırılmazdı.

Ben uyuyana kadar yanımda yat derdi. Sana sarılıp uyumak hoşuma gidiyor. Sonra kalkarsın.

Utanırdım.

Ama yine de her zaman o sarılmak istediğinde onun yanına gitmezdim.

Bana sarılır, elini koynumun içine sokardı. Koynumda bir kuşla yatıyormuşum gibi hissederdim.

Keyiflenirdim.

Çok konuşursam kızardı.

Ben de küser, kuşu koynumdan salar, yataktan çıkardım.

Beni güldürürdü.

Öfkem hep yarı yolda gülümsemeye dönüşürdü.

Onun zamanında da uyuyamadığım geceler olurdu.

İçerden uykuda sesini dinlemek hoşuma giderdi.

Uykunun sesini dinlerdim.

O benim yanımdayken zamanı ben oyalardım.

İçinden geçerdim, durdururdum, hızla akmasını sağlardım. Bazen yok olurdu.

Şimdi zamanın içinde asılı kaldım.

Kum saatinin içinde bir köşeye takılı kalmış, bir türlü akmayı beceremeyen kum tanesi gibiyim.

çerçöp

f890ce299fa54fb299f38848b5f92a00

Dur, atlama diye bağırdı arkamdan annem, çorapların çamur olacak, çıkmıyor lekesi, çekil oradan.

Atladım. Öfkeyle, annem mezarında kalkmışta akşama çamaşır yıkıyacakmış gibi, kolumdan yakalamışta ben kolumu annem de bırakmışım gibi, atladım.

Ayağım o zaman kırıldı işte. Göründüğü kadar derin değilmiş yağmur birikintisi. Annem belki de ayağım kırılsın istedi. Gaza getirdi beni. Bilmiyorum, öldü. Arada böyle sesi musallat oluyor bana.

Gece eve dönüyorum işte böyle. Onunla yaşadığımız zamanlarda ne zaman geç kalsam ağzıma sıçardı. Neredesin,  öldüreceksin beni korkudan, derdi.

Ben de mezarıma yazdıracağım, sırık kızım yüzünden korkudan öldüm, kederimden kanser oldum diye.

Korkardım sahiden, ölecek diye. Onun her söylediğine inanırdım.

Aslında sürekli beni eleştirdiği için mi ne? Ben herkesin söylediğine inanırım. Sanki benden başka herkes doğru söylüyor. Bir yalancısı benim bu dünyanın.

İşte böyle gece yarısı yağmura tutulunca, evde kimsenin dırdırının beni beklemediğini hatırlayınca, birden canım su birikintilerinde seke seke eve gitmek istedi ama su birikintisine yukarıdaki annemin yanından atlamışım gibi bir sertlikle düşmüşüm nedense, kırıldı ayağım. Cep telefonumda o an çantamdan fırlamış, bulamadım onu da.

Eğer ona rastlamasaydım şimdi kesin topal kalmıştım.

Ayak kırılmasından orada bir başıma ölecek halim yoktu ama kan kaybım da yoktu gerçi yine de kötü olurdu işte.

Gece yarısı öyle su birikintisinin içinde oturdum bir süre.

Yanımda arabasıyla o durdu. Arabasından indi. Bir yerin ağrıyor mu? Diye sordu. Kafamı salladım. Hala annesinin çorapları kirlenen kızı modundaydım. Tırsmıştım azıcık.

E birazcık da şımarmak istiyordu hala canım.

Ayağımı gösterdim kafamla, yüzüm buruşuktu.

Tanrım çok hoşuma gitti.

Ben ciddi adam suratı seviyorum.

Babam neşeli adamdı. Hep komiklik yapardı hatta.

Ben ne ara ciddi adam suratına tutkun oldum bilemedim bak şimdi.

Sizi hastaneye götürelim, dedi. Sanırım kırılmış.

Lan kaç kişisiniz demedim, tabii. Arada terbiyeli olabiliyorum, istersem.

O da yüzüme bakmadan yanımda bir yandan arabasını kullanıyor bir yandan konuşuyordu.

Ben ona bakıyordum hep.

Ayağım kırıldığı için çok mutluyum.

Ayağım acıyor mu? Bilmiyorum.

Isınıyor galiba. Ayak bileğimde birileri ateş yakmış.

Arada bir ayak bileğimi üflemek istiyorum.

Sabredin diyor, az kaldı. Geldik sayılır.

Arabanızı da kirlettim diyorum, yüzünün ciddiyetine kurban olduğum adama.

Donum ıslanmış ya!! diye, geçiriyorum içimden, insanın donunun ıslanması, ıslak ıslak tenine yapışması, kirli olduğunu düşündüğü suyu düşündükçe, kıçına çerçöp batıyor hissi, insanı mutlu eder mi! Hiç yaa..

 

 

 

 

Yanık Beklemek

,eXqB0KqxPECAdzDI3GCGtA

Beni yaktılar.

En sevdiğim çakmağımı kullandılar.

Üzerime benzin döküp ateşe verdiler.

Biri beni bulsun, diye Ölüm Vadisi’nde bekliyorum çırılçıplak.

Kayaların arasına sırt üstü yatırdılar beni.

O gün aldığım elbiselerin etiketlerini kopardılar.

Parfüm şişem yanımda duruyor.

Üzerlerine sıktılar gitmeden önce.

Ben ve yanık kokmamak için.

Onları tanımıyorum. Bu şehre yeni geldim. Yeniden başlamak istedim her şeye. Arkamda bıraktığım şehirde beni vareden anılarımdan belki kurtulurum sandım. Orada nereye baksam; geçmiş ete kana bürünüp, bazen eteklik giyip, bazen don paça karşıma fırlıyordu.  Adlarını yüzlerini unuttuğum duygusundan kurtulduğumu sandığım anılarımın hayaletlerinin, ayağımı bastığım her köşe  başında  hortlamasından yorulmuştum.

Gidersem unuturum sandım.

Bu şehri sevmiştim.

Hemen yeni bir iş de buldum. Hayallerimi süsleyen bir iş olmasa da farklıydı. Hayal ettiğim bir iş de yok zaten. Sabahları kalkıp çiftliğe gidiyordum. Çiftliğin sahibi kadın kendi topraklarında yetiştirdiği meyveleri satıyor.

Onunla internetten tanışıp geldim.

Ben seçmedim bu şehri, şehir beni seçti diye düşündüm hep.

Belki ölmeye geldim.

Sakindir buralar. Fazla araç yoktur yollarda.

İnsanda görmezsiniz ortalıkta. Hepsinin bir meşguliyeti var. Ortalıkta dolanmadan meşguliyetlerinin gölgesinde yaşıyorlar sanki.

Bir tek üniversite öğrencileri. Bu şehirde neden bir Güzel Sanatlar Fakültesi var bilmiyorum. Gerçi öğrenciler diğerlerinden farklı değil burada. Okulu bitirdiklerinde de düşünceleri farklı olmayacak. Bir ziraat öğrencisinden ya da veterinerden farklı düşünmeyecekler, nedeni yaşadıkları şehir. Burada sanattan bahsetmek bana garip geliyor.

Öğrenciler okullarına gitmek için otostop yapıyorlar.

Kimse yadırgamıyor onların bu davranışlarını. Ben de yolumun üstünde olan okulun önünden boş geçmemek, hem de konuşmak için onları arabama alıyorum.

İşte onlardan üçü beni yaktılar.

Neden bilmiyorum.

Arabamı almak için belki de. Belki de eğlenmek istediler.

Bu şehir sıkıcı.

Belki büyüdükleri yerin karanlığını daha fazla saklayamadılar bu şehirde.

Bana hiç karanlık görünmemişlerdi.

Eğlenceli bulmuştum üstelik onları.

Konuşmaları bana tanıdık gelmişti.

Sohbetimden benim gibi onların da onların da hoşlandığını sanmıştım.

Arkamda oturan kız ne zaman başıma vurdu, neyle vurdu görmedim.

Direksiyonun hakimiyetini yanımdaki oğlan almış olmalı.

Temiz suratlıydı. Yakışıklıydı.

Sevgiliydiler belki de.

Bilmiyorum.

Beni neden öldürmek istesinler. Çantamda da çok fazla para yoktu. Mücevher takmam.

Evi biliyorlar belki de.

Ama evde de hiç bir şeyim yok.

Bilgisayarımı istediler belki de.

Keşke yakmasalardı. Canım çok yandı.

Yanarkan ayıldım çünkü.

Sonra dumandan boğuldum.

 

tak diye olur mu ki

 

 

11205618_820538984696275_750288124284882480_nMerhaba sevgilim günlük,

Sana manyak bir haberle geldim, yani benim için acayip bir durum.

Sigarayı bıraktım, hem de tak diye.

İlaçsız.

Aslında düşününce öyle tak, diye olmuyor hiç bir şey.

Mesela, bugün babama gittim.

Sabah kalktım, haydin bakalım babama gidiyorum, demedim.

Önceden düşündüm, tasarladım, hatta bir ara vazgeçtim sonra baktım, kardeşim çoluğunu, çocuğunu toplamış, babamın yanında bir de selfy çekip koymuş kardeşlerden oluşturduğumuz whatsApp grubumuza,derhal kalktım, gittim.

Zaten giyinmiştim ama her an soyunabilirdim.

Hava çok sıcaktı.

Üstelik İstanbul’da kalma sebebim de babamla zaman geçirmekti, ama bu sabah uyanınca, onu gidip, orada ziyaret etmek istemedim.

İşte, baktım kardeşim gitmiş, ben de dedim, haydi tonton, kalk- git -gör babanı.

Öyle uçup gitmedim tabi.

Yola çıktım.

Uzun bir yol yürüdüm.

Otobüs durağında bir adam oturdu yanıma. Adam bir kadının yanına oturmaktan tedirgindi belli ki. -Çünkü bugün İstanbul insanların kalp atışlarını duyacak kadar sessizdi, tanrıya bin şükür. Bu da bizi daha bir ürkek ve görünür kıldı haliyle.- Ben de içimden, bu şimdi otobüs mü bekliyor, yoksa sapık falan mı? Niye bana öyle tuhaf tuhaf bakıyor diye geçirdim düşündüm tabi.

Bir de korkum, karşımdaki koca otele rağmen yerden filmlerdeki gibi bir çalı yumağının geçmesi ve otobüsün hiç gelmemesiydi.

Otobüs demek kalabalık demek.  Sessiz ve insansız bir İstanbul’da otobüs durağında olmak hakikaten, kadın olsun, erkek olsun, herkes için ürkütücü bir durum.

Uzak bir yerde, benim babamın kaldığı bakım evi, oraya gitmek için otobüse binmem gerekiyor.

Her neyse işte.

Bu günlerde bu “Her Neyse”  lafını da seviyorum. Böyle saçımı savurur gibi, gözlerimi devirir, gerdan kırar gibi, konudan savrulmak için “her neyse” diyorum.

Ondan işte.

Bir karardı, yolculuktu, babama gitmem.

Babamın kaldığı bakım evinin kapısından içeri girince sanki bir partiye katılmışım gibi oldu. Yemyeşil çimenlerin arasına güzel koltuklar koymuşlar, tepelerinde kocaman şemsiyeler, bakıcılar bir örnek giyinmiş, kocaman bahçenin bir köşesinde neşeli bir müzik çalıyor. Köşede metal çay makinası.

Çay partisi gibi bir şey hazırlamışlar belli ki.

Ben dahil olamadım.

Çaya da kalamadım zaten.

Bahçenin kapısından girince, öbekler halinde oturan yaşlı insanları ve neşeli genç kadınlara baka kaldım önce. Ama onlar bana baktıklarında cep telefonunu kurcalayan huzursuz bir kadın gördüler büyük ihtimal. Çünkü kapıdan girmeden önce, kız kardeşimle konuşmuştum. Telefonumun ekranı, saçımdaki hindistan cevizi yağı yüzünden yapış yapış olmuştu, bir yandan onu silmeye çalışıyordum.

Bir de babamı görmüştüm uzaktan.

Başını önüne eğmiş tüm diğer arkadaşları gibi o eğlencenin istemsiz bir unsuru gibi göründü gözüme.

Utanıyordum.

Ne zaman oraya gitsem, telaşlanıyorum.

Oradaki netlik, beni telaşlı ve huzursuz yapıyor ve buna alışmak istemiyorum.

Annem için onkoloji servisine ilk gittiğimde, sanki başka bir dünyanın kapısından giriyormuşum hissine kapılmılmıştım.  Bir annenin özürlü evladını kabul ediş evreleri gibi olmuştu, oraya alışmam. İlk gün, hastaneden çıkınca arabaya gidene kadar, bağıra bağıra ağlamıştım. İnsanlar beni durdurmaya çalışıp, hastalığımın adını öğrenmek istemişti, ellerinden sıyrılıp yoluma devam etmiştim. Öfkeli zamanlarım olmuştu, herkese küfrettiğim. Öyle zamanlarda annem koridorda bulduğu bir kanepeye uzanca oturur, beni öldüreceksin, derdi. Rezil ediyorsun insanlara. Ama doktora gitmek konusunda da benden başka kimseye güvenmezdi.

Son senelerde, kulağıma kulaklığı takar, kitabımı alır, sırasını beklediğim doktorun tüm hastalarının gitmesini, bir kanepede uslu uslu bekler, olmuştum.

Babamın bu yeni durumuyla, böyle yüz göz olmak istemiyorum.

Belki de annemdeki tecrübem beni bugün bu duygulara getirdi.

Babam beni tanımadı. Kız kardeşinin çocuklarından biri zannetti büyük ihtimalle. Durumun vahametinden bahsetti. Yukarı çıkıp ablasıyla konuşmamı istedi. Durumu çözmemiz gerekiyormuş. Ablasının söylediklerini ona iletmemi istedi.

Bahçede çimenlerin üzerinde bağdaş kurup oturdum, onun dizi dibinde. Ama o benim kızı gibi hissetmeme izin vermedi.

Benim babama ihtiyacım vardı, onun ablasına galiba.

Organize olsunlar istiyordu.

Kimler bilmiyorum.

Bayram olduğunu ve orada herkesin akrabamız olduğunu düşünüyordu galiba.

Belki de köyde kocaman bahçeli evinde olduğu hissine kapılıyordu.

Benimle önce kendi anadilinde konuşup,  diyaloga geçmeye çalıştı. Belki de etrafımızdaki insanları böyle uzaktaştırmak istedi yanımızdan. Ama ben onun söylediklerini anlasam da onun dilinde konuşmayı beceremediğimden ortak bir yerde buluşamadık.

Yeniden Türkçe konuşmaya başladı o da.

Beni kim zannettiğini soramadım. Ben büyük kızınım diyemedim. Çünkü onu içinde yaşadığı realiteden çıkarmanın bir manası olduğuna inanmak gelmedi içimden.

Bunca tanışıklığımıza istanaden, kelimelerimiz ve anımız denk düşmese de hüzünlü olduğu hissine kapıldım.

Ben de kaptırdım kendimi çimenlerin yeşiline, müziğin neşesine, babamın saçlarına, yüzüne dokundum.

Oğlumu sever gibi okşadım yanağını, bir zamanlar kıvırcık saçlarının olduğu tıraşlı kafasını okşadım, hoşçakal demek için.

Yanından ayrılırken arkama bakmadım, yuvaya oğlunu ilk defa bıraktığı için suçluluk hisseden, onunla göz göze gelmek istemeyen anne gibi, adımlarım havada bahçeden süzülmeye çalıştım.

Yolun kenarında, bankta sigara içen benden yaşlı bir hasta yakınıyla göz göze geldim.

Bayramlaşmadık.

Yarım bir gülüş dokundurduk birbirimizin yüzüne, ve ben sigara içmediğim için hayıflanmadım.

Klimalı, değişik yolcu sıkalasının duraklarla birlikte belirlendiği otobüsümle, üstelik yüzde elli indirimli yolculuğumu yapıp evime geldim.

Yarın hava şartları ve ruh halim müsait olursa, bir turistmiş gibi İstanbul’da tura çıkayım diyorum. Hiç gitmediğim camileri falan gezeyim. Bir ağacın altında kitap okuyayım.

Şehirde hazır insanlar azalmışken içimdeki sese kulak vereyim, diyorum.

Sigara mevzusuna gelecek olursak şekerim, işte o karar da şimdi geldiğim bu yer de olduğum halle ilgili bir durum.

Uzaya fırlatılan mekiğin kendisindeki fazlalıklardan kurtulup hedefine ulaşması gibi bir hareketin başlancı oldu bende aslında.

Küçük, büyük terk edişlerimin başlangıcı, kopuşların, zorunluluklara teslim oluşun bir simgesi.

Yine gelirim. Nasıl olsa sen hep buradasın, ben de şuralarda bir yer de.

Zuhals

Mavi

art-shop-karga-kanvas-tablo-art29511049-3

Gece yarısı arkadaşlarının yanından ayrılıp tek başına yürümeye başladığında, yüzü asıldı kadının. İşte böyle yapıcam bundan sonra dedi, her saniyemi doldurucam. Kendimi meşgul edecek bir şeyler bulmalıyım.

İnsanların rengini gösteren bir gözlük olsaydı eğer, ona bakan yolda yürürken renginin kırmızıdan maviye dönüştüğünü görürdü. Neşesinden eser kalmamıştı. Tutkusunu masada bırakmıştı. Şimdi içinde hüzünlü ahtapotlar kol geziyordu.

İnsanların arasına karışıp metroya bindiğinde kitabını çıkarıp okumaya başladı. Okuduklarından hiç bir şey anlamadığını fark edince, kitabını çantasına geri koyup, yanında gürültüyle konuşan gençlere kulak verdi.

Ben denedim ama başaramadım diyordu, uzun saçlı sakallı oğlan. Evde ne kadar ilaç varsa içtim. Ölmedim. Annem hasteneye götürmüş. Midemi yıkadılar. Hiç bir şey hatırlamıyorum aslında. Ablam da ondan ayrılınca denemişti dedi, yanında oturan sesi büyük kendi çocuk arkadaşı. Gidip sevgilisiyle konuştum tabi. Ağzının payını verdim. Herifin ağzını burnunu kırdım o sinirle. Ablam şimdi benimle konuşmuyor. Onu ben buldum. Bileklerini kesti. Oğlum o kadar korkmuştum ki. Ölecek sandım. Meğer kızı ne kadar çok seviyormuşum. Tabi oğlum, kardeş sevilmez mi? dedi, sakallı oğlan. Ben kendime geldiğimde annem başımda ağlıyordu. Bunu bize neden yaptın dedi. Canım yaşamak istemiyor demiştim. O da bana tuhaf tuhaf bakmıştı. Harbiden bazen yine deniyim, diyorum. Çok sıkılıyorum ben ya. Ne istediğimi de bilmiyorum.

Birbirlerinin yüzüne bakmadan, etraftaki insanları umursamadan konuşuyorlardı.

Kadının rengi maviden sarıya döndü. Telefonunu çıkardı çantasından, oyun oynayıp rengini atmak istiyordu. En çok da yanındaki çocukların konuşmasına katılmak istiyordu. Utandı.

Kendini çevresine kapatmak en iyisiydi. O da en iyi bildiği oyunun içine daldı. Sürekli hata yapıyordu. Oyun kazanmasına izin vermiyordu. Vazgeçti oynamaktan.

Ölümü düşündü. Metronun raylarına düşse, ilk neresinin acıyacağını karar veremedi. Korkup ödü patlardı belki. Parçalanmış bedenine bakan yabancı insanları hayal etti.

İçi sıkıldı. Utandı.

Etrafındaki insanlara, bakıp onlara daha çok yabancılaştı. Duygularını gösteren bir gözlük olsaydı eğer, yanında oturan insanlar parçalanmış cesedini görüp, korkuyla kaçışırlardı.

Kaçıştıklarını hayal etti. Merakla tepesinde ona bakanları. Daha çok yabancı oldu etrafındaki insanlar.

Oturmaktan sıkılıp ayağa kalktı. Başını öne eğip yeni aldığı ayakkabılara dikti gözlerini.

Güzellerdi.

Parçalanmış bedeni tümlendi. Ayakkabılarının yeşil rengi üzerine bulaştı. Çiçek desenlerine gülümsedi. Rahatlar diye geçirdi içinden.

Kafasını kaldırıp metronun kapısına yansıyan gölgesine baktı.

Maviydi.

 

Neşeli Avcı

Merhaba Günlüküm,

Uzun zamandır sana gelmiyorum. Bugün neşeli bir şeyler yazmak için geldim. Neşeli falan olduğumdan değil avcının pusuya yatıp avını beklemesi gibi ben de pusuda neşeli bir şeylere bakmak üzere koşullandırdım kendimi, yazmaya otururken yani ama henüz bulamadım o yüzden seni oyalıyorum.

Hep dolup taştığım zamanlar da geldim sana. Birilerine kendime küfür etmek için, kusmak için ya da dedikodu yapmak için. Bir değişiklik yapayım dedim bugün ama bilemedim.

Biraz önce Çitler diye bir film satın aldım onu anlatayım sana. Zenci bir baba var. Çöp toplayarak hayatını geçindiriyor. Zenci olduğu için kaderine kızgın. Oğlu beyzbol oynuyor kendi de eskiden oynarmış ve ünlü biriymiş kendi klasmanında ama oğlunun öyle boş işlerle uğraşmasını istemiyor. Çünkü spor beyaz adamların onu kullanacağı bir alanmış. Hep yedek klubesinde otururmuş ama o para kazanacağı bir iş sahibi olmalıymış. Oğlu koleje gitmek için burs kazanıyor. İyi beyzbol oynadığı için kazanıyor bunu ama babası hayır diyor kağıtları bana göndermesinler imzalamam, boş işlerle uğraşma git çalış. Çocuk diyor ki baba sen beni neden sevmiyorsun. Babası diyor ki sevmek mi? Seni neden sevecekmişim. Annenle seni yaptık diye sevmek zorunda değiliz. Bu sorumluluklarımızın arasında değil. Benim sorumluluğum  bu evi geçindirmek. Sen sevgi dilenerek yaşama. İnsanlara bu soruyu sorma. 17 yaşında da oğlunu evden kovuyor, oğlu da gidip denizci oluyor 6 sene eve gelmiyor. Babası öldüğü zaman eve geliyor annesine diyor ki onun cenazesine katılmayacağım çünkü onun gölgesinden kurtulmak istiyorum. Her yerde onu görüyorum. Annesi de baban kendisine benzemememen için uğraştı. Bir o kadar da benzemeni istedi. Ve sen babana benziyorsun.

Bu arada evin babası karısına sen benim hayatımda başıma gelen en güzel şeysin demesine rağmen bir gün mutfakta karısına diyor ki benim çocuğum olacak.

Kadın, karına çocuğum olacak mı diyorsun 18 yıl sonra diyor. Ben bu evde her şeye katlandım bana söyleceğin bu mu diyor. Şimdi bana söyle bir daha o eve gidecek misin diye soruyor.

Adam diyor ki ben o eve gittiğim zaman çatıyı onarmayı ya da evin diğer tüm sorunlarını unutuyorum. O bana kendimin başka bir yönünü tanımama sağladı. Ben onun evinde güldüğüm gibi hiç bir yerde gülmedim. Bundan kendimi alıkoyamam diyor.

Karısına bu olanlardan hiç kimsenin suçlu olmadığını sadece artık başka bir pencereden bakmayı da öğrendiğini söylüyor. ama kadın onu anlamıyor. Benim de isteklerim vardı. Bunları sence neden yıllarca eteledim diye soruyor kocasına.

6 ay adam karısının evine gelmiyor. Sonunda yine aynı yatakta yatmaya başlıyorlar ve bir gece telefon çalıyor. Karısı telefonu açtıktan sonra yanında uyuyan kocasını uyandırıyor. Kocasına diğer kadının kızını doğururken öldüğünü haber veriyor.

Adam onu hiç kimsenin güldürmediği kadar güzel güldüren kadının öldüğünü öğrenince çok sarsılıyor, oturup ağlıyor ve karısı bunu seyretmek zorunda kalıyor.

Kadın bir gün yine mutfakta yemek hazırlarken adam kucağında kızıyla gelip bu masum çocuğun annesi öldü. Ona annelik yapar mısın? diyor.

Kadın tüm bunlar olmadan önce kocasından evlerinin etrafını tahta çitle çevirmesini istemişti. Bunu isteme sebebi evdekileri bir arada tutmaktı. Kocasının başka bir kadından çocuğu olacağını öğrendiği zaman, ben kendi evimdeki gibi bir ailem olmasın diye uğraştım. Benim ailemde kardeşlerimin anne ve babaları farklıydı ve biz onlardan hiç konuşmazdık. Hala düşününce kim kimden aklım karışıyor. Böyle bir ailem olmasın istedim şimdi sen bana çocuğum olacak diyorsun demişti.

Adam çocuğu kucağında gelince, tamam diyor kadın, adamın kucağından çocuğu alıp, babaların günahını çocuklar çekmemeli, bundan sonra bu çocuğun bir annesi var ama senin bir karın yok.

Sonunda da yalnız ölüyor işte.

En iyi yardımcı kadın Oscar’ını almış film. Güzel bir kurgusu ve diyalogları var.

Eskisi gibi içimden dışıma çıkmıyorum yazarken anlaşılan.

Başka da bir şey yazmak gelmiyor içimden. Gördüğüm güzel şey etrafımda buydu yazdım.

Bir de yemek yaptım. Kuru dolma. Ama güzel mi bilmiyorum. Henüz pişmedi. Kokusu da gelmiyor, gelse tadı hakkında fikrimi buraya iliştirirdim.

Bendeki güzellikler bu kadar.

Güzel günlerde görüşelim biz yine de.

zuhals