Filmler Diziler Hikayeler İnsanlar

8a04aa158803ff238c9877884d5b7b0f

Merhaba şekerim yine ben,

Gitmek istediğim bir sürü film var. Ama kafamın kopmasını yine omuzlarımın üstünde durmasını istiyorum gibi bir durum yaşıyorum. Evden de çıkmak istemiyorum. Zaten ne zaman film seyretmek için dışarı çıksam güneş gözüme gözüme giriyor. Kızım salak mısın diye gözlerimde patlıyor ışıkları. Bu güzel havada sinemada ne işin var. Gel sahile deniz çimen ağaç seyret. Ben de öyle yapıyorum.

Ama yazmakta istiyorum. Film seyredeyim bari onları yazayım, madem uyduracak bir hikayem yok bari milletin anlattığı hikayelerin bana çarptığında yarattığı duygusal haritayı çıkarayım diyorum. Ama işte dediğim gibi güzel havalar beni rahat bırakmıyor.

Yazımı yazarken dışarıda göt kesen bir soğuk var. Bu havada da dışarı çıkılmaz. Üstelik netflix seyredebiliyorum. Ve film ve dizi deryası orası. Yeni seyretmeye başladığım için acayip güzel şeyler var.

Bir de mısır patlatıyorum. Eskiden sinemada mısır sesinden nefret ettiğim için ben de satın almamaya alırsam da dikkatli yemeye çalışırdım.

Şimdi patlatıyorum bir leğen mısırı oturuyorum filmin başına çatlayana kadar film seyrediyorum.

Dün bir oturuşta 7 bölüm Rita diye dizi seyrettim.

Anlatmak istiyorum çünkü hepimizden bir şey taşıyan insan hikayesi içeriyor.

Rita kimilerine göre anarşist, kimilerine göre bir kaltak. Canının istediğini yapan hiç büyümemiş bir çocuk kimilerine göre.

Rita’nın annesine göre, kendi çocukluğunda olmasını arzuladığı, annesinin olmadığı bir anne olmaya çalışan bir çocuk.

Rita’nın annesi bacağım kırıldı başka gidecek yerim yok diyerek kızının yanına kalmaya geliyor. Aslında bacağı kırık falan değil kendisine küs olan kızı ve torunlarıyla biraz vakit geçirmek için yalan söylüyor.

Bir iki gün sonra kavga ediyorlar.  Annesi diyor ki, sen benim olmamı istediğin gibi davrandığında hatasız bir anne olmuyorsun.

Küçük oğlu obsesif davranışlar gösteriyor tedavi edilmezse ruh hali de obsesif olmaya başlayacak, bunun sebebi o da annesinin tersinde davranmak istemesi.

Serseri ruhlu annesinin disipli oğlu o.

Büyük oğlan annesinden farklı, planlı, hayatı ciddiye alan bir kızla birlikte onunla evlilik planları yapıyor nedeni disipline edilmeye ihtiyacı olduğunu düşünüyor. Bunu da bir kadın yapar diye kendinden farklı bir hayattan sevgili seçiyor.

Sabırla ukala kızın hayatını ve kendisini değiştirmesine izin veriyor.

Rita bir ilkokulda öğretmen. Oğlunun sevgilisinin elinde oyuncak hamur gibi şekillenmesinden çok öfkeli, her fırsatta kızı aşağılıyor. Ona haddini bildirdiğini, çocuğunun yalnız olmadığını kıza hissettirdiğini düşünüyor.

Oğlu onu uyarıyor. Ben izin veriyorum hayatıma müdahele etmesine diyor. Ya karışma ya da hayatımızdan çık diyor annesine.

Kızında disleksi varmış. İşe başladığında patronu fark ediyor, kızda disleksi olduğunu.

Rita çocuklarını özgür bıraktığında onlar için iyi bir anne olduğunu düşünüyor. Kural koymuyor. Kimseyi değiştirmeye çalışmıyor.

Ancak okuldaki öğrencilerine çocuklarından farklı davranıyor. Onlara daha yakın olduğunu düşünüyor çocukları.

Gay olan küçük oğlu, toplumun baskısını hissediyor ve bunu annesiyle değil okulun psikoloğu ile konuşmayı tercih ediyor.

Çünkü annesi oğlunu çok candan dinlemiyor. Onun için telaşlanıyor ama bütün kanalları açık dinlemiyor.

İşi çocuklar olduğu için belki de işini eve getirmek istemiyor ve herkese büyük gibi davranıyor.

Rita’nın kimseye müdanası yok. Okul müdürüyle adamın odasında canı istediği zaman sevişiyor.

Adam aslında kadına kırgın. Onu cinsel obje olarak görmesinden şikayetçi.

Rita çocukluğunda annesi tarafından terk edilmiş o yüzden bağlanmayı aşağılık bir durum olarak görüyor.

Üç çocuk doğurduğu kocasını sevmediğini gururla anlatıyor, çocuklarına ve herkese. Oysa çocukları bu durumdan inciniyorlar.

Aslında babaları da öküzün teki.

İnsan sevme pratiği olmayınca, acemisi olunca sevmenin çok kolay hata yapıyor, hayatına alacağı insanlar konusunda.

Rita belki de çocuklar üzerinden öğreniyor sevmeyi.

Okulun psikoloğuna gıcık oluyor, çünkü Rita’nın tersine ruhsuz, hayatı planlayan ciddi bir kadın.

Kadın da buna takmış özgürlüğünü ve rahatlığını kıskanıyor. Yürüyüşünü bile kıskandığına eminim. Çünkü Rita okulun içinde hepinizin ağzına canım isterse ederim havalarında yaylana yaylana yürüyor.

Psikolog neden öğretmen olduğunu soruyor, o da saçma cevaplar veriyor her seferinde.

Ama bir gün hatırladım diyor, neden öğretmen olmak istediğimi, ailelerinden çocukları korumak için bu mesleği seçtim ben.

Oğlunun uyuşturucu kullandığını ima ediyor bir öğrenci. Hemen küçük oğlunun çantasını kapıyor. Çocuk onun okulunda. karıştırıyor çantasını, bir kutunun içinde hap buluyor. Bu ne diyor, oğluna aspirin diyor oğlu, o da yutuyor hapı.

Oğlan abisine gidiyor okuldan çıkıp, hayırdır diyor abisi, oğlan diyor ki erkek arkadaşım ekstazi denemek istedi. Satın aldım bir tane.

Abisi diyor ki a bak bu olmaz, kesinlikle izin vermiyorum içemezsin.

Yok içmiycem zaten, hem hapı annem içti, diyor oğlan

Rita hayatında hiç sırıtmadığı kadar sırıtık bir ifadeyle geziyor okulun içinde.

Psikolog kadının odasına gidip işveli masanının karşısında oturuyor.

Kana kana su içiyor masasında. Hiç konuşmadığı kadar candan konuşuyor kadınla.

Okulun bahçesine çıkıyor. Bahçede kocaman bir ağaç var, onun dallarının arasına dalıp gidiyor gülümseyerek.

O sırada müdür görüyor kadını, yanına gidip neler olduğunu soruyor. İlk defa adamın elini tutuyor herkesin içinde kadın, onu ağacın dallarının arasına çekiyor. Gökyüzüne bakıp, ne kadar güzel gördün mü diye bir şeyler söylüyor.

Adam kadının elini tutmasından mest, seninle her şeye varım diyor.

Kadın adama kocaman gülümsüyor, sonra da görüşürüz diyerek onu orada bırakıp gidiyor.

Neyse bir sonu yok ama ben yine de anlatmıyım. Belki seyreden olur.

Rita’yı çok sevdim. Sevişgen, savaşçı bir kadın.

Tavsiye ederim efendim.

Görüşelim,

zuhals

 

Reklamlar

Three Billboards Outside Ebbing, Missouri (2017) Öfkenin Hikayesi

lead_960

75. Altın Küre Ödüllerinde en çok ses getiren olay, tüm aktrislerin siyah giyerek kendi sektörlerinde cinsel tacizleri protesto etmeleri.

Zaman zaman dedikodular duyarız basın kanalıyla, ünlü oyuncuların bazı tarikatlara üye olduklarından bahsederler.

Micheal Jackson’ının öncelikle karizmasını çizen, hakkında çıkan pedofili haberleridir.

Bazen bu tarikatlar üyelerine göz dağı vermek için sanki belden aşağı vururlar ve o insanların sektörde bir manada işini bitirir, karizmasını yok ederler.

Bunun manası seni çevremizle biz var ettik şimdi de yok ediyoruz demektir belki de.

Bilmiyorum, sadece mantık yürütüyorum.

Keyfin ne kadar yerinde olursa zırvalaman o kadar kolay olduğundan belki de.

İşte güne damgasını vuran ünlü yapımcının neden olduğu, cinsel şiddettin konuşulduğu Altın Küre’de ödül alan filmlerden biri yine cinsel şiddeti konu alan  Three Billboards Outside Ebbing, Missouri adlı film.

Filmin kahramanı Frances McDormand, kızını 7 ay önce kaybetmiş. Tecavüz edip öldürülen kızını katiller bir de yakmışlar.

Kızını gördüğü son gece kavga ediyor anne kız. Dışarı çıkmadan önce arabayı istiyor kız, annesi ona yürüyerek gitmesini söylüyor. Kız da yolda bana tecavüz etsinler de gör, diyor annesine, giderken. Annesi, kızına etsinler diyor, kızı kapıyı çarpıp giderken.

Yedi ayın sonunda polisler tecavüzcü katilleri bulamayınca, evinin yolu üzerindeki kimsenin geçmediği o ıssız yoldaki üç reklam tabelasına ilan yapıştırmak istiyor acılı anne.

Kasabanın merkezindeki reklam şirketine gidip evinin yolu üzerindeki üç billboarda ilan vermek istediğini söylüyor. Reklam şirketinin bile varlığını unuttuğu billboardları bir seneliğine kiralayıp üzerlerine kızının katilinin henüz bulunmadığını, kasaba şerifinin ne yaptığını soruyor.

Kasabada, özellikle de polis departmanında bir hareketlenme oluyor.

Rahatsız oluyorlar, kızı tecavüz edilip yakılan kadının, adaleti reklam panosunda gözlerine sokarak aramasından.

Önce kasabanın namuslu, çalışkan şerifi, kadının evine gelip o ilanları kaldırmasını istiyor. Kadın diretince, biliyorsun ölüyorum, kanserim diyor.

Kadında, biliyorum, bütün kasaba biliyor diyor.

Bildiğin halde ismimi yazdın billboarda diyor şerif.

Nalları diksen bu kadar etkili olmazdı yazdığım diyor kadın.

Kadını her şekilde sıkıştırmaya çalışıyorlar.

Kocası şiddet uyguladığı için boşanmışlar, o bile eve gelip kadına gözdağı veriyor, ilanları kaldırması için. Hızını alamıyor, billboardları ateşe veriyor bir gece.

Kızı tecavüze uğrayıp yakılmış annenin öfkesi birikip yedi ay sonra harekete geçince önce kasabanın şerifi intihar ediyor. İntihar sebebi kendi hastalığının son günlerini karısı ve çocuklarına yaşatmamak.

Ancak onu çok seven öfkesini kontrol edemeyen yardımcısı daha öncede zenci mahkuma işkence yaptı diye hakkında dedikodu çıkarılan zorba polis, reklam ajansı çalışanını her şeyin sorumlusu ilan edip adamı bir güzel dövdükten sonra pencereden aşağı fırlatıyor.

Sonuçta işten atılıyor, kasabanın polis departmanına zenci bir yetkili dışarıdan atanıyor, olayları çözsün diye.

Öfkeli anneye hakkını aramasın sabırlı olsun diye kasabalı rahip gönderiyor.

Rahip sen kiliseye gelmiyorsun pazar günleri ama insanlar senin yaptıklarından rahatsız diyor.

Kadın diyor ki siz kiliseciler çeteler gibisiniz.

Hani yasa çıkartan iki çete vardı. O çete mensuplarından biri suç işlerken diğeri sokakta bir köşede birasını yudumlasa bile suçlu sayılırdı. İşte sende kiliseciler çetesi mensubu olarak yukarda oturmuş piponu tüttürüp incilini okurken, yardımcın aşağıda bir çocuğu taciz ediyor. Sen de suçlusun. Şimdi gelmiş evimde bana akıl veriyorsun. Çayını iç ve siktir ol git evinden git, diyor rahibe.

Rahip de ağzı açık öyle bakıyor kadına.

Hırsını alamıyor kadın, reklamcı adamı pencereden attıkları için gidip polis karakolunu ateşe veriyor.

O sırada içeride olan ırkçı poliste canını kurtarmak isterken yangında yanıyor.

İşin şahane tarafı hastanede aynı odaya düşüyor pencereden attığı adamla.

Adam her tarafı sargılı olduğu için tanımıyor polisi ve geçmiş olsun diyor, nasıl yandın, portakal suyu içer misin?

Sargılı, yanmış polis, özür dilerim diyor, seni pencereden attığım için, özür dilerim.

Reklamcı adam önce hayretle adama bakıyor. Sonra karşısında diz çöküp yere oturuyor. Sonra kalkıyor ve bir bardak pipetli portakal suyu veriyor, yüzünde gözleri ve ağzı dışında yer yeri sarılı olan adama.

Filmin şahane yanı burasıydı galiba.

Kalbi, özetinin özeti.

75. Altın Kürede ödül en iyi erkek oyuncu ödülünü Aziz Ansari almış. Netflix de oynayan Master Of None adlı dizinin senaryosunu ve kurgusunu yapıp aynı zamanda başrolünde oynuyor Aziz Ansari.

aziz-master

ABD azınlık ailelerin hayat hikayelerini, sorunları anlatan komedi dalında bir dizi.

Henüz 3 bölüm seyrettim ama sonuna seyrederim sanırım. Çünkü öteki olmayı gayet güzel anlatıyor.

Şimdi sıkıldım, biraz deniz kenarına gidip dalgaların sesine kulak vereceğim, size de tavsiye ederim.

Arada insanlardan silkinip doğanın bir köşesine tutunmak, arınmak, insana yol alırken temiz nefes oluyor.

Güzel günlerde görüşelim, görüşmelerimiz iyiliklere vesile olsun.

Kelimelerin Efendisinden Martıların Efendisine, Sesim Geliyor mu?

martıların-efendisi-2-1

Fragmanını seyrettikten sonra müziğine aşık olduğum, konusunu merak ettiğim filme bugün gittim efendim.

Film bittiğinde canım anıra anıra ağlamak istedi. Ayrıca kendime dedim ki, yazmıycam lan bu filmi, duygularımı kendime saklayacağım.

İnsanın bir özeli olmalı değil mi.

Nedense filmin sonunda kendimin dışında herkesten nefret ettim. Kendimeyse sonsuz merhamet duydum.

Eve gelince kapıdan girdiğim gibi üstümü değiştirip derhal bilgisayarımın başıma oturdum ve bunları yazdım.

Efendim film Mehmet Günsür yani Şenol’un hikayesini anlatıyor.

Şenol çocukluğundan beri tahtalar oyup hayvan figürleri yaparmış sonra siyasi nedenlerden dolayı hapse girmiş orada parmaklarına, cinsel organına elektirik vermişler. Ağır işkence sonucunda psikolojik rahatsızlıklarına hafif  bir tanı konmuş önce zamanla kronik şizofren olmuş. Abisi onu deniz kenarında ki evlerine yerleştirmiş, başına da bir aile koymuş onun hizmetini görsünler diye, o da Martıların Efendisi ilan etmiş kendini. Gizli Dünyaya gitmek için bineceği en son gemiye kadar olan zamanını burada tüketmeye başlamış.

Ama bir kadın, zorla evlendirildiği adamdan kurtulmak için düğün sonrası arabadan inip intihar etmeye kalkınca esas film de o zaman  başlıyor işte.

Denize atlayıp, yaşadığı boktan hayattan kurtulmak isteyen kadın, Martıların Efendisinin yaşadığı sahile vuruyor, şans bu ya.

Zaten Martıların Efendisine de malum olmuş, bekliyor gelecek yardımcısını.

Kadının adını Rüya koyuyor.

İkisinin dünyası başlangıçta şahane. Rüya konuşmadığı sürece tabi.

Güzel bir sofrada şapur şupur ağzına yemekleri tıkayan Birgül, alaycı bir tavırla soruyor, karşısındaki adama.

Demek son gemiye bineceksin.

Evet diyor adam, birlikte bineceğiz. Sen de benim yardım olacak benimle birlikte geleceksin.

O gizli ülke neresi sence diyor kadın, kimler biliyor.

Herkes biliyor diyor adam, hani insanlar bir durur düşünür ya, orası işte.

Şenol’un masumiyeti, Rüya’nın dışarı hayattan getirdiği üzerine bulaşan kiri bir türlü hafifletmiyor.

Birgül cahil ve güdüklüğünü üzerinden atamıyor bir türlü.

Tanrının yeryüzüne gönderirken kendi adını insanın kalbine yazmaması gibi, Birgül de güzel olanı bir türlü göremiyor.

Onun kaderi meşrebince yaşamak.

 

Belki de Şenol’un Rüya’sınının (Birgül) hamuru bozuk. O streil ortama dışarıdan kendiyle birlikte bir sürü kirli ve basitliği getiriyor.

Sonunda akıl hastanesine yatıyor Martıların Efendisi.

Filmi seyrederken gerçeklerin çirkinliği insanın içini bunaltıyor.

Şenol sanki insanların çirkin yanlarını gösteren bir taş gibi.

Onu bilince insan, başkalarının eğri, yoksun yanları insanın kalbine batıyor.

Benim en çok canımı yakan sahne, hastabakıcıların Şenol’un iki koluna girip onu  şok tedavisi görmesi için yatağa yatırdıkları sahneydi.

Ağzına dişleri birbirine geçmesin diye gazlı bez sarılı bir tahta parçası sıkıştırdılar. Sonra şehrin elektiriğini verdiler. Aklı başına gelsin diye.

Dört senede kendilerine benzetip dışarı çıkmasına izin verdi doktorlar.

Martıların Efendisi olduğu dönemlerde, abisi dahil herkese, kurtulacaksın, korkma diyordu.

Sanki sonunda bütün insanlar o normal hallerinden kurtulacakmış müjdesini veriyordu.

Kendide normalleşince belki de insanlara ve dünyaya dayanamadı.

Seyredin, fragmanını seyrettiğimde kurgusu itibariyle farklı bir Türk filmi olduğunu anlamıştım. Yanılmadım.

Biraz araştırma yaptım internette, neler yazmışlar film hakkında, benim gözümden kaçan bir şey var mı diye, baktım.

Mehmet Günsür’un eli yüzü düzgün temiz halini, düzgün türkçesini eleştirmişler. Bir deli öyle olmazmış.

Cahiller diyorum sadece.

Sadece görmek istediklerini görmüş, cahil insanlar.

Bir de eleştirmeyi bir türlü beceremedik.

Benim, diyen bundan para kazanan, bir sürü cahil eleştirmen var bu ülkede.
Başka amaçlara hizmet eden, canlı reklam panosu olan, yazıp çizen tiplerden ibaret gazete köşeleri hepsi.

Güzel günlerde görüşelim efendim, görüşmelerimiz iyiliklere vesile olsun.

 

 

 

Öfke Korkunun Peşine Takılır

22c7d9f7f9e08bffa1a344660b4f9a60

Merhaba Sevgilim Günlük,

Bu aralar çok konuşuyorum o yüzden buraya gelip sana saçacak kelime kalmıyor kusura bakma. Bir de eskisi gibi şeffaf olmanın; her duyguyu meydanlarda meydan okur gibi yaşamanın, ergen kafasını, yavaş yavaş tükettim belki de. Artık sana gelip pencereden tükürür gibi aklımdan geçenleri yazmak bana haz vermiyor.

Bulaşık yıkarken ben de düşünüyorum her zaman ve diyorum ki lan ben neden her aklımdan geçeni, etrafımdaki dallama insanlarla paylaşıyorum ki hayır konuşuyorsun da ne oluyor ya da duvara konuşur gibi yazınca kime ne faydası var.

Bana faydası var elbet.

Kusuyorum, pencereden tükürüyorum.

Teoman’ın şarkısındaki gibi gökdelenin tepesine çıkıp tükürüyorum da yere bile düşmüyorsa kuşa ne! O da başka derin bir mevzu.

Neyse geldim, anlatacaklarım varmış elbet.

Bugün yine arkadaşlarımla toplandım.

Sebepsiz öfke patlamalarımdan birini yaşadığım bir gündü. Oysa sevdiğim dostlarımla buluşacaktım ki bir tanesi beni çocukluğumdan beri tanıyor. Diğerlerine, bu aylarda ona geliyorlar normal dedi.

Bir an düşündüm lan dedim, evet bana bu aylarda geliyorlar çünkü “Kış Gündönümü” yaşıyoruz.

Bir de “Yaz Gündönümü” var bana o aylarda da geliyorlar.

E ben kadınım. Menepozumun kalıntıları var hala. İçimdeki fırıncı hala emekliye ayrılmadı, bu sene de içim durup dururken bir ısınıyor gidip buz dolabının içine otursam içinde oturur bir de buzlu limonlu kola açasım gelir.

Ama bazen de buzdolabının kapağını açtığımda esintisinden öyle çok üşüyorum ki lan keşke önce mantomu giyseydim, dediğim anlar oluyor.

Erkekler böyle şeyler yaşamıyorlar.

O yüzden erkenden ölüyorlar. Biz duygularımızı halden hale girerek bir şekilde öğütmeyi, sindirmeyi, başımızdan savmayı biliyoruz ama onlar, kenara çekil, bana su getir der gibi dümdüz yaşadıkları için, duygudan ölümleri de dümdüz oluyor.

Sezen Aksu “Abim aşktan öldü” diye şarkı söylemiyor o yüzden. “Ablam aşktan öldü” diyor, hem de bin yıllık tarihini yeniden yazdıktan sonra.

Bak böyle saçmalamayı seviyorum. Plan yapmak hiç bana göre değil.

Laf lafı açacak, tren gibi dizeceksin cümlelerini. Ama vagonların hepsinde insan olacak, hayat olacak.

Güzel olurdu.

Bugün işte o buluşmada öfkeyle bir sürü salladım. Bu toplumun dedim, ta ben dedim, entelektüeli aydını popüler olan, ödül alan bir toplum lan bu toplum dedim. Artık bu skala da dibini sen düşün dedim.

Aydın ve popüler…

Böyle gerzek konulardan konuştuk, konuştukça iyice manasızlaşan, sonunda biri dedi ki, peki hanım efendi senin görevin nedir bu hayatta? Ne yapman gerek ve ne yapıyorsun?

Lan oğlum dedim, benim görevim yazmak. Ben kendimi yazan olarak tanımlıyorum. Ben dünyadaki sebebimi bugün böyle adlandırıyorum, bu sebeple de yazmaya muktedir olduğum her konuda yazmayı kendime görev edinmişim çünkü bu benim görevim. Kulağa bir tını kalır, bir milim kaymasına sebep olurum. Farkındalık yaratırım.

Sonuçta hepimiz birbirimizin sebebiyiz.

Ay dedim, sonra yormayın lan beni kırk yıldır tanışıyoruz, kırk yıldır yazıyorum. Sizi bile yazıyorum, burada konuştuklarımı. Okuyun.

Ve tüm yakınlarıma yaptığım gibi tehdit ettim, lan yazarım, hepinizi.

Evdekilere öyle diyorum bazen, öyle bir kitap yazarım ki sokağa çıkamazsınız, şerefsizim. Yakarım.

Öyle şeyler işte, yazanın egosu olmasa eline kalemi alamaz artık o kadar da olacak.

Gerçi bizimkiler tehditlerimin yalaması oldu. Yeter ki yazayım her türlü ifşaya razılarda da ben hevesimi kaybettim. Ya da kabızlığımın Allah’ını yaşıyorum. O da başka bir mevzu.

Benim arkadaşlar, ellerine telefonlarını alıp, sen hangi sitede yazıyordun falan, dediler  sonuçta masada konuşulanların sanal alemde ifşa olma tehlikesi var.

Hepsi eğitimci aslında, akıl sağlığı ile uğraşanlar var aralarında.

Emekli olanlar var. Yorulmuşlar. Böyle arada bir araya gelip sohbet etmeyi seviyorlar.

İnsan yaşarken enerjisini onu ileriye taşıyacak yakıtını kendi içinde hep üretmemeli, dışarıdan da toplama yetisine sahip olmalı, güneş enerjisi, rüzgar enerjisi gibi yoksa erkenden tükeniyor.  Ya da yoruluyor.

Neyse ben de çabuk sıkılıyorum bu aralar.

Her şey olması gerektiği gibi akıp gidiyor zaten. Nesneler ve özneler yaradılışlarınca tamamlıyorlar ömürlerini. Onları aktıkları yerden zorla çıkarmak ya da yollarını değiştirmek mümkün ancak onlar yine kendileri gibi yol almaya devam edecekler.

Benim yeni bilgim ve hayatıma dahil etmeye çalıştığım şey güne uyanıp günün akışında kendi huyuma gitmek.

Sen günlüksün, benim sana verdiğim görev aracılık etmek.

Belki bir gün birinin gözü değer benim anlattıklarımdan kendine başka bir farkındalık çıkarır.

Yolculuğun kendisi, vagonların çoğalması da bundan ibarettir belki.

Zuhals

 

 

 

çöpünü sırtında taşıyan kız

0206c3ab85910fe79ee2b26152c04a31

Merhaba sevgilim günlük,

Ben geldim, bugün canım yine çok sohbet etmek istiyor, aslında yazmak istiyorum ama yazmak istediklerimi tutuyorum. Çünkü istediklerimi yazmak istemiyorum. Başka yerlere bakmak istiyorum. Çünkü eğitimli bir depresyonisttim ve ayrıca kendimi rahatlatmanın türlü hallerini bilecek kadar keyfine düşkün bir kadınım.

O yüzden itiraflarda bulunmak hoşuma gidiyor bu aralar. Kelimeler saçmak. Ve bir tek yazarken yazmak istediğim noktanın etrafında bu kadar çok dönüyorum. Oysa konuşurken löngedenek söylemek istediğimi ilk seferde söyleyebiliyorum.

Bugün bir arkadaşımla arama mesafe koymaya karar verdim. Uzun zamandır ona hiç yapmadığım bir hoşgörü ile olsun boş ver o da öyle biri muamelesi çekiyordum ki ben öyle biri değilim. En son davranışından sonra sikeler lan dedim, ben niye kendime ayar çekip bu kadının eylemlerini içimde soğutuyorum, siktirsin gitsin hayatımdan, onun aklını anlamak zorunda mıyım? Bir rahatladım anlatamam.

Bugün arkadaşım dedi ki söyle böyle boş konuşuyorum diyorsun ama ben senin söylediklerini biriktiriyorum. Bana iyi geliyor seninle sohbet etmek. Sen bana oğlunla ilişkini anlatıyorsun mesela ben senden ayrılınca bunu kendi kendime düşünüyorum.

Her neyse bana çok güzel şeyler anlattı. Onda farkındalık yarattığımı söyledi.

Bu bana iyi geldi bugün.

Galiba beni en çok işe yaramamak dibe çekiyor. Böyle hissettiğim zamanlarda yalnızlaşıyorum. Kendimi işe yarar üretken hissettiğimde çoğalıyorum. Benden onyünbin tane olmuyor elbet ama genişliyorum, içimden şarkı söyleyen çocuklar geçiyor, insan dolusu trenler, vapurlar, martılar geçiyor.

İşe yaramadığımı hissettiğim zamanlarda ıssızlaşıyorum. Hani yağmur damlası düşse sesinden ödün kopar ya o kadar ürkek, tedirgin oluyor her şey.

Arkadaşım konuşurken, ben de  ağaçlara bakıyordum.

Bu aralara ağaçlara tutkunum.

O yüzden sonbaharı seviyorum.

Yaprakların rengini, ağaçların daha çok belirginleşmesini seviyorum. Beni kendilerine çekiyorlar. Çok belirgin fark ediyorum onları. Köklerinden en uçtaki dallarına kadar bir bütün olarak görüyorum bu aralar.

Doğaya dahil olmak istediğime daha çok emin oluyorum onlara bakarken.

Bir yaprağın dalından düştüğüne şahitlik ederken hissettiğim farkındalık, içimi hafifletiyor.

O anı yaşadığımın en sahici tanığı sayıyorum galiba.

Sahici olan kendiliğinden olan doğanın, bir parçası olduğumu hissetmeye ihtiyacım var.  En çok o an huzur duyuyorum. Güvende hissediyorum.

Bir kitapta okumuştum. İnsanlar çocuklarını eğitmek için bazı kabilelerde günlerce oturur doğayı dinlerlermiş . Yanlarında tecrübeli yaşlı bir rehber olurmuş.  Belirli bir süre sonra doğanın içinde ellerinde bir çubukla dolaşırlarmış ve doğayı dinlerken öğrendiklerini artık pratiğe dökme zamanı olurmuş bu. İnsanların eğitimi de bundan ibaretmiş.

Aslında bu eğitim şekli  Jacques Ranciere’nin Cahil Hoca kitabında savunduğu eğitim sistemiyle birebir örtüşüyor. O da kitabında insanın öğrenmek için başkasına ihtiyacı olmadığı öğrenme yetisiyle dünyaya geldiğini ancak her şeyi tek başına öğrenebileceğini başkasının ona bir şey öğretmesinin imkansız olduğunu pedegojinin sistemin dayattığı insanları hizaya sokmak için yaratılmış bir unsur olduğundan söz ediyor.

Aynı şekilde buradan fikir yürütüp antipsikiyatri hareketi aklıma geldi şimdi. Onlarda insanların davranışlarının önceden çizilmiş bir hastalık şablonuna oturtulup ilaçla duygularının bastırıldığını ileri sürerler.

Tüm bu fikirler mahşerin dört atlısının hizmetindeki enstrumanlardır aslında o yüzden özet olarak önce içinizdeki çocuğu dışarıda eğitimin hizmetine vermekte fazla gönüllü olmayın ve dışarıdan gelen kendi türünüzden her şeye kuşkuyla yaklaşın ve sorgulayın.

Başka bir hikaye daha anlatıp topuklayıp gideceğim. Çünkü Kadiköy’de buluşup dedikodu yapacağım insanlar var, bu konuda henüz hızımı almış değilim.

Bir gece yazlıkta, barda oturmuş tek başıma içerken yiğenimin bir arkadaşı yanıma gelip benimle sohbet etmişti. Uzun sohbetimizin arasında kız kardeşimi de tanıdığını söylemişti.

Onunla dedi, ilk karşılaştığımızda elinde bir top kek vardı. Top keki yedikten sonra kekin kabını elinde dertop edip, sırt çantasının gözüne koymuştu. Biz de arkadaşımla birlikte ne tuhaf kız demiştik. Çöp tenekesini sırtında taşıyor.

Aradan zaman geçti ve ben yerlere çöp atmanın ne kadar ilkel bir davranış olduğuna idrak ettim ve her zaman aklıma senin kardeşin geldi. Onun çöpünü yere atmayıp sırtındaki çantaya koyuşu ve bizim ona mana vermeyip şaşırmamız.

Üniversiteyi bitirdiğimde turizm şirketinde işe başlamıştım. Patronum bana bir dergi verip kapağındaki kelimeyi tercüme etmemi istemişti. Spring yazıyordu. okumuştum ama manasını bilememiştim. Bir kaç tercih yapmamı istemişti. Çok bunalmıştım. Bilmediğim için utanmıştım. O günden sonra baharın spring olduğunu hiç unutmadım. İçim burkularak hep hatırladım.

Seni seviyorum şekerim, çünkü canımın istediğini söylediğim yersin.

Yine geleceğim. Sen buradasın, ben şuralarda bir yerde.

zuhals

 

 

 

 

annemin dili

download

Merhaba sevgilim günlük,

Yeni bir heyecanımı paylaşmak, biraz da laflamak için geldim. Başkalarıyla konuşmak her zaman zevkli değil. Çünkü seni onaylamıyorlar, dinlemek demek aklını susturup konuşanın ne söylediğine odaklanmak demek. Yani şekerim boş kap olacaksın ve sana söylenenlerin kabın içine dökülmesine izin vereceksin. Sonra ister kullanırsın ister dökersin o senin bileceğin bir şey. ama insanlar öyle yapmıyorlar ben de yapmıyorum elbet kendi dünyamın içinde istediğim kelimeleri seçip onlarla yeni bir söylem yaratıyorum zihnimde gerisine kapatıyorum algımı sonra anlaştık diyorum oysa hepsi palavra. işte bu yüzden yazmayı seviyorum, boş bir sayfayı doldurmak ya da boş bir kabı doldurmak gibi. isteyen kullanılır isteyen okumaz bile keyfe keder.

Her neyse işte annemin dili öğreniyorum. Ve çok hoşuma gidiyorum latin alfabesinde harfleri birbirine çarpmak. Matematik gibi. Okulda matematik sevmezdim. çünkü bana dikte edilirdi, sonra kendim keşfettim ne kadar zevkli olduğunu şimdi harfler üzerinden yeniden keşfediyorum.

Yeni harfler öğreniyorum sonra onları birbirine çarpıyorum yeni bir şey çıkıyor ortaya. Ben ana dilim olan abhazcayı anlıyorum. Yanımda koşulduğu zaman neler söylendiğini anlıyorum ama derdimi anlatamıyorum. Evlendiğim süre boyunca daha az etrafımda koşulduğu için körelmişim bazı kelimeleri anlamıyorum, o yüzden hem konuşma derslerine gidiyorum, söylenenleri hatırlamak için hem de okuma yazma kursuna gidiyorum harflerini okuyup yazabilmek için.

Üniversite hititoloji dersi görmüştüm. O ders beni çok heyecanlandırırdı. Kelimeleri öğrenmek hoşuma giderdi. Pişman olmuştum, keşke demiştim, giriş sınıvlarında hititolojiyi yazsaymışım.

Dersi sevdiğim için mühür okumayı çabuk öğrenmiştim. Hangi mühürün hangi krala ait olduğunu okuyabiliyordum bu da çok hoşuma gidiyordu.

Mühibe Darga’dan ders alıyordum. O kadın da hayran olduğum biridir. Çok güzel gümüşleri, acayip neşesi vardı. Onun bilgin kadın olmasını çapkın neşesini hepimiz severdik aslında.

Tarihi Coğrafya dersinde böle adları da beni çok heyecanlandırırdı. Aşuwa, Aşgaruwa benim ana dilimi çağrıştırıyordu. Sesleri  aynıydı. O yüzden eve gelir babama sorardım. Bölge isimleri teker teker ona okur,  bu isimler sana bir şey çağrıştırıyor mu derdim. O bana ne söylerdi hatırlamıyorum ama söyledikleri aklımda kalmadığına beni tatmin edecek şeyler değildi.

Aradan yıllar geçti, bir Urartu kazısında bekçilerden biri tabletleri okuyabildiğini fark etti. Adam kafkas göçmeniydi. Hangi milletten olduğunu hatırlamıyorum şimdi, o zaman Hititlerin dilinin Hint Avrupa dili olmadığı ortaya çıktı.

Hatti ve Hititlerin Kafkasya’dan göç ettikleri de ispatlandı.

Ali Dinçol bizim Hititçeye Giriş dersi hocamızdı. Avrupalılar ilk çivi yazısını bulduğu için bu yazıyı kendi dil gruplarına katmışlardı. Bu hem kendilerini üstün görmelerinden hem de yeterli bilgiye sahip olmamalarıyla ilgiliydi.

Her neyse işte benim okulda heyecanımın sebebi ana dilime benzeyen Hitit diline olan sevgim şimdi yeniden depreşti. Belki bu alfabeyi öğrendikten sonra Hitit alfabesini de öğrenirim.

İnsan zihninin kapakları açıldıkça daha çok genişler, belki ben de bu yaştan sonra bilgiyle mutlu ederim kendimi.

Hava güzel yürüşe çıkacağım, güzel havaları değerlendirmek lazım değil mi a canım.

abzıyarıza haybabayt diyorum ve yakında kendi harflerimle de yazarım şekerim

zuhals

 

 

 

acil servis

717.JPG

merhaba günlüküm,

dün gece acayip şeyler oldu. her şey güzel başlamıştı. hava güzeldi ben güzeldim. öyle serin serin nargile içiyordum. birden kulaklarım tıkandı sonra etrafı flue görmeye başladım. göğsümün üzerine bir ağrı oturdu. sanki göğüs kafesim yarılmak içinden nefesim dışarı çıkmak istiyordu. başım ağrımaya başladı. korkak olduğum için galiba önce kendime teşhis koydum sonrada belirtilerini hissetmeye başladım. yanımda kimsenin olmadığı bir zamanda kulaklarım tıkanıp gözlerim görmez olmuştu. aman tanrım dedim, kimse görmeden buralarda öleceğim. neyse ki öyle olmadı kocam geldi beni acile getirdi. tomografi, emar çektiler, kalbime baktılar, ben bu arada sonuçlar çıkacak beni ameliyata alacaklar diye bekledim. beyin kanaması geçirdiğime karar vermiştim kendi kendime.

Gerçi hastaneye gidince ağrılarım azaldı. net görmeye başladım. kulaklarım da duymaya başladı.

Bir sandalyeye oturttular beni. kocam arkamdan itiştirip oda oda gezdirdi. yakışıklı bir doktor ilgilendi benimle. oğlumun yaşındaydı belki ama yakışıklıydı.

Neyse işte ben etrafı seyrettim biraz kendime gelince. Evsiz insanlar geliyormuş acile. orada yatıyorlarmış sabaha kadar.

bir kadın varmış adı ayşe, tam on beş senedir oralardaymış.

oradaki görevli adam dedi ki ben onlara devletin onlar için tahsis ettiği yerin adresini bir kağıda yazıp veriyorum. gidin yıkanın, traş olun diyorum, ama nerede hiç gitmiyorlar böyle perişan geziyorlar, dedi.

Adı üstünde evsizler, tercih etmişler, yıkanmayı, sıcak yatağı isteseler neden evlerini ailelerini terk etsinler ki. yaşadıkları bir travma olmasa sokaklarda işleri ne.

Bizim sokakta bir adam varmış, ben hiç görmedim oğlum anlatmıştı.

O bir damın altında uyumaktan hoşlanmıyormuş. hatta giysi giymekten bile hoşlanmıyormuş.

ona işkence etmişler. o zaman aklını yitirmiş, ailesini evini tanımaz olmuş.

hapisten çıktıktan sonra evinden çırıl çıplak fırlar olmuş sokaklara, bulur eve götürürmüş ailesi.

sonra anlamışlar ki o huzuru tek başına sokaklarda buluyor. şimdi uzaktan kolluyorlarmış adamı. mahalleli de onu tanıyormuş. esnaf ona yiyecek veriyormuş.

üniversite mezunu orta halli bir ailenin çocuğunun aklını almış insanlar işte, ona işkence ederken.

dün akşam bir tane evsiz acile gelen insanların arasında oturdu bir süre sonra da küçük tuvaletini yaptı insanların arasında. onu dışarı attı güvenlik. ,

evsiz adam bir süre sonra geri geldi. arka tarafta bir yerde onu dövdüğünü söyledi, güvenlik görevlisi, bir daha gelme dedim dedi. onu dinleyen diğer görevli, iyi yapmışsın dedi.

kendime düşünceler diye bir kitap okuyorum. Marcus Aurelius Antoninus adında biri yazmış.  M.S. 161 yılında yaşamış Roma İmparatoru kendisi.

Kitabında diyor ki bütünün bir parçası olduğunuzu hiç aklınızdan çıkarmayın. Doğayı izleyin ve doğada her şeyin olması gerektiği gibi gerçekleştiğini unutmayın. asla sıra dışı bir şey gerçekleşmez doğada, diyor.

insanlara da baktığınızda onların doğasını görmeye çalışın. doğalarına uygun hareket ettiklerini unutmayın, o zaman onlara küsmezsiniz diyor.

en son depresyona girdiğimde beni yeniden düzlüğe çıkaran doğaya bakmak olmuştu. Hem etrafıma bakmıştım hem de meditasyon yapıp içime bakmaya çalışmıştım.

osho da zen yolu/tasavvuf yolu kitabında aynı şeyi söylüyor. yolculuğunuz içinize olsun diyor. orada bulacağız huzuru dünyanın hiç bir yerinde bulamazsınız diyor.

aradığınız her şey içinizde diyor.

tüm bu okumalar beni, çok bunaldığımda bir köpeğin kuyruğundaki neşeli sallanışta huzur bulmayı öğretti. ağacın yapraklarının rüzgarda öyle sakince salınması, küçük çocuğun gözlerindeki ışık…

şimdi bir beyin cerrahına gitmem gerekiyor, henüz randevü almadım. bugünü yazarak geçirdim ama kendimi yorgun hissediyorum.

gece uykumdan başım ağrıyarak uyandım ama korkumdan ağrı kesici içemedim.

bu arada akşam hastanede insanları seyretmenin dışında oturduğum sandalyede meditasyon yapmayı da denedim. nefes çalıştım. hepsini doğanın içine sıvışmak için yaptım.

kimseye muhtaç olmamak gerek.

şimdinin içinde geçmişin sızmasına izin vermeden, anın hakkını verip yaşamayı öğrenmeye çalışmak gerek.

bilmek, kütüphanede kitaplarının sıra sıra dizili olması gibi bir şey. bazılarının duygusu kalır sen de  bazılarını hiç okumamışsındır. bazılarını okumayı denemiş sonunu getirememişsindir. ama bilginin gerçekten bilgi olması onu eylemlerine dökmek, hayatına geçirmekle kendini tamamlıyor. yoksa sadece bilmek tozlu raflardaki kitaplardan öteye geçmiyor.

işte ben de şimdi de kalmanın, yaşamanın önemini anlıyorum. şimdi de kalmanın deneme sürüşlerini yapıyorum.

sabah kalkıyorum evet diyorum hadi bakalım bugün önümüze neler çıkacak, onun keyfini çıkarmak, savuşturmak işimiz olsun.

önüne konan tabağı kaşıklar gibi hayatı hakkını vererek savuşturmak işte, rehberin doğa olmalı elbette.

öyle kırlara koşmana gerek yok, toprağa bak, buluta, ağacın dalına, derhal ne yapman gerektiğini anlayacaksın.

neyse şekerim işte böyle, yolda yürürken biraz önce çantamın içine söğüt ağacından bir yaprak düşmüş, baktım sapsarı çantam da duruyor.

anlatmak isterseniz anlaşılırsınız, yaprak bile peşinize takılır, yeter ki isteyin.

zuhals