Ben gemileri de uçakları da sevmiyorum.

tumblr_nv4o45L1wS1s5mulvo1_1280.jpg

 

Biz savaş başlamadan önce mutlu bir aileydik. Annem babam ablam her sabah kahvaltı sofrasında bir araya gelir sohbet ederdik. Babam bizi hep güldürürdü. Bir sabah babam işinden geri gelmedi. Annem sabaha kadar ağladı. Sabah bize kahvaltı hazırlamadı. Amcam kapımızı çaldığında annem korktu, yeniden ağlamaya başladı. Bize veda etmeye gelmiş. Amcam, dedi ki kadınları çocukları öldüren, onları satan insanlar şehrimizin yakınlarına kadar gelmişler. Onlara karşı savaşmaları gerekiyormuş. Babam bizi görmeye gelemezmiş çünkü onu hapse atmışlar. Neden hapse girdiğini bilmiyorum. Amcam söylemedi. Ortalık karışmış. Kimin dost olduğunun belli olmadığı zamanlardan geçiyormuşuz. Yengemler bize emanetmiş. Çok fazla dışarı çıkmadan dikkatli yaşamamız gerekiyormuş.

Amcam gitti. Babam hapse girdi. Annem bizi artık okula göndermiyor. Yengemler bizde kalıyor. Çünkü bizim evimiz onların evinden büyük.

Bazen geceleri dışarıdan silah sesleri geliyor. Artık ışıklarımız hiç yanmıyor. Ben karanlıktan korkmuyorum. Babamın eve gelmesini istiyorum. Annem babamdan bahsettiğim zaman ağlamaya başlıyor. Ben de ablama anlatıyorum, onu nasıl özlediğimi, ablam ağlamıyor, bazen gülüyor ama ağlıyormuş gibi gülüyor. Onun böyle gülmesi beni üzüyor.

Artık her gece dışarıda adamlar bağırıyor. Amcam haber göndermiş. Bizim buradan gitmemiz gerekiyormuş. Ben gitmek istemiyorum. Arkadaşlarımı görmüyorum. Annem onlarla oynamama izin vermiyor. Zaten dışarıda hiç çocuk yok. Ama bir gün oynarım diye düşünüyorum. Annemler gitmek için hazırlanıyor. Amcam yanınıza hiçbir şey almayın demiş. Onlar elbiselerine mücevherlerini dikiyor. Gittiğimiz yerde karnımız acıkınca onları satmamız gerekecekmiş. Hasta olursak, doktor parası yapacakmışız.

Gemiye bineceğimizi söyledi ablam. Ben hiç gemiye binmedim. Nasıl bir şey olduğunu merak ediyorum. Vakit gelince, amcam bize haber yolladığında buradan gemiyle gidecekmişiz öyle, dedi.

Amcamın oğlu burada kalıp babasının yanında savaşmak istiyor. O daha 10 yaşında. Yengem çocuksun dediği için evden kaçmaya kalktı. Şimdi bizim odamızda yatıyor. Bizimle konuşmuyor. Hep duvara dönüyor yüzünü. Uyumuyor biliyorum. Geceleri ağladığını annemlere söylemedim. O da bana söz verdi. Gemiye gizlice Yara’yı bindirmeme yardım edecek.

Yara benim köpeğim. Babam onu sokakta bulmuş. Henüz daha iki aylıktı evimize getirdiğinde. Ona Yara diyorum çünkü babam dedi ki annesinden ayırıp sokağa atmışlar onu. Henüz daha annesinin sütünü emmesi gerekirken onu ayırmışlar annesinden. Gözlerine baksanız yaralı olduğunu siz de anlarsınız. Onun bizden başka kimsesi yok. O yüzden giderken onu da koynunda saklayacak Elias. Bana söz verdi.

Amcamın arkadaşı evimize geldiğinde biz odamızda uyuyorduk. Ablam duymuş. Evin içindeki yabancı sesleri. Bizi uyandırdı. Sessiz olun, içeride biri var, dedi. Elias hemen yastığının altına sakladığı babasının silahını alıp kapıya gitti. Ablam onu durdurdu. Bekle dedi. Dinle.

Kulağımızı kapıya dayayıp neler konuştuklarını dinlemeye çalıştık. O sırada kapı açıldı. Bizi kapıya dayalı gören yengem, kafasını sallayıp, hadi çocuklar hazırlanın çıkıyoruz dedi. Elias’ın elindeki tabancayı alıp, nerden buldun bunu sen diye fısıldadı. Babamın dedi Elias, kulağını annesinin parmaklarından kurtarmaya çalışmadan. Evet amcamınmış dedim, geceleri yastığının altında saklıyor. Bizi korumak için.

Tamam, tamam hadi, ben de duracak bu. Bir daha benden habersiz böyle tehlikeli şeyler yapmayacaksın dedi yengem.

Söz veremem , dedi Elias.

Çok konuşma dedi annesi, hadi çabuk giyinin.

E giyiniğiz ya diye söze girdi ablam.

E hadi o zaman çıkıyoruz, anneniz de hazır. Oyalanmayın, dedi Yengem.

Annemin yanına geldiğimizde, ablamı kolundan tutup yolundan çevirdi annem. Kızım bu ne hal, düğüne mi gidiyoruz. Çabuk git çıkar o üstündekini dedi.

Ama anne diye vızıldadı ablam, sabahları uyanırken çıkardığı sesle.

Hadi kızım, dikkat çekmemiz gerek. Sen artık çocuk değilsin. Git siyah pantonunla, yeşil kazağını giy. Çıkar o elbiyesi. Tövbe yarabbim. Hadi kızım oyalanma.

Ablam koşarak odaya geri döndü.

Elias’la ben göz göze geldik. O başını tamam gibi salladı. Elini karnına değdirdi. Merak etme burada demek istediğini anladım. Gizlice güldüm ben de.

Gemi dedikleri şey kocamanmış. Önce binmek istemedim. Korktum. Suda batar sandım. Bizi taşımaz sandım. O kadar çok insandık ki. Hiç birini tanımıyordum. Yaşadığımız şehirde ne çok insan varmış diye düşündüm. Oysa herkesi tanıdığımı sanırdım.

Geminin içi de kocamandı. Bizim oturduğumuz yer karanlık, deniz görünmüyor. O kadar çok insan var ki. Nefes almak çok zor. Anneme karnım acıktı dedim. Sabret dedi. Yanımıza ekmek aldık. Herkes uyuduktan sonra verecekmiş. Şimdi ayıp olur dedi. Herkese yetecek ekmeğimiz yoktu.

Uyumuşum.

Uyandığımda altıma işediğimi sandım. Evde yatağıma işemezdim ben. Yatağıma işediğimi sandım. Korktum. Gözlerimi açtığımda annem yüzüme bakıyordu. Korkma dedi. Herkes ıslaktı. Oturduğumuz yer su içindeydi. Elias ağlıyordu. Yara boğulmuş. Elias’ın koynunda havasızlıktan değil su yutup boğulmuş. İlk defa yorgunluktan uyumuş Elias. İlk defa utanmadan ağlıyor. Kimseyi umursamadan. Yara’ya üzülemedim. Elias’a üzüldüm. O ağlamasın diye üzülme dedim, senin suçun değil. Geminin suçu.

Biz de boğuluyorduk, bizi gemiden indirdiler. Bir bota bindik.

Soğuk yüzünden ablam hastalandı. Annem ateşinin olduğunu söylüyor.

Sonra yengem hastalandı. Koynundaki silahı Elias’a verdi. Ben ölürsem dedi, babanı bul oğlum.

Karanlıkta dışarıda olmak hiç güzel bir şey değilmiş. Soğukmuş.

Ablam hasta. Ateşi var. Yengem de hasta, öleceğini mırıldanıp duruyor. Oğlunu anneme emanet etti.

Ben soğuktan öleceğimizi düşünüyordum ki önce bir ışık gördüm sonra adamlar çıktı ışığın içinden. Bizi başka bir gemiye bindirdiler. İlk gemi kadar büyük değildi. Ama her taraf kuruydu. Ben binmek istemedim. Islanacağız, dedim. Beni kucağına alan adam.  Bana güldü. Neden güldü bilmiyorum. Islanmak hiç komik değil.

Ablam öldü. Soğuktan öldü. Yengem yaşıyor. Ama hep öksürüyor.

Şimdi biz kocaman bir çadırda kalıyoruz. Bizim gibi evini terk etmek zorunda kalan çocuklar ve aileleri var burada. Ben ve Elias  gibi babasını bırakıp gelmek zorunda kalan bir sürü çocuk var burada. Gündüzleri onlarla oturuyoruz. Ben Yara’yı anlattım. Küçük bir kız ağladı. Onun da Yara gibi bir köpeği varmış ama evde bırakmak zorunda kalmış. O da ölmüştür açlıktan diyormuş annesi. Büyük çok kötü diyor Elias. Babasının silahını annesi hastayken denize attı. Neden attın, dedim. Nefret ediyorum dedi. Kimden dedim. Bu silahı yapmak kimin aklına geldiyse ondan dedi.

Benim annem akşamları biz televizyon seyrederken bazen çamaşırları banyoda makineye koyar yanımıza gelirdi. Sonra da derdi ki, bu çamaşır makinesini kim icat ettiyse ondan Allah razı olsun. Babam da gülerdi.

Annem ablamın saçlarını düzelttiği fön makinesini icat edene kızardı ama. Ablamın her sabah kıvırcık saçlarını düzleştirmek için banyoda fönü çalıştırmasına sinir olur, hay bunu icat edene derdi.

Ablamı özlüyorum. Onun ağlamaklı gülüşünü de. Çok özlüyorum ama bazen seviniyorum öldüğü için. Çünkü ablam soğuyu hiç sevmezdi. Üşümekten öldü zaten. Ve şimdi bizim yattığımız yer çok soğuk. Ben her gece anneme sarılıyorum ama yine de çok üşüyorum.

Yengem diyor ki sıcak bir yere gidecekmişiz. Hiç üşümeyecek mişiz. Biraz sabretmemiz gerekiyormuş.

Yangın çıktı. İnsanlar öldü yine. O küçük kız öldü. Yara’ma ağlayan küçük kız öldü. O kadar çok ağladım ki. Herkes çok korktu. Ben her şey için ağladım. Babamı özlediğim için, Yara için, ablamı özlediğim için, Elias ağladığı için. Evimizi özlediğim için ağladım. Annem beni zor susturdu. Korkutuyorsun beni dedi.

Çadırları ısınmak istedikleri için yanmış. O kadar çok bağırdılar ki. Ama yardım edemedik. Annesi babası, kardeşleri hepsi yandı. Onlar yok artık.

Biz yarın buradan gidiyoruz. Otobüs biletlerimizi amcamın arkadaşı almış.

Annem ve yengem seviniyor. Ben artık sevinmiyorum. Hiçbir şeye sevinmek istemiyorum. Kızgınım. Neye kızgın olduğumu bilmiyorum. Hep ağlamak istiyorum. Annem korkmasın diye ağlamıyorum. Babam da ölecek biliyorum. Tanıdığım herkes ölüyor. Ben geceleri dua ediyorum. Ölmek istiyorum diyorum. Beni öldür. Başkasının öldüğünü görmek istemiyorum artık. Her akşam belki ölürüm diye uyumaya zorluyorum kendimi. Ama soğukta hemen uyunmuyor. Sabah yine uyanıyorum ve yine kızmaya başlıyorum.

Otobüste annemin kucağında oturdum. Çok sıcaktı. Bize kek verdiler. Bir ara otobüs durduğunda herkes yemek yerken biz otobüsten inmedik sonra bir kadın geldi. Bizi dışarı çağırdı, gülümsüyordu. Annemde ona güldü. Hayır diye kafasını salladı. O annemi dinlemedi. Beni koltuğumdan kaldırdı. Hepimiz dışarı çıktık. Bize yemek aldı. Hep birlikte onun çocuklarıyla birlikte oturdukları sofrada yedik. Annemin mutlu zamanlarımızda yaptığı gözlemelere benziyordu yediklerimiz. Ben ağlamak istedim ama yine anneme bakınca vazgeçtim. Hem zaten annem gülüyordu.

Bir sürü bisküvi aldı gülen kadın. Ama ben onları şimdi yemeyeceğim. Karnım aç uyumak istemediğim zamanlara saklayacağım.

Yengem otobüsten inince bir adam gösterdi. Onun yanına gittik. Ona sarıldı. Annem onunla tokalaştı. Adam ağladı. Yengemle annem de ağladı. Bundan nefret ettim.

Adamın evi kocaman. Otelmiş. İnsanlar kalıyormuş. Turistler. Burada kendi dilimizi konuşmayı sevdim. Belki de onlar tanıdığımız olduğu için. Adamın karısı da bizi görünce ağladı.

Yemek yedik. Sanki evimizdeymiş gibi oldu. Neden bilmiyorum. Sanki burada içime küçük bir kuş yerleşti. Şarkı söylüyor. Öğretmenimin okulda öğrettiği şarkıları değil annemin mutlu zamanlarımızda mutfakta yemek yaparken söylediği şarkıları söylüyor. Ben de gülüyorum. Elias da mutlu. Evde onun yaşında bir kız var. Adı Melek. Onu da sevdim. Her sabah okula gidiyor. Biz de okula gidecekmişiz. Annem öyle dedi.

Annemle yengem otelde çalışıyor.

Biz Elias ile evde kalıyoruz. Akşamları yemek yapıyor Elias. Ona yardım etmeme izin veriyor. Birlikte sofrayı kuruyoruz. Babam gibi o da bizi güldürüyor. Yengem şaklaban bu çocuk diyor.

Burada uçaklar evlerin çatılarına çok yakın geçiyor. Korkuyorum. Yeniden kızgın olmaktan korkuyorum. Annemin ölmesinden korkuyorum. Onunla uyuyorum geceleri. Çişim gelince anneme bakıyorum. Ona iyice sokulup kalbini dinliyorum. Sonra yalvarıyorum, lütfen diyorum ölmesin. Ondan başka kimsem yok. Biliyorum babam öldü. Ama anneme söylemiyorum.

Hayatın Bir Yerinde Masumiyetimizi Kaybederiz

10363365_1424606324483382_8415053304448597410_n

İki gündür evden dışarı çıkmadım. Onların yatak odasına giremiyorum. Dolapta hiçbir şey kalmamıştı. Gidip marketten alış veriş yaptım. Alışkanlıkla sofraya üç tabak koyduğumu fark ettiğimde bir an içim burkuldu ama yine de üzülmedim. Aklıma çocukluğum geldi. Ablam sofraya oturduğumuzda sevmediği yemeği hep tabağıma boca ederdi. Ondan korkmazdım ama annemin ona kızmasını da istemezdim o yüzden sesimi çıkarmadan onun yemeğini de yerdim. Annem bazen yavaş yediğim için beni azarlardı. İşte o zaman ablamın sessiz gülüşünden nefret ederdim.

Mercimek çorbası yaptım. Kendi tabağıma doldurup iştahla yedim. Çok güzel olmuştu. En güzel yaptığım çorbalardan biridir. Eniştem hiç sevmez. Sofrada olsaydı kesin kavga çıkarırdı. Ablam da bana ters ters bakardı, yine huzurumuzu kaçırdın der gibi.

Etli biber dolması da yaptım. Çok severim. Çocukluğumu hatırlatıyor bana bu yemek. Annemin bize yemek pişirdiği zamanları. Mutfağın hep yemek koktuğu, mutlu günlerimizi.

Yemeğin pişerken biberlerin kokusunu çok severdim ama tabağımda içini yer kabuklarını ayırırdım. Annem her seferinde tadına bakmadan şunları yıllardır ayırıyorsun ya çok tuhafsın derdi. Belki de seveceksin, bir tadına bak, ölmezsin.

Babam rahat bırak kızımı derdi. Ben söylenenlere aldırmaz iştahla biberlerin içini yemeğe devam ederdim. Boş tabakların başında annemle babam oturup beni seyrediyormuş gibi yedim yemeğimi.

Onlar ölmeden önce hayatım çok güzeldi.

Gerçekten güzeldi.

Beni umursarlardı.

Neye üzüleceğimi, neleri sevdiğimi bilirlerdi.

Onların yanında hayat kolaydı.

Önce babam uykusunda öldü. Beyin kanaması dediler.
Annem yanında o uyurken babamın ölmesini kabullenmedi.

İki ay boyunca her gün ağladı. Bir daha yatağında yatmadı. Herkese küstü. Kendine bile. Kimseyle konuşmadı. Babama da küstü belki. Ona başsağlığına gelenlerin yanına çıkmadı.

Annem iki ay içinde ağlamaktan öldü.

Ablam onlar yaşarken evden bir gece kaçıp, eniştemle evlenmişti.

Babam onu bir daha eve almadı. Küstü ablama. Annem gizli gizli ablamı görmeye giderdi. Ben de giderdim bazen.

Ablam mutlu muydu bilmiyorum. Sessiz görünürdü.

Eniştem evde olmazdı, biz gittiğimizde.

Ablam babama benzerdi. Onun gibi inatçı ve kindardı.

Annemin cenazesinde evimize geldiler. Ablam 15 gün kaldı benimle. Hiç konuşmadı, ağlamadı da.

Eniştem bir gece yarısı elinde bavulları çıkageldi. İflas ettim dedi. Bir süre burada kalacağız. Evimiz gitti elimizden.

Bir gece ablamın ağlama sesine uyandım. Eniştem tıslar gibi konuşuyordu.

Onlar artık annemlerin odasında yatıyordu. Ablam sabaha kadar ağladı.

Sabaha bekledim ben de.

Kahvaltıda yanağındaki morluğun sebebini sordum ona, kapıya çarptım dedi. İnanmadım.

Eniştem artık her gece annemlerin odasında tıslıyordu. Ablam ağlıyordu.

Ben artık dayanamıyordum. Avazım çıktığı kadar bağırmak istiyordum. Eniştemin bize gelirken getirdiği bavulunu pencereden fırlatıp atmak, onu evimizden kovmak istiyordum ama ablamdan çekiniyordum.

Bir gece apartmandan gelen çığlıklara uyandım.

Koşup kapıya gittiğimde ablamı karşı komşumuzun kapısında buldum. Ağlıyordu. İmdat diye kapıya vuruyordu. Eniştem saçlarına yapışmış onu içeri çekmeye çalışıyordu.

Bırak ablamı, defol evimizden diye bağırdım. Eniştem bana dönüp yüzüme yumruk attı.

Karşı komşumuz polis çağırmış. Ablam şikayetçi olmadı. Ben de bir şey diyemedim.

Eniştem sadece ablamı dövmüyor artık onu bayıltana kadar dövdükten sonra beni de evden kovuyor. Nereye gideceğim gidecek yerim yok dediğim de beni de dövüyor.

Polis çağıran karşı komşumuz bana bir kısmet bulduğunu söyledi. Başka türlü bunlardan kurtulamazsın dedi.

Ben de kabul ettim. Evleneceğim adam 70 yaşındaymış yalnız yaşıyormuş. Beni evine götürdü. Adam olmaz dedi, seninle evlenemem. Çocuklarım izin vermez. Çok gençsin. 40 yaşında bir kadınla baş edemem ben dedi. Hayır dedim, lütfen beni eve gönderme. Bu evden gitmeyeceğim. Polis çağırırım dedi.

Komşum beni zorla çıkardı adamın evinden. Yolda beni azarladı. Rezil etti beni dedi. Pişman oldum. Bir daha asla bulaşmam böyle işlere.

İşte o zaman karar verdim.

Yalnız döneceğim eve dedim.

Sen bilirsin dedi.

Ayrıldık.

Sokaklarda gezdim bir süre. Annemin çiçeksine gittim. Sanki annemin kızı gibi sohbet ettim adamla. İlaç aldım. Annem çiçekleri çoktan ölmüştü oysa.

Eve gelince hemen mutfağa girdim. Ablam ve eniştemin dünyada her şey yolundaymış gibi oturup birlikte televizyon seyretmeleri kararımı daha çok kesinleştirmişti.

Taze fasulye pişirdim. Ablam severdi. Yoğurt çorbası yaptım. Eniştem severdi. Pilav yaptım. Hepimiz severdik. Hepsine ilaç kattım.

Oturup yemeklerini yerken onları seyrettim. Bana neden yemediğimi sormadılar, ben de hiçbir şey söylemedim.

Akşam odalarına çekildiklerinde seslerini duymadım. Sabah uyandığımda ortalıkta görünmüyorlardı. Odalarına girdim. İkisinin de yatakta yatmaya devam ettiklerini gördüm. Ağızlarında beyaz köpükler vardı.

Kapıyı üzerlerine kapadım.

İki gündür içeride yatıyorlar. Eniştem babamın bankadaki birikmiş parasını ondan almak için her gece ablamı dövdü. Onu ikna edemeyince beni dövdü. Ben bu sabah paranın hepsini çekip bu şehirden gideceğim.

Belki polis beni yakalar. Bilmiyorum.

Belki bir hücrede başlayacak yeni hayatım ya da yeni bir şehirde. Ama hepsi onlarda yaşadıklarımdan çok daha güzel olacak biliyorum.

 

Biraz Seks

12313778_1711071402440484_3704737795742145980_n.jpg

Karnımın içi ağrıyor, dedi kadın, ne zaman uzun süre sevişmesem karnımın içi ağrıyor. Kaşları çatık, yüzü asıktı. Yanında oturan adam gerinip uzandı yanına, hımm benim de kasıklarım ağrır hep dedi. Evet biliyorum dedi kadın, sigarasına uzanırken. Baksana burada içmesen olmaz mı? diyerek kadının elinin altından sigarayı alıp kendi yanına koydu. Yavaş ol bakalım dedi kadın, üzerinden uzanıp sigarasını alırken. Burası benim evim, kurallarını kendi evine sakla.

Yataktan kalkıp banyoya giren adama aldırmadan yaktı sigarasını. Saçlarını ensesinde düğümledi. Yatağın altına uzanıp kül tablasını çıkardı. Derin bir nefes çekip içine banyoda duş alan adamı seyretti.

Aklına gelen şeyle yataktan hızla fırlayıp balkon kapısını açtığında üzerinde bir şey olmadığını fark edip hızla odanın içine geri döndü. Telaşla etrafına bakındı. Çıkardığı giysilerini karıştırıp, etrafa savurdu. Kahretsin, diye mırıldandı.

Hızla banyoya girip bornozunu üzerine geçirip alışkanlıkla belinde kemerini arandı. Bulamayınca öfkeyle küfür savurup, yeniden balkona koştu. Beline kadar aşağı sarkıp etrafa göz gezdirdi.

Banyoya geri dönüp duşa kabının kapısını açtı. Suyun altındaki adam sırıtarak ona yer açtı. Kadının ciddi yüzünü görünce sırıtmak vazgeçip, ne oldu der gibi yüzüne baktı. Biz nasıl geldik akşam, arabayı nereye park ettik.

Adam yeniden sırıtmaya başladı. Hatırlamıyor musun? Taksiyle geldik. Arabayı kim kullanacaktı ki? Kafamız taşak gibiydi.

Evet ya, ben de diyorum kapının zili neden çalmıyor. Her pazar dallama herifin teki arabayı çekmem için zili çalıyor.

Araba mekanın otoparkında, kahvaltıdan sonra gider alırız.

Tamam tamam alırız, ben kahvaltı hazırlıyım.

Ya gel duş al, sonra karnın ağrır.

Bir siktir git ya, şirketin arabası zaten. İyi ki bir şey dedik he. Elini çabuk tut. Öğleden sonra şirkete uğramam lazım benim, işim var bugün.

Ben de gelirim olmaz mı?

Olmaz efendim. Şirkette dedikodu edecek malzeme eksikti bir de bizi konuşsunlar öyle mi? Kalsın.

Ne var, birlikte bir Pazar kahvaltısı edemez miyiz yani?

Edemeyiz efendim. Her gün şirkette birbirimizi görüyoruz, Pazar günü de neden birlikte olalım. Allah Allah hadi ya çok konuşma da giyin.

Senin için şirkette söylenenler gerçekmiş he? Dedikodu sanıyordum ben de.

Ne diyorlarmış benim hakkım da?

Huysuz, geçimsiz diyorlar. Ama Allah var ya sevişmedikleri kesin.

Senin için de geveze hıyarın teki diyorlar.

Hadi ya ciddi mi?

Ya üstüne kapıyı kitler giderim yemin ederim, biraz daha oyalanırsan.

Imm olur kitle, ben seni beklerim.

Ya saçmalama, yürü…

Aman iyi ya söylesene bir daha ne zaman çıkıyoruz. Gece yani, çok eğlendim akşam ben.

Bilmiyorum, bakarız. Ne biliyim. Randevü defterim yok.

Hafta sonu bir yerlere kaçalım.

Allahım ya manyak mısın sen? Sen bardan kız falan kaldırmadın mı hiç? Ne hafta sonu ya?

Ay sen beni bardan mı kaldırdın?

Evet, kanepe de yatırmadım sadece.

Kalbimi kırıyorsun ama

Of ya bekaretini almışım gibi konuşma yürü, kahvaltı da etmiyoruz, uğraşamam. Yolda bir şeyler alırız.

Simit sarayına götürcen mi beni?

Zıkkım yedircem he, götürcem seni.

Götür valla yerim. Kalbimi kırdın ama olsun.

 

 

 

 

./

1da42013ca8f47ad8f69f04f81d3a7dc_small

İşte sonunda ölüyorum dedi, yaşlı kadın. Korktuğum karanlık kuyunun içine düştüm. İçine çektiği nefesi, testere yutmuş gibi nefes borusunu törpülerken, iki yanına uzattığı ellerini, çarşafının üzerinde gezdirip, parmaklarıyla ritim tutmaya kaydırmak istedi zihnini. Eski güzel günlerinde salınmak için kaldırdı parmaklarını.

Gözleri görmüyordu. Duyduğu seslerin görüntüsünü göz kapaklarına bir sinema perdesi gibi düşürür kendi körlük oyununu oynardı düşmeden önce, seslerin anısını unutmamıştı. Öleceğini anladığından beri kelimelere de yüz vermiyordu.

Bıkkınlıkla uzattı parmaklarını yan yana, içinde beklettiği nefesini saldı acıyla.

Karanlığa uzanmış yatarken etrafında fısıldaşan insanların seslerini duymamak için zihninin içine kaçıp, bir köşesine tıktığı anılarının kapağını açıp açmamakta kararsız, gezindi koşturdu bir süre.

Ölüme giderken yolculuğunda yardım etmek isteyen dostları, yatağının etrafına toplanmış, bildikleri ritüelleri gerçekleştiriyorlardı kendi meşreplerince.

Ellerine dokunuyorlardı bazen. Saçını okşuyorlardı.

Aralarında sohbet ederken onun varlığını unutup bir kedi okşayışında elini tutmaya devam ediyorlardı. Saçlarının arasına daldırdıkları parmaklarıyla derisine masaj yapıyorlardı.

Elini çekip almıyordu okşayanın elinden, uykusunda koynundan çıkıp, açık pencereden düşen meraklı kedisinden özür diliyordu.

Saç derisindeki parmakları hissetmek için kafasının olmadığını hayal ediyordu. Her ruhsuz parmak darbesinde giyotinle kesilmiş başı sepetin içine düşüyordu.

Sepetteki kendi boş gözlerine, her seferinde seni anlıyorum bakışı fırlatıyordu.

Konuşamıyor mu? diye, soruyordu meraklı bir ses.

Yoo, aslında istemiyor galiba, doktor bir şey söylemedi, diyordu başka bir fısıltı.

Uzandığı yatağında, göğsünden bozuk küçük bir motor yutmuş gürültüsü çıkaran yaşlı kadın, hadi, diye mırıldanıyordu, içinin en derinine sakladığı sesinin duyulmasından korkarak, hadi neredesin? Gel al beni.

Ya Bir Gün Unuttuğun Tüm Bilgileri Hatırlarsan

images-39

Lupelius adını Stefano D’Anna  adlı yazarın kitabında duydum. Yazar tıpkı Lupelius gibi onun Tanrılar Okulu’nu kurmak üzere hem zihinsel hem fiziksel olarak çıktığı yolculuğu anlatıyor kitabında.

Lupelius’un inancına göre doğduğumuz andan itibaren kazandığımız bir hak bedensel ölümsüzlük. Ancak bu bilgi bize unutturulduğu için ölüyoruz. Doğduğumuz andan itibaren ölmenin bir son olduğu bilgisi üzerine kurulunca her şey korkularımız da peşi sıra geliyor ve her türlü esaretimiz başlıyor.

Yemek yemeğe ihtiyacımız yok mesela çünkü doğuştan organlarımız kendi ihtiyacını karşılamak üzere yaratılmış.

Bir obez yemek yerken çığlığa çığlığa ölmek istediğini bağırıyor bu bilgiye göre.

Yediğini kusan, toplumun ve bilimin anoreksiye hastası olarak tanımladığı, tedavi olarak, zorla yemek yedirilmeye çalışılan insanlar ise Lupelius’un insanlığa hatırlattığı bu bilgiyi azıcık da olsa hatırlayan, ne bildiğini bilmeyen insan grubundan oluyorlar.

Anoreksiya en çok kadınlarda görülüyor nedeni yine sonradan öğrenilmiş bir bilgi yüzünden. Kadınlar ince ve güzel olmalı. İdeal beden ölçüleri kişinin takıntısına  -toplumu ne kadar ciddiye aldığına-  göre değişiyor.

Başlangıcı 1960 dayanan  Anti-psikiyatri akımının bir kolu, psikiyatrinin aslında bir bilim dalı olmadığını, bu tarz insanların hasta olmadıklarını ve ilaçla tedavinin sadece onların –hallerini- sabitlemenin dışında başka bir ihtiyacı karşılamadığından bahsediyor. Ancak fikirlerini bilimsel olarak kanıtlayamadıkları için söyledikleri de aykırı bir akım, fantezinin ötesine geçememiş.

Tıpkı Lupelius felsefesi gibi Okültizm öğretisini biraz karıştırdığınızda onların da psikiyatriyi küçümsediğini, onların bilgisine psikiyatristlerin kafasının basmayacağını düşündüklerini bilmek, başka güzel bir bilgi bana göre.

Lupelius öğrencilerine tıpkı drama dersinde olduğu gibi türlü kişiliklere girdikleri oyunlar oynatıyor.

Böylece kendi öz benliklerine hızlıca giysiler giymelerini sağlıyordu belki de.

Bu öğretiye örnek olarak da Romalı askerlerin kahramanlıkları gösterilmiş kitapta, onların ne kadar başarılı olduklarından bahsedilmiş. Roma kültürünün dünyada ki etkisini de artık siz zihniniz de tamamlayın.

Oğlum geçen gün mutfakta bulaşık yıkarken yanıma gelip, sence neden dinler İskandinav ülkelerinde değil de şimdi ki yerlerde çıkmış dedi, ben aklımdakileri kelimelere dökmeye hazırlanırken, o bana bir söylev çekti.

Normal, adam 24 yaşında.

Ben de eywallah, dedim. Oturdum ne zamandır seyretmek istediğim Vikingler dizisinin bugüne kadar kaçırdığım bölümlerini seyrettim.

Çünkü her bilginin bir hikayesi vardır. Bunu öğrenmek için biyografi ya da mitolojiden yaralanabilirsiniz. O kavramın tarihini okumak sizin algı yeteneğinizle ilgili. Keyifli hale getirmek de.

Kurgusu İskandinav mitolojisinden esinlenerek çekilmiş Vikings dizisinin de İngiltere kralı gözü gibi koruduğu kütüphanesinde Romalılardan kalma tüm yazılı envanterleri güvendiği adamlara onartıp, hatmediyor.  Amacı dünya da onlar gibi iz bırakmak, ölümsüz olmak.

Ragnar ölmek için İngiltere topraklarına geri geldiğinde babasının ezdiği ezik oğlu diyor ki baba hadi öldürelim onu, biz kuzuysak o kurt.

Ragnar ve kral karşılaştıklarında oturup sohbet ediyorlar tanrı hakkında.

Ragnar kendisini öldürmesini istiyor kraldan. Çünkü Kahin ona nasıl öleceğini söylemişti. O da kendi kaderimi kendim yazarım hatta bunu artıya çevirirm dedi ve kemik oğlunu alıp buraya geldi.

Ölümünün bile bir işe yaramasını istiyor çünkü. Oğullarının gelip intikamını alacaklarını böylece daha önce istila edemediği yerleri oğullarının istila edeceğini düşünüyor.

İngiliz topraklarında yaşayan insanlar Kral dahil Vikinglerin ölüme olan tutkusundan korkuyorlar. Onlar ölmekten korkmadıkları için vahşi ve cesurlar tıpkı Romalılar gibi.

Onlar gibi bir sistem inşa etmiyorlar, yazılı kanunları yok görünüyor ama eylemleriyle tarihe adlarını yazdırıyorlar.

Tanrıyı sorguluyor iki kral. Ölmeyi arzulayan Ragnar artık hiçbir tanrıya inanmadığını ama ölmek üzereyken oğullarının inandığı tanrılar adına bir konuşma yapacağını söylüyor. Onların cenneti olan sadece savaşırken ölenlerin cenneti Valhala’ya nasıl gururla gittiğini ve onları orada kahramanlıklarını dinlemek üzere beklediğini söylüyor, yılan dolu çukura atılmadan önce. Bir hayvan gibi asılı durduğu kafesin içinde ona Hristiyanlığın tanrısı adına işkence eden kral, düşmanlarınızı yok edin, diyerek yılanlı çukura atıyor Vikinglerin ayaklı tarihini.

Ve ben bu saatte tarih bilgilerinde kralın yılanlı bir çukurda öldüğü bilgisine istinaden, öldürülmesinin hikayesini yeniden dile getiriyorum.

Ragnar’ın oğlu Bjorn babasının arzusuyla onun peşinden İngiltere’ye gitmedi.  O kendi hayallerinin peşinde, Paris de bulduğu bir haritanın izini sürmek üzere deli dahi Floki’nin yaptığı gemilerle Akdeniz’i keşfetmek üzere denize açıldı. Üvey kardeşlerinden iki tanesi de onunla birlikte geldi. Onlara ihanet eden amcası da katıldı Akdeniz yolculuklarına. Fransa Kraliçesi olan karısı şayet o Vikinglerle giderse ondan olan çocuklarını ve kendisini öldüreceğini söyledi.

Adam Viking yanımı yok edemem dedi, gök gürlediğinde sen şimşek çaktığını düşünüyorsun, ben tanrının davuluna vurduğunu dedi.

Ve o dönemde Müslümanlar’ın  olduğu İspanya’ya ulaştılar.  Floki tanrıları yüzünden,  en çok da dostunun aklını karıştırdığı için Athelsta’nı öldürmüştü.

Karaya adım attıklarında namaz kılan insanların bulunduğu bir camiden içeri girdi. Sanki kapısını anahtarla açtı. O ne demekti bilmiyorum. Namaz kılan insanların arasında dolaştı. Arkasından gelen insanlardan biri hiç istifini bozmadan ibadetini yapmaya devam eden insanlardan birini öldürdü. Floki onlara engel oldu. Burası onların ibadethanesi dedi. Onlara ibadet ederken dokunmayın.

Ragnar’ın dönemi bitti Bjorn’ün dönemi başlamış görünüyor. Zaten Vikinglerin tarihinde okuduğum kadarıyla iz bırakan krallar onlar.

Grizgahımı tüm yazdıklarıma bağlamam gerekirse, düşünmeye devam ediyorum.

Sorular soruyorum kendime.

Neden kara delikler var.

Ya da bizim kara deliklerin varlığına inanmamız gerekiyor.

O delikler genişliyor sonra kapanıyorlar.

Ve biz bir inanışa göre başlangıcın kara deliğine yakın bir yerde bulunuyoruz.

Tıpkı insan beyninin sağ lop ve sol lopu gibi dünyanın da doğu ve batı diye dengelendiğine inanıyorum.

Doğunun sezgisel ve ruhani yanının, üzerinde durduğu maddesel dokudan dolayı değil bu yüzdenmiş gibi gösterilen batı aklıyla kaosa sürüklenip, hiçbir zaman tercihlerini yapamayan,  sezgileri uyuşturulmuş – tıpkı beynin yapısına göre insanın ruh hallerini adlandırıp, sınıflandıran sonra da onu ilaçla uyuşturan gerçekle bağlantısını flulaştıran zihniyet gibi-  hasta adam haline getirildiğine inanıyorum. Bunun da dünyanın bir dengesi olduğuna.

İyilikle görüşelim efendim.

 

MasaBaşı

10416644_1424605611150120_5467067658766691444_n

Oyununa dahil olmayacağım, dedi kadın. Karşısında oturmuş yüzünü bakan adam, bir kaşını havaya kaldırdı, çoktan dahil oldun güzelim der, gibiydi.

Aldırmadı kadın, dün akşam bir film seyrettim, oradaki güzel kadın dedi ki, 35 yaşından sonra evlenmektense terörist tarafından öldürülmüş olmayı tercih ederim. Bence acayip güzel bir cümle, ona katılıyorum.

Adam kaykılıp oturduğu koltuğunda sıkıntıyla kıvranıp belini dikleştirdi. Masaya koyduğu dirseklerinden güç alıp omuzlarını kaldırdı. Buluşmaya gelmeden önce iş yerinde, sarışıngözlüklükadının asansörde kalçasını okşarken kıkırdayışı geldi aklına. Yüzüne yayılmasından korktuğu gülümsemesini toplamak için elini ağzına götürüp, dudaklarını büzdü. 

Karşısındaki kadına söyleyeceği cümleyi hatırlamaya çalışıp sarışını kovdu gözünden. Gözlerini evlenmektense bir teröristin kurşunuyla geride kalmayı tercih eden kadının yüzünü dikti.

Üzdüm onu, diye düşündü kadın. Yine mutsuz ettim işte. 

Telaşla adama uzanıp, ağzındaki eline dokundu. Masanın üzerine yatırıp kendine çekti. Dudaklarına değdirdiği güvercine sakin ol, der gibi okşamaya başladı. Adam eliyle, aklından geçenlerin kadına akacağından korkarak, kurtarmak istedi elini.

Kadının dudaklarından kuşları savar gibi diğer kolundan aldığı yardımla topladı avuçlarını, parmaklarını birbirine geçirdi, tüm oyunculuğunu kullanıp, masanın üzerinden yavaşça kaydırıp, örtünün altına sakladı her ikisini.

İçindeki hayvani sezgiden habersiz, saflığıyla ağırlaşan gözlerini indirdi kadın. Masa örtüsünün bir eteklik gibi adamın dizlerini örttüğünü fark etti. Adamın pırıl pırıl parlayan yeni ayakkabılarının ona dilini çıkardığını hayal edip gülümsedi, muzurluklarına.

Ayakkabıların güzelmiş, diyerek ani bir neşe patlamasıyla adamın yüzüne gözlerini kaldırdığında, hep parasızlıktan şikayet ettiği akılına gelip, gülümsemesi yüzünde bir soru işareti gibi asılı kaldı.

Teşekkür ederim, dedi adam, sandalyesinde bir daha geri yaslanıp, gururla ayakkabılarına bakarken.

Gururluydu. Arzuladığı gibi her şey yolunda gidiyordu. Yeni ayakkabılarıyla yeni bir kapıdan geçtiğini henüz fark etmemişti karşısındaki kadın.

Yeni bir oyuna dahil olduğunun farkında olmadan masanın kenarında oturuyordu.

Adam için oyunun en keyifli yanı, masadan hasarsız kalkıp, yenioyunkurucularla oyunu büyütmekti.

Kadın Delirmiş

pablo-picasso-seated-female-nude-min

Sıkışmak  ne demek biliyordu kadın.  İki elinin arasına aldığın kaygan, ıslak sabunu ne kadar sıkabilirsin o kadar sıkılmıştı ruhu.  Birden ellerinin arasından kayar gibi bedeninden kayıp çıkıvermişti ruhu, o gece; tıpkı  rölyeflerde tafsir edilen melekler gibi bedenin biraz yukarısında onu  izliyordu artık.

Kadının zihninde kelimeler zamanı, anılarını kaybetmiş, ağzından dökülmeye başlamıştı.

Boş bir kutunun devrilip kapağının aniden açılması gibi zihninin içinde ne varsa etrafa saçılıyordu.

Hepsini toparlamak için hatırladığı zamanı en başa sarma derdine düştü kadın. Kocasını başka bir odaya çekip, hatırladıklarını sırayla anlatmaya başladı. Gözlerinden başka hiçbir yerinde değişiklik görmeyen adam, kadının kelimelerine anlam veremedi.

Onu yatak odalarına götürüp giydirmeye karar verdi adam.

Kadın odalarında adamın elinden kurtulup aynanın karşısına oturdu. Yüzüne bakıp sallanmaya başladı. Neden sallandığını bilmiyordu ama sallanmak hoşuna gidiyordu.

Sallanan kadının farklı halinden telaşlanan adam, onu soymaya alışık elleriyle acemice giydirmeye başladı.

En son gittikleri hastane çocuklarını dünyaya getirdiği hastaneydi. Adamın aklına kadını oranın aciline götürmek geldi.

Hastanenin kapısına geldiklerinde koridorlar doğum sancısı çeken kadın çığlıklarıyla yankılanıyordu. Çığlıklar yüzünden eşikten ayağını atamıyor neden atamadığını dile getiremiyordu kadın.

Kulakları duyuyordu. Kalbi hala atıyordu. Korkuyordu ama o artık içinden dışına çıkmış kendini seyretmekten başka bir şey yapamıyordu.

Canı konuşmak istemiyordu. Sadece durmak istiyordu. Ruhunun kaçtığı yere bedenini taşıması imkansızdı. Onun gibi görünmez olamayacağının farkındaydı. Düşünebiliyordu sadece düşüncelerini kontrol edemiyordu.

İçinde aniden tanımadığı bir ses konuşmaya başlıyordu. Bir filmden etkilenir gibi, şarkı da aşık olur gibi içindeki sesin etkisin de dışarıdan kopuk, bazen öfkeli bazen de hüzünleniyordu.

Tek kişiydi ama içinde çok fazla ses vardı.

Herkes, her şey birden bire onun farkına varmıştı.

Kadınların çığlıkları ona bebeğini dünyaya getirdiği zor doğum gecesini hatırlatıyordu.

Gece onun farkındaydı.

Karanlık yabancı olduğunu söylüyordu.

Uyku onu istemiyordu.

Sabahı bekledi kadın.

Kocası gün ağardığında onu başka bir doktora götürecekti. Madem acile girmek istememişti. Onu özel bir psikiyatristte götürecek, neler olduğunu öğreneceklerdi.

Bebeğe bakmak için hüzünlü yüzleriyle anne babası geldi eve. Onun yüzüne bakmak istemiyorlardı. O da oğlunun yüzüne bakmaya korkuyordu.

Her zaman bir şeyleri mahvetmekten korkmuştu.

İşte o gün bu gündü.

Doktorun odasına girdiklerinde yine konuşmadı. Kocası evlendiklerinden beri geceleri kabuslar gördüğünü anlattı karısının. Çığlıklar atarak uyanıyor dedi.

Kadın rüyalarında anne babasını öldürdüğünü görürdü. Bazen babasının karnına bir bıçak saplardı. Bazen ailecek onu sandalyeye oturtur asık suratla yüzüne bakarlardı. Kadın onu asacaklarını bilirdi. Sandalyede oturup asılacağını anı beklerdi.

Hayır rüyalarımın aklımın benden kaçmasıyla alakası yok demek istiyordu. Ama ruhu tembel tembel onu başının üzerinden izlerken buna izin vermiyordu. Nedeni tembellikti. Bedeni yorgun ruhu tembeldi.

O yanlarında yokmuş hakkında konuşulanları dinledi kadın. Nerede olmak istediğini bilmiyordu. Ama orada olmaktan da sıkılmıştı.

Odaya ilk girdiğinde cinlere inanır mısınız diye sormuştu doktor. Hayır inanmıyordu.

İşinden ayrıldığı için mutsuz dedi doktor. Bebek aldırmakta onda travma yaratmış. Düşüncelerini bir bobine sarar gibi sıkıca sarmış bu zamana kadar ama şimdi o bobin bir yokuştan yuvarlanırcasına serbest kalmış. Fazla sarılan her şey sökülürce dökülüyor.

Bebeğini emzirdiği için size doğal bir bitki şurubu yazacağım. Uykuları düzelince her şey eskisi gibi yerli yerine oturacak.

Kadına mantıklı gelmişti. Bir bobine sıkıca sarılı düşünceler. Bobinin kaldıracağında daha fazla sarılması. Sökülsün geçecekti. Uyusun sabah her şey düzelecekti.

Gece olduğunda kocasının yanına sessizce uzandı kadın. Uykunun gelip onu almasını bekledi. Rüyasında akrabalarının başına toplanıp onu asmalarına razı oldu. Babasını öldürebilirdi. Yeter ki sabah her şey yerli yerine yeniden gelsindi.

Kıpırdamadan saatlerce yatağında uzandı kadın. Karanlığın içine dikti gözlerini. Gelen giden olmadı.

Sabah kocası uyudun dedi. Horladın bile. İtiraz etmedi kadın. Bilmem dedi, sadece.

Kimsenin sesini duymak yüzüne bakmak istemedi o gün. Yemek yemedi. Oğluna sarılıp oturdu bütün gün. Düşündü. Günlerden perşembeydi. Evin kirasını ödemişlerdi. Oğlunun karnı toktu. Ateşi yoktu. Altını değiştirmişti. Günlerden perşembeydi. Dün annesiyle babası gelmişti. Doktora gitmişlerdi. Bugün hiçbir şey düzelmemişti. Ama yarın, yarın düzelecekti. Yine eskisi gibi hiç kimse onu fark etmeyecekti. O da hiçbir şeyin farkında olmadan yaşamaya devam edecekti.

Pencerelere yaklaşamıyordu. İnsanların görüntüsünden korkuyordu. Kapının önünde duyduğu ayak seslerine kulak kabartıyor hem hiç kimsenin kapısını çalmasını istemiyor hem de onu rahatlatacak ona her şeyin yolunda olduğunu söyleyecek güven duyduğu birinin çıkıp gelmesini arzuluyordu.

Sürekli saate bakıyor, içinden tekrarlıyordu. Kocasının bir an önce eve gelmesini, ona her şeyin ne kadar gerçek olduğunu hatırlatmasını istiyordu.

Onun gerçek taşı kocasıydı. Merkezinde kocası oturuyordu. O yanında olduğunda etrafındaki bulanıklık netleşiyordu. Ondan başka hiç kimseye güvenmiyordu.

Uykusuz geceleri artınca gündüzleri de daha çok bulanıklaştı.

Artık düşünmekte zorluk çekiyordu. Hangi olduğunu öğrenmek için etrafındakilerden yardım almak zorundaydı. Sürekli saatin kaç olduğunu, hangi günde olduğunu soruyordu.

Tek amacı vardı, karışan kafasındaki düşüncelerini yerli yerine oturmak istiyordu. Bunun için zamanı yakalaması gerektiğine inanmıştı.

Onu bir daha doktora götürdüler. Bu sefer acil müdahale edilmesi gerektiğini söyledi doktor. Kanına hemen karışacak ilaçlara ihtiyaç vardı. Zaman kaybedemezlerdi yoksa o bilincini kaybedecekti.

İlaçları alıp eve geldiklerinde kapı komşularının yaşlı eczacı kalfasını ilaçları kanına karıştırsın diye iğne yapmaya çağırdılar.

Salona yaşlı adam sağlık çantasıyla girip ilaçları enjektöre şırıngayla çektiğinde kadın masanın etrafında dönmeye başladı. Yaşlı adamı tanıyordu. Ondan düzenli aralıklarla oğlu doğduğundan beri sütü gelmediği için mama alırdı. Her seferinde dolarla artan mamanın fiyatından konuşurlardı. Doğum yaptığında dikişlerinin acısını dindirsin diye ondan merhem almıştı. Oğlunun ateşi çıktığında ilk derecesini yine yaşlı adam tavsiye etmişti. Onu tanıyordu.

Bugün onun yanına yaklaşmasını istemiyordu. Ona iğne yapmasını istemiyordu. Kanepeye uzan dedi, annesi dolaşma artık masanın etrafında. Bir yabancıya bakar gibi bakıyordu yaşlı adam. Sanki kadını ilk defa görüyormuş gibi. Üzgün gibi bakıyordu. Yaşlı adam da kadın kadar korkuyordu sanki. Hayır dedi, kadın iğne olmak istemiyorum. Ölmek istemiyorum. Öldüreceksiniz beni. İstemiyorum.

Masanın etrafında dönmeye devam etti. Yorulana kadar döndü. Sonunda yorulup ölmek için uzandı kanepeye. Gücü tükenmişti. Çığlık atmaktan sesi kısılmıştı.

Üç gün uyudu.

Uyandığı akşam sofrayı kız kardeşi hazırlamıştı. İşinden izin almıştı. Bir süre yanlarında kalacaktı.

Otur dediler, yemek ye. Üç gündür uyuyorsun. Bedenin içi su doluymuş gibi ağırdı. Yürüdükçe içinin sallandığını hissediyordu. Etrafındaki herkesten korkuyordu. Çünkü ruhu hala geri dönememişti. Uzaktan kendi ve etrafındakileri izlemeye devam ediyordu. İteat etti. Sofraya oturdu. Hayatında ilk defa banyoda klozete değil yediği tabağının içine kustu. Onu yatağına geri götürdüler.

Yaşlı kalfa her gün gelip onun yüzüne korkuyla bakarak iğnesini yaptı. Hiç konuşmadılar. Birbirlerini tanımıyorlarmış gibi davrandılar.

Gündüzleri kız kardeşi onun yatağının yanına uzanır sevdiği kitaplardan bölümler okurdu. Uyusun diye. Uyumazdı kadın. Ama birazcık huzurun gelip etrafında dolaştığını hissederdi. Annesi oğlunu alıp evine götürmüştü. Kadın bundan hoşnuttu. Oğlunun kendisini böyle görmesini istemiyordu. O artık kolları ipleri olan bir kuklaydı. Düşenebiliyordu ama düşüncelerinin de kuklasıydı. Onu çukurlara çekiyorlardı. Alıp istedikleri zamana götürüyor orada bir başına bırakıyorlardı. Nasıl geri döneceğini bilemiyordu kadın, başka bir düşünce alıyor onu kendi zamanına taşıyordu. Artık kendi zamanı belirleyemiyordu. Zihninin dehlizlerinde kaybolmuştu.

Geceleri kocası uyumak için yatağa uzandığında o yatağa yan gözle bakıyor yorganın ağırlığını yatmadan hissediyor. Çarşafların soğukluğunu, tenine değdiğinde onu nasıl ısırdıklarını hatırlıyor, odadan sessizce uzaklaşıyordu.

Evin içinde dolaşmaktan düşünmekten yorulduğunda sessizce yatağına yatıyor. Kıpırdamadan saatlerce gözlerini karanlığa dikiyor. Yataktan çıkmamak için verdiği mücadeleden yorulunca yeniden ayağa kalkıyordu. Şayet gürültüsü kocasını uyandırırsa, onu omuzlarından yakaladığı gibi yeniden yatağın içine çekiyordu adam. Kadın yine kıpırdamadan adamın uykuya dalmasını bekliyor sessizce yorganı üzerinden atıp odadan kaçarcasına uzaklaşıyordu.

Salonda yeniden gezinmeye başlıyor, zihnindeki seslere teslim oluyordu. Gün ışımaya başladığında içine bir umut doğuyordu. Her şeyin düzeleceğini, bugünün farklı olacağını umut ediyordu.

Zamanı başından yakaladığı düşüncesi içini ferahlatıyordu.

Hayat yeniden etrafında kıpırdanmaya başladığında günün onun günü olmadığını anlıyordu. Zamanın içine sıvışıp akmayı beceremiyordu. Her şey onun dışında akmaya devam ediyordu.

Kadın düzenli gittiği doktorunun dışında tavsiye edilen hocalara da gidiyordu. Cinlere inanmadığını söylemişti. Ama ailesi onu cinci hocalara götürüyor, yüzüne dualar üfleniyor, uyuması için gittiği uyku merkezinin dışında yastığının altında okunmuş tuzlara yatıyordu.

Kadın bekleme salonlarından hep nefret etti. Orada beklemek içinden zamanın çekip alındığı bir odada insanlarla bir araya tıkılmak gibiydi. Havası alınmış naylon torbasının içindeki hastalıklı sinekler gibi örümceğin onların sırayla yemesini beklerlerdi.