tak diye olur mu ki

 

 

11205618_820538984696275_750288124284882480_nMerhaba sevgilim günlük,

Sana manyak bir haberle geldim, yani benim için acayip bir durum.

Sigarayı bıraktım, hem de tak diye.

İlaçsız.

Aslında düşününce öyle tak, diye olmuyor hiç bir şey.

Mesela, bugün babama gittim.

Sabah kalktım, haydin bakalım babama gidiyorum, demedim.

Önceden düşündüm, tasarladım, hatta bir ara vazgeçtim sonra baktım, kardeşim çoluğunu, çocuğunu toplamış, babamın yanında bir de selfy çekip koymuş kardeşlerden oluşturduğumuz whatsApp grubumuza,derhal kalktım, gittim.

Zaten giyinmiştim ama her an soyunabilirdim.

Hava çok sıcaktı.

Üstelik İstanbul’da kalma sebebim de babamla zaman geçirmekti, ama bu sabah uyanınca, onu gidip, orada ziyaret etmek istemedim.

İşte, baktım kardeşim gitmiş, ben de dedim, haydi tonton, kalk- git -gör babanı.

Öyle uçup gitmedim tabi.

Yola çıktım.

Uzun bir yol yürüdüm.

Otobüs durağında bir adam oturdu yanıma. Adam bir kadının yanına oturmaktan tedirgindi belli ki. -Çünkü bugün İstanbul insanların kalp atışlarını duyacak kadar sessizdi, tanrıya bin şükür. Bu da bizi daha bir ürkek ve görünür kıldı haliyle.- Ben de içimden, bu şimdi otobüs mü bekliyor, yoksa sapık falan mı? Niye bana öyle tuhaf tuhaf bakıyor diye geçirdim düşündüm tabi.

Bir de korkum, karşımdaki koca otele rağmen yerden filmlerdeki gibi bir çalı yumağının geçmesi ve otobüsün hiç gelmemesiydi.

Otobüs demek kalabalık demek.  Sessiz ve insansız bir İstanbul’da otobüs durağında olmak hakikaten, kadın olsun, erkek olsun, herkes için ürkütücü bir durum.

Uzak bir yerde, benim babamın kaldığı bakım evi, oraya gitmek için otobüse binmem gerekiyor.

Her neyse işte.

Bu günlerde bu “Her Neyse”  lafını da seviyorum. Böyle saçımı savurur gibi, gözlerimi devirir, gerdan kırar gibi, konudan savrulmak için “her neyse” diyorum.

Ondan işte.

Bir karardı, yolculuktu, babama gitmem.

Babamın kaldığı bakım evinin kapısından içeri girince sanki bir partiye katılmışım gibi oldu. Yemyeşil çimenlerin arasına güzel koltuklar koymuşlar, tepelerinde kocaman şemsiyeler, bakıcılar bir örnek giyinmiş, kocaman bahçenin bir köşesinde neşeli bir müzik çalıyor. Köşede metal çay makinası.

Çay partisi gibi bir şey hazırlamışlar belli ki.

Ben dahil olamadım.

Çaya da kalamadım zaten.

Bahçenin kapısından girince, öbekler halinde oturan yaşlı insanları ve neşeli genç kadınlara baka kaldım önce. Ama onlar bana baktıklarında cep telefonunu kurcalayan huzursuz bir kadın gördüler büyük ihtimal. Çünkü kapıdan girmeden önce, kız kardeşimle konuşmuştum. Telefonumun ekranı, saçımdaki hindistan cevizi yağı yüzünden yapış yapış olmuştu, bir yandan onu silmeye çalışıyordum.

Bir de babamı görmüştüm uzaktan.

Başını önüne eğmiş tüm diğer arkadaşları gibi o eğlencenin istemsiz bir unsuru gibi göründü gözüme.

Utanıyordum.

Ne zaman oraya gitsem, telaşlanıyorum.

Oradaki netlik, beni telaşlı ve huzursuz yapıyor ve buna alışmak istemiyorum.

Annem için onkoloji servisine ilk gittiğimde, sanki başka bir dünyanın kapısından giriyormuşum hissine kapılmılmıştım.  Bir annenin özürlü evladını kabul ediş evreleri gibi olmuştu, oraya alışmam. İlk gün, hastaneden çıkınca arabaya gidene kadar, bağıra bağıra ağlamıştım. İnsanlar beni durdurmaya çalışıp, hastalığımın adını öğrenmek istemişti, ellerinden sıyrılıp yoluma devam etmiştim. Öfkeli zamanlarım olmuştu, herkese küfrettiğim. Öyle zamanlarda annem koridorda bulduğu bir kanepeye uzanca oturur, beni öldüreceksin, derdi. Rezil ediyorsun insanlara. Ama doktora gitmek konusunda da benden başka kimseye güvenmezdi.

Son senelerde, kulağıma kulaklığı takar, kitabımı alır, sırasını beklediğim doktorun tüm hastalarının gitmesini, bir kanepede uslu uslu bekler, olmuştum.

Babamın bu yeni durumuyla, böyle yüz göz olmak istemiyorum.

Belki de annemdeki tecrübem beni bugün bu duygulara getirdi.

Babam beni tanımadı. Kız kardeşinin çocuklarından biri zannetti büyük ihtimalle. Durumun vahametinden bahsetti. Yukarı çıkıp ablasıyla konuşmamı istedi. Durumu çözmemiz gerekiyormuş. Ablasının söylediklerini ona iletmemi istedi.

Bahçede çimenlerin üzerinde bağdaş kurup oturdum, onun dizi dibinde. Ama o benim kızı gibi hissetmeme izin vermedi.

Benim babama ihtiyacım vardı, onun ablasına galiba.

Organize olsunlar istiyordu.

Kimler bilmiyorum.

Bayram olduğunu ve orada herkesin akrabamız olduğunu düşünüyordu galiba.

Belki de köyde kocaman bahçeli evinde olduğu hissine kapılıyordu.

Benimle önce kendi anadilinde konuşup,  diyaloga geçmeye çalıştı. Belki de etrafımızdaki insanları böyle uzaktaştırmak istedi yanımızdan. Ama ben onun söylediklerini anlasam da onun dilinde konuşmayı beceremediğimden ortak bir yerde buluşamadık.

Yeniden Türkçe konuşmaya başladı o da.

Beni kim zannettiğini soramadım. Ben büyük kızınım diyemedim. Çünkü onu içinde yaşadığı realiteden çıkarmanın bir manası olduğuna inanmak gelmedi içimden.

Bunca tanışıklığımıza istanaden, kelimelerimiz ve anımız denk düşmese de hüzünlü olduğu hissine kapıldım.

Ben de kaptırdım kendimi çimenlerin yeşiline, müziğin neşesine, babamın saçlarına, yüzüne dokundum.

Oğlumu sever gibi okşadım yanağını, bir zamanlar kıvırcık saçlarının olduğu tıraşlı kafasını okşadım, hoşçakal demek için.

Yanından ayrılırken arkama bakmadım, yuvaya oğlunu ilk defa bıraktığı için suçluluk hisseden, onunla göz göze gelmek istemeyen anne gibi, adımlarım havada bahçeden süzülmeye çalıştım.

Yolun kenarında, bankta sigara içen benden yaşlı bir hasta yakınıyla göz göze geldim.

Bayramlaşmadık.

Yarım bir gülüş dokundurduk birbirimizin yüzüne, ve ben sigara içmediğim için hayıflanmadım.

Klimalı, değişik yolcu sıkalasının duraklarla birlikte belirlendiği otobüsümle, üstelik yüzde elli indirimli yolculuğumu yapıp evime geldim.

Yarın hava şartları ve ruh halim müsait olursa, bir turistmiş gibi İstanbul’da tura çıkayım diyorum. Hiç gitmediğim camileri falan gezeyim. Bir ağacın altında kitap okuyayım.

Şehirde hazır insanlar azalmışken içimdeki sese kulak vereyim, diyorum.

Sigara mevzusuna gelecek olursak şekerim, işte o karar da şimdi geldiğim bu yer de olduğum halle ilgili bir durum.

Uzaya fırlatılan mekiğin kendisindeki fazlalıklardan kurtulup hedefine ulaşması gibi bir hareketin başlancı oldu bende aslında.

Küçük, büyük terk edişlerimin başlangıcı, kopuşların, zorunluluklara teslim oluşun bir simgesi.

Yine gelirim. Nasıl olsa sen hep buradasın, ben de şuralarda bir yer de.

Zuhals

Reklamlar

Neşeli Avcı

Merhaba Günlüküm,

Uzun zamandır sana gelmiyorum. Bugün neşeli bir şeyler yazmak için geldim. Neşeli falan olduğumdan değil avcının pusuya yatıp avını beklemesi gibi ben de pusuda neşeli bir şeylere bakmak üzere koşullandırdım kendimi, yazmaya otururken yani ama henüz bulamadım o yüzden seni oyalıyorum.

Hep dolup taştığım zamanlar da geldim sana. Birilerine kendime küfür etmek için, kusmak için ya da dedikodu yapmak için. Bir değişiklik yapayım dedim bugün ama bilemedim.

Biraz önce Çitler diye bir film satın aldım onu anlatayım sana. Zenci bir baba var. Çöp toplayarak hayatını geçindiriyor. Zenci olduğu için kaderine kızgın. Oğlu beyzbol oynuyor kendi de eskiden oynarmış ve ünlü biriymiş kendi klasmanında ama oğlunun öyle boş işlerle uğraşmasını istemiyor. Çünkü spor beyaz adamların onu kullanacağı bir alanmış. Hep yedek klubesinde otururmuş ama o para kazanacağı bir iş sahibi olmalıymış. Oğlu koleje gitmek için burs kazanıyor. İyi beyzbol oynadığı için kazanıyor bunu ama babası hayır diyor kağıtları bana göndermesinler imzalamam, boş işlerle uğraşma git çalış. Çocuk diyor ki baba sen beni neden sevmiyorsun. Babası diyor ki sevmek mi? Seni neden sevecekmişim. Annenle seni yaptık diye sevmek zorunda değiliz. Bu sorumluluklarımızın arasında değil. Benim sorumluluğum  bu evi geçindirmek. Sen sevgi dilenerek yaşama. İnsanlara bu soruyu sorma. 17 yaşında da oğlunu evden kovuyor, oğlu da gidip denizci oluyor 6 sene eve gelmiyor. Babası öldüğü zaman eve geliyor annesine diyor ki onun cenazesine katılmayacağım çünkü onun gölgesinden kurtulmak istiyorum. Her yerde onu görüyorum. Annesi de baban kendisine benzemememen için uğraştı. Bir o kadar da benzemeni istedi. Ve sen babana benziyorsun.

Bu arada evin babası karısına sen benim hayatımda başıma gelen en güzel şeysin demesine rağmen bir gün mutfakta karısına diyor ki benim çocuğum olacak.

Kadın, karına çocuğum olacak mı diyorsun 18 yıl sonra diyor. Ben bu evde her şeye katlandım bana söyleceğin bu mu diyor. Şimdi bana söyle bir daha o eve gidecek misin diye soruyor.

Adam diyor ki ben o eve gittiğim zaman çatıyı onarmayı ya da evin diğer tüm sorunlarını unutuyorum. O bana kendimin başka bir yönünü tanımama sağladı. Ben onun evinde güldüğüm gibi hiç bir yerde gülmedim. Bundan kendimi alıkoyamam diyor.

Karısına bu olanlardan hiç kimsenin suçlu olmadığını sadece artık başka bir pencereden bakmayı da öğrendiğini söylüyor. ama kadın onu anlamıyor. Benim de isteklerim vardı. Bunları sence neden yıllarca eteledim diye soruyor kocasına.

6 ay adam karısının evine gelmiyor. Sonunda yine aynı yatakta yatmaya başlıyorlar ve bir gece telefon çalıyor. Karısı telefonu açtıktan sonra yanında uyuyan kocasını uyandırıyor. Kocasına diğer kadının kızını doğururken öldüğünü haber veriyor.

Adam onu hiç kimsenin güldürmediği kadar güzel güldüren kadının öldüğünü öğrenince çok sarsılıyor, oturup ağlıyor ve karısı bunu seyretmek zorunda kalıyor.

Kadın bir gün yine mutfakta yemek hazırlarken adam kucağında kızıyla gelip bu masum çocuğun annesi öldü. Ona annelik yapar mısın? diyor.

Kadın tüm bunlar olmadan önce kocasından evlerinin etrafını tahta çitle çevirmesini istemişti. Bunu isteme sebebi evdekileri bir arada tutmaktı. Kocasının başka bir kadından çocuğu olacağını öğrendiği zaman, ben kendi evimdeki gibi bir ailem olmasın diye uğraştım. Benim ailemde kardeşlerimin anne ve babaları farklıydı ve biz onlardan hiç konuşmazdık. Hala düşününce kim kimden aklım karışıyor. Böyle bir ailem olmasın istedim şimdi sen bana çocuğum olacak diyorsun demişti.

Adam çocuğu kucağında gelince, tamam diyor kadın, adamın kucağından çocuğu alıp, babaların günahını çocuklar çekmemeli, bundan sonra bu çocuğun bir annesi var ama senin bir karın yok.

Sonunda da yalnız ölüyor işte.

En iyi yardımcı kadın Oscar’ını almış film. Güzel bir kurgusu ve diyalogları var.

Eskisi gibi içimden dışıma çıkmıyorum yazarken anlaşılan.

Başka da bir şey yazmak gelmiyor içimden. Gördüğüm güzel şey etrafımda buydu yazdım.

Bir de yemek yaptım. Kuru dolma. Ama güzel mi bilmiyorum. Henüz pişmedi. Kokusu da gelmiyor, gelse tadı hakkında fikrimi buraya iliştirirdim.

Bendeki güzellikler bu kadar.

Güzel günlerde görüşelim biz yine de.

zuhals

Bir Çocuk Gelin Filmi Olarak Yar1m

185201

Bu akşam arkadaşlarımla Yar1m filmine gittik. 22. Adana Altın Koza Film Festivali ve 6. Malatya Film Festivalinde ödül almış, kötü bir film.

Yönetmen Çağıl Nurhak Aydoğdu’nun ilk uzun metrajlı filmi kadın hikayesini içeriyor.

15 yaşında doğuda babası ve iki erkek kardeşiyle yaşayan Fidan Muğla’ya gelin gidiyor. Kocası Salih, Fidan’ın deyimi ile geri zekalı.

Özürlü çocuklarına köyden gelin alan aile muhtara kızın parasını ödeyip annesi ölen kızı evlerine götürüyorlar. Bu arada kızın ailesine oğullarının özürlü olduğunu söylemiyorlar. Pazardan at alır gibi karı koca gidip kızın parasını ödeyip onu evlerine getiriyorlar.

Kızın küçük kardeşi belli ki annesi bellemiş ablasını o yüzden ondan ayrılmak istemiyor. Gitme abla diyor, ve arkasından bir tek o ağlıyor.

Köyün kadınları eline bir kadın çantası bir de naylon poşet tutuşturup, çok güzel oldun övgüleri arasında kızı köylerinden sepetliyorlar.

Toplumda dul kadın, başı boş ailesi olmayan genç kız sorundur. Toplumun başını beleya sokacak potansiyeldir. O yüzden derhal ondan kurtulmanın yolları aranır.

Şehirde ya da köyde kadın genç yaşında dul kalırsa kaç çocuğu olduğuna bakılmadan derhal başkası ile baş göz edilip yeniden başına bir erkek dikilir. Böyle tehlike bertaraf edilir.

Ancak tüm bu kadın hikayeleri hep bir yerinde dram barındırır.

Oysa Yar1m filminin hikayesi dram değil gayet neşeli ancak toplumun çocuk gelin sorununa ucundan değinen bir senaryoyu barındırıyor.

Dümdüz hiç tansiyon yükselmeden, içinde olay barındırmadan hikaye akıp gidiyor.

Filmin seyirciye göstermek istediği toplumun çarpık yanları real olmasına rağmen yan yana dizilince pek bir anlam ifade etmiyor.

Hikayede çatışma yok. Tansiyon yükselmiyor ve ani anlamsız bir son filmin yükseldiğini sandığın anda son buluyor.

Zeka özürlü oğullarına çocuk gelin alan aile aslında gayet normal bir aile. Çocuklarının geleceğinden endişe duydukları için onu bir bebek gibi koruyup sakındıkları için hatta kayınvalide yükünü hafifletmek için oğlunu evlendiriyor.

Oğlan kahvaltıda annesinin elinden yemek yiyor hala. Oysa yemeğini kendi yiyecek durumda. Sadece IQ düşük normal hayatın içine katılamayacak bir durumda değil. Gerçi senarist karakteri konusunda kararsız kalmış sanki. Bazen ileri derecede özürlü bir zekaya sahip gibi görünürken oğlan birden duyarlı bir düşük zeka oluyor.

Fidan başına gelen her şeye sessiz kalıyor. Tepkisiz derhal uyum sağlıyor.

Zaten aile kıza gayet iyi davranıyor.

Bunların hepsi problemli.

Normal bir aile neden özürlü çocuklarını evlendirsin. Hem de bir çocukla. Oğullarını kızla cinsel ilişkiye girmeye zorlasın.

Küçük bir kızı filmin başlangıcında yıkanırken göstermek, dans ettirmek, onu bir cinsel obje gibi göstermekte çocuk gelinler açısından nasıl bir bilemedim.

Sanki film her şeyi güllük gülüstanlık gösterip çocuk gelin olayını normalleştiriyor. Oysa başlangıcında filmin ağırlığına rağmen sabredip seyretme nedenim bir soruna nasıl parmak basıldığını görmekti. Film bu konudan yoksun.
Neden çekildiğini ben anlamadım.

Adı Yar1m olmasına rağmen burada iki yarım yok. Eksik bir hikaye var.

Güzel günlerde görüşelim efendim.

 

 

Bir Sırra Vakıf Oldum “Roberto Zucco”

roberto-zucco-tiyatro-oyunu-yorum

Tuhaf zamanlardan geçtiğimize inanıyorum belki de sadece ben inanıyorum o yüzden de baktığım duyduğum her şey bana tuhaf görünüyor.

Bunlardan bir tanesi Atalay Filiz olayı. Hani şu insanların selfie çektirdiği, yakalandığında gülerek sohbet eden adam. İhbar edenlerin ödül derdine düştüğü, tanrıya bin şükür şimdilik ailelerin acılarının kanırtılmadığı haber.

Mevzuyu fazla uzatmak istemiyorum çünkü hepsinin içinde bir insan hikayesi var ve her hikaye bir sebepten OL ile başlamış mutlaka ve tercihlerle yolunu bulmuş.

İşte  Moda Sahnesinde Roberto Zucco oyununu seyredip yazmak hevesiyle masaya oturduğumda zihnime üşüşenler bunlar oldu.

Oysa oyun başladığında başka bir ruh halinin içine girmiştim.

Karanlıkta, hapishanenin güvenliğinden emin ama yine de görev icabı nöbette olan iki gardiyanın zihin üzerine aynı sözleri farklı kelimelerle söylemeleriyle başladı oyun.

Birisi önce düşünüyor sonra görüyordu. Diğeri herkesin düşündüklerinin toplamının özetini hızlıca geçiyor belki de o yüzden göremiyordu.

İşte bu sırada da o kimsenin sıvı halde bile kaçamaz dedikleri yerden kaçtı Roberto Zucco.

Önce evine gitti. Babasını öldürmüştü. Annesi ona kapıyı açmak istemedi oysa onun tek derdi içeri girip hayata karışacağı kamufle olacağı giysisini almaktı. Kadın ütülü değil dedi. Orada aman tanrım dedim, ben de böyle yapıyor muyum acaba. Sonra iç sesimi kısıp devam ettim oyunu seyretmeye.

Annesi kendi varlık nedenini fazla abartınca daralan oğul tuttu annesini de öldürdü.

Sonra dönüşüm hikayesi, seyircinin de bir köşesinden dahil olduğu aynı zamanda çemberinin dışına fırlatılıp koltuklar mıhlanıp taş misali kendinden olana seyirci kaldığı bir durumda halkalar halinde ilerlemeye devam etti.

Bunu sağlayan da her şeyin düz bir platformda aynı sahnede gerçekleşmesi.

Oyuncuların sahnede kostüm değiştirip yeni bir karaktere bürünmesi, birileri oyununu sergilerken diğerlerinin kenara çekilip onları seyretmesi -tıpkı hayatta olduğu gibi.

Hayat da göremediğimizin görünür kılınma haliydi.

-Birileri bizi sahneye davet eder biz oyunumuzu oynarız onlar seyreder sonra sıra onlara gelir.-

Bir sahnesinde Roberto Zucco şeffaf olmak zahmetli bir görevdir diyor.

Onun varoluş sebebi de bu temel üzerine oturuyor aslında.

Dokunduğu her insanda onların bir yanını tamamlıyor sonra kopup ayrılıyor.

Dönüşüm tamamlandığında baba anne ve çocuk katili oluyor, bir de toplumu temsilen polis.

Hayatına girdiği insanların hikayelerinin toplamı traji-komik görünüyor.

Ve şeffaf olanın dokunduğu her birey o kadar günümüzden, şimdiden izler taşıyordu ki oyundan  haberli olup daha önce görmediğime üzüldüm.

Ve o kadar enerjisi yüksek oyuncular vardı ki sahneye hakim, seyirciye enerjisi geçen, onları alıp, derhal kendisine odaklayan.  Biz seyirciler kendimizle o kadar meşguldük ki bence oyuncuların da performansının pek hakkını alkışla veremedik oyun boyunca çünkü zihnimiz anılarımız ya da şahitliklerimizle meşguldü.

Bazen her şey olması gerektiği gibi o kadar doğal gerçekleşir ki aslında kimse araya girip sihri bozmaz istemez belki de öyle bir zaman açıldı dün akşam.

Kelimelerin içini biz doldururuz.

Roberto Zucco kendi yolculuğunu tamamlayıp en başa döndüğünde -burası hapishanesi ya da komiseri öldürdüğü yer oluyor. Orada onu tanıyan ilk kişi ise hala masumiyetini sır gibi sakladığını sanan küçük kız oluyor.

Bu arada sahnede Ailesel Atık bidonu fikrini çok sevdim. Oradan Roberto Zucco’nun çıkmasını.

Sarhoş baba sahneye çıktığında çocukların halini, annenin yorgun triplerini. Sonra çamaşır sepetinden babadan sakladığı birayı çıkarıp içmesini.

Evde kalmış ablanın kız kardeşi aşağı çekme çabalarını.

Ağbinin kalın kenarlı çizilmiş kütük hali.

Kardeşini yüksek fiyatla sattıktan sonra yorgun yaşlı fahişeye günah çıkarmak istediğinde aldığı tek cevapla -aynada kendini net görüp rahatlayıp kalkmasını sevdim.

Kendime sormadan da edemedim –kimlere böyle iyilik yaptım acaba diye.

Çünkü herkes birbirinde kendini görüp istediğini alır, siz ne kadar kendiniz olduğunuz sırrıyla masum olduğunuza inansanız da.

 

Gelin

11188291_933714249994191_6222960267236305404_n

Yaşlı adam sütçünün gelinini anlatıyordu karşısında oturan genç kadına. Kayınbabasıyla annesinin sözünden dışarı çıkmazmış sütçünün gelini. Sabah erkenden kalkar ahırı temizlermiş. Buzağıları verirmiş ineklerin altına, sonra onları dışarı salar inekleri sağmaya başlarmış. Sütçü dediğine bakmasınmış 10 inekleri varmış, inek sağmak da kolay değilmiş.

Genç gelin öğlene kadar ahırdan çıkmaz inek sağarmış. Çok çalışkanmış. Tek başına değilmiş elbet, kocasının ailesiyle oturuyormuş. Ahıra girmeden önce hazırladığı kahvaltı sofrasında karınlarını doyuran ailenin geri kalanları, kendilerine gelince gelir, inekleri sağmaya yardım ederlermiş.

Öyle bir insanın işi değilmiş 10 inek sağmak.

Genç kadın adamı dinlerken, sevmenin o kadar iyi bir şey olmadığını düşünüyordu. Sevmek dünyalar açarlardı, bu her zaman sevenin arzu ettiği dünya olmazdı.

Kadının anılarında kapıya gelen sütçü nostaljik güzel bir çocukluk anısıydı o zamana kadar.

Karşısın da konuşan adam sütçü gelinin üzerinden ona nasihat veriyordu. Verilen örnek kadını ağırına gidiyordu. Bu haksızlıktı.

İçindeki gürültüyü aklı susturmaya çalışıyordu. Sakin diyordu, konuşanın kim olduğunu unutma. Kendini köyünde var etmiş, varlığını asırlar önce kurulmuş düzenin üzerinden devam ettirmeye çalışan biri, nasıl bir örnekle gelsin ki karşına.

Öfkesi işte tam da bu yüzden kelimelere dönüşemiyor. Karşılığını bilmiyor kadın o yüzden gözlerini açmış yaşlı adamla kendisini uzaktan seyrediyordu.

Evet, uzaktan seyrediyor, ruhunun sıkıldığında kaçma huyu var. Bedeninden sızıp bir göz gibi kayıt etmeye meyilli ama hiç unutmuyor, o bir duygu istifçisi.

Yalnız olduğu zamanlarda işten eve yorgun dönmeyi seviyor kadın. Eve döndüğünü daha çok hissediyor. Yabancı birileri evde olduğunda eve gelmek zoruna gidiyor. Misafir oluyor kendi evinde. Çok sık ailesini hatırlıyor. Anne babasıyla yaşadığı evi özlüyor ama ailesini onlar varken görmeye tahammül edemiyor.

Henüz ölmedi. Ölüp geri gelmedi. İnananların söylediği o ince köprüden geçmedi, ama ne zaman kendi ailesiyle kocasının ailesini bir arada görse, kimsesiz hissediyor. Keskin bir şeyin üzerinde kıpırdasa düşecek, kıpırdamazken düşmeye arzulu, karmaşık olmaktan hoşlanmıyor.

Bu kadar net görmek ona fazla geliyor.

Küçülüp genişlemeyi biliyor. Evinde yabancılar uzun süreli kalmaya geldiğinde alanını küçültüyor.

İşte öyle zamanlardan birinde yine yaşlı adamın sesi onun alanına sızıyor. Adam karısına bağırıyor. Oğlunun kafasını sikeyim. Salak gelinin diyor, keşke kopsaydı diyor.

Kalbi büzülen kadın böyle zamanlarda hızla çoğalırdı.

İçinden biri çıkar kapıyı açar, onların kavga ettiği odaya dalar, defolun derdi. Defolup gidin evimden. Sonra bir tane daha çıkardı kadının içinden o da gider, yaşlı adamla kadının eşyalarını kucakladığı gibi pencerenin camından sokağa fırlatırdı.

Kalbi büzülen kadın taş kesilmiş alanında dururken biri daha fırlardı içinden, onlar geldiğinden beri sürekli değişen salondaki cam sehpanın ortasına yeni yerinde duran sandalyeyi fırlatırdı. Diğer sandalyeyi alır kendisinin beğenip satın almadığı, evlendiği günden beri değiştirmeyi hayal ettiği vitrinin camını kırardı. Perdelere asılırdı kolları, o neşeyi severdi, renkleri, çiçekleri, perdelerini kendi alsaydı asla beyaz olmazdı tülleri. Kendi almadığı tülleri kornişlerinden koparır, pencereden kızkulesinehapsolmuşyalnızkadınınsaçıgibi salardı.

İçinden çıkanlar, yorgun gelir tekrar kadında yerini alırdı.

Zamanla onu ele geçirdiler. Hep beraber hareket etmiyorlardı. Aralarında bir temsilci seçiyorlardı. Kadın onun kimliğinde sızardı hayata.

İşte o zamanlar öfkeli yaşlı insanlar da küskün, kapıyı çarpar, geldikleri gibi giderlerdi.

Mutlu olur muydu kadın, elbette ki hayır. Sevdiği adamın kendini iyi hissetmek için söylediği her şeye sorgusuz inanır, aklı kabul etmese de yüreği itaat ederdi.

Kadın iyi biliyordu, sevmek pembe bir dünyada pembe elbiseyle şekerleme emilen bir yer değildi.

 

 

BüyükAdam

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Salonda oturmuş kristal kadehlerine koydukları kolalarını içerken, sırf filtresinde ki renkli çiçeklerden dolayı seçtikleri sigaralarını tüttürüyorlardı. Özel zamanlar dışında salona girmeleri yasaktı. Kristal bardaklar özel misafirler içindi, kola içmeleri yasak değildi.

Küçük olan annemle babam sevişiyorlar dedi. Sigarasından çektiği dumanı yutan abla bir süre öksürdükten sonra yalan söylüyorsun, dedi. Hayır yalan söylemiyorum dedi, öfkeyle kardeşi, gördüm.

Ablası nasıl, demeye utandı, ama kardeşinin durmaya niyeti yoktu. Onu utandırmaktan her zaman zevk alıyordu. Gece çok gülüyorlardı, ben de gülmek istedim. Kapılarını açtım, gördüm işte, babam…

Tamam, dedi ablası, oynamıyorum. Hadi kalk bardakları yıkayalım. Annem gelmeden salonun camlarını açmamız lazım. O sigarayı da annemin çantasına geri koy.

Evlerinin salonu anneleri evden gidince oyun alanları olurdu, dokundurmadığı eşyalarda oyuncakları. Misafircilik oynarlardı.

Nedenmiş diye itiraz etti, kardeşi. O içmiyor ki zaten, anlamaz. Çantasında taşıyor işte. Hem iki paket daha var, fark etmez bile.

Evde en fazla azar işiten küçük kardeşti, en cesur olanda. Ama en çok üzülen abla olurdu, o huzursuzluktan hoşlanmazdı. Kardeşini azarladıklarında o yeni bir muzurlukla intikamını almayı düşünürken abla kederlenirdi.

Ev de sadece iki çocuk değillerdi bir de erkek kardeşleri vardı ama annelerinin kızlardan ayrı tuttuğu gibi kendini o da kardeşlerinden uzak tutardı. Kızlar da erkek kardeşlerinden pek haz etmezler ikisi bir olup oğlanın canını okurlardı.

Oğlan konuşmayı fazla sevmezdi. O da kızlara karşı tek başına sessizlikle donatmıştı kendini. İşini sessiz görürdü. Kızdı mı gider kızların sevdiği bir kazağın ucundan keserdi. Bunu kızlardan öğrenmişti. Kızlar oğlanın eşyalarına zarar vermek için fırlatır pencereden atarlardı. O tutar keserdi. Annesinin dikiş makinesinin örtüsünü, ablasının kazağını, okuduğu gazetenin sevdiği sayfalarını özenle keser bir köşeye saklardı.

Kızlar liseye başladıklarında eve hummalı bir dedikodu yayıldı. Babaları annelerini aldatıyordu. Haberi küçük kız kardeş yaymıştı. Boşanacaklardı. Annesi onlara belli etmiyordu ama küçük kız kardeş biliyordu. Teyzeleri konuşurken duymuştu. Annesine bir kadın telefon edip, kocanla birbirimizi seviyoruz, çık aradan demiş. Anneleri aradan çıkmayı düşünüyormuş. Kadının bir oğlu varmış. Artık dört kardeş olmuşlar. Kadın çocuğunu alıp yakında evlerine gelecekmiş, anneleri aradan çıkınca.

En küçük oğlan kardeş uzun süredir babasının yanında çalışıyordu hafta sonları. Telefonlara bakıyor, ofiste ayak işlerine yardım ediyordu. O da babasının kadınlara olan davranışlarının farkındaydı. Kızlarla bunu hiç konuşmadı.

Oğlu olan kadınla nasıl tanıştığını biliyordu. Babası onu yağmurlu bir günde arabasına almış, kadın arada ofisine uğrar olmuştu. Yanında hep oğlu oluyordu. İki oğlan baş başa öğlen yemeklerini yerken, babası kadını yemeğe götürüyordu.

Babasının sekreteri de hoşlanmıyordu kadından, ilk günler çok ağlamıştı. Şimdi sadece kadın geldiğinde suratını asıyordu. İşten ayrılmak istediğini söyleyecekti. Oğlana öyle diyordu. Çocuk babasına söylemesi için söylediğini hissediyor, bu konuda babasıyla konuşmuyordu.

Oğlan, iş yerine gelen adamlardan da hoşlanmıyordu. Okulunu bitirdiği zaman onun seçeceği meslekte asla böyle adamların olmasını istemediğine karar vermişti. O aptal şakalar yapmayan, kendi söylediklerine gülmeyen, ciddi adamların çalıştığı bir iş yerinde iş bulacaktı kendine.

Babası kapısına gelen tüm satıcılarla sohbet eder, ihtiyacı olmayan her şeyi satın alırdı onlardan. Ofisin de kitap satıcılarından aldığı birbiriyle alakasız bir sürü kitap seti vardı. Beş cilt yemek kitabı, sağlık ansiklopedisi, dünya tarihi, sanat tarihi, dünya masalları, uzaylılar…

Oğlan, babası ofiste olmadığı zaman kitapları karıştırırdı. En çok resimlere bakmayı severdi Karnı acıktıysa yemek kitabının sayfalarını karıştırır, hayal kurardı. Henüz hangi mesleği seçeceğine karar veremediği için Kim Kimdir kitabını açar mesleklerin özelliklerini okur, resimlerine bakardı.

Dünya Mitoloji kitabını karıştırmayı da seviyordu. Elinde ok olan tombul çocuk, denizden çıkan at, kafasında her bir saç kılı kadar yılan olan kadın, at gövdeli adamlar. Atların üzerinde uçan kadınlar. Dağın tepesinde oturan uzun sakallı tanrılar.

Oğlanın en sevdiği hikaye taşta çıkan çocuktu. Bir tanrıçayı görünce heyecanlanan çoban menisini taşa fışkırtmış tanrıça taşı alıp tanrıların dağına gitmiş taş zamanla ısınmaya başlamış o kadar çok ısınmış ki sonunda çatlayıp içinden bir çocuk çıkmıştı. Annesi çocuğu yedi kez kutsal nehre sokmuş çocuğun bedeni yaralardan hasar almayacak güce kavuşmuştu. Ona hiç bir ok işlemezdi artık. Ama annesi oğlunu suya sokarken onu dizlerinden tutmuş o yüzden oğlunun dizleri etten kemikten kalmıştı. Ve oğlu dizlerinden yaralanıp ölüyordu sonunda.

Oğlan ölümsüz olmanın iyi bir şey olmadığını biliyordu ama güçlü olmak istiyordu. Ateşi çalacak kadar da cesur hissediyordu kendini.

Kitabın sayfalarında kahramanların arasında dolaşmak hoşuna gidiyordu.

Yaz tatillerinde babasına katlanmayı, o sıkıcı saatleri hızla eritmeyi, kitaplar sayesinde başardı.

Daha da sessiz oldu, artık hayal kuracak daha çok şeyi vardı.

Üniversiteyi bitirip evlenmeye karar verdiğinde annesi ölmüştü. Ölürken oğlunu, gelinini yalnız bıraktığı için üzgündü annesi. Kızlar annelerinin ölümüne fazla üzülmediler. Madem ki anneleri oğulları için yaşamak istiyordu, üzülmekte oğullarına düşerdi. Ama oğlan da yeni evlenmişti. Evlenmek yeni bir dünyaya adım atmaktı. Yeni dünya yeni insanlar içindi. Eskilerini yanında getirdin mi çabuk eskirdi.

Oğlanın dünyası çabuk eskidi çünkü babası eski kafalıydı.

Karısı ölünce yalnız kalmıştı. O hayatın dışarı yanını biliyordu. Yarım kalmıştı, ev yanı yok olmuştu çünkü. Evde tek başına nasıl yaşanır bilmiyordu. Hükümranlığı devam ettireceği tek yer oğlunun yanıydı.Hak buydu. Erkek çocuklarının evi, baba evinin devamıydı, doğal olarak karısının ölümüyle evinde sönen ışık, oğlunun evinde devam edecekti.

O da oğlunun evinde hüküm sürmeye karar verdi.

Oğlan tek kişilik hayatına karısını dahil edip yaşamaya karar verdikten sonra değişmişti elbet. Sessizdi yine ama kapalı değildi. Etrafta ki sesleri duyuyor onlara merhametle tepki vermeyi öğreniyordu.

Baba bu merhametin gölgesinde yaşamaya kararlıydı.

Oğlan çocukluğunda en sevdiği hikayeyi daha çok hatırlıyor bu günlerde. Etten kemikten olan, annesinin nehre daldırırken tuttuğu dizlerinden vurulan yarı tanrı çoban çocuğunu.

KahveRengi

 

13006545_1758228987724725_2056436899718013755_n

Karnı ağrıyordu kadının, trene bindiğinden beri hatta binmeye karar verdiğinden beri karnı ağrıyordu.

ilk özgürlüğünü ilan ettiği gençlik yıllarında, babasının asla izin vermeyeceğini düşündüğü yolculuğa çıkmak istediğinde, kafasında çok plan yapmış, babasıyla kafasında günlerce kavga etmiş, küsmüş, barışmış sonunda ona gidebilir miyim diye sormamaya karar vermiş. Okuldan eve inadına kararını açıklayacağı gün geç gitmiş eve girdiği gibi arkadaşlarıyla geziye gitmeye karar verdiğini açıklamıştı babasına. Omuzlarını dikleştirmiş, çenesini kaldırmış, burun deliklerini kocaman açmıştı. Ekstra fazla nefes alabilmek için.

Babası her zaman ki gibi oturduğu koltuğunda televizyon seyrediyordu. Onu dinlemiş, kumandayla başka bir kanalı açmış, iyi git, demişti. Okuldaki arkadaşlarını sormuştu, adlarını söylemişti kadın sanki tanıyacakmış gibi, babası iyi güzel,  ne zaman gidiyorsun demişti.

Trenle gitmişlerdi. İlk defa liseden sonra arkadaşlarına uyup trende hovardalık yapmıştı. Sanki sosyal bir gençmiş gibi taşkınlık yapmış, kompartımandaki diğer yolcular tarafından uyarılmış, şehre vardıklarında her gece, geceleri sokağa çıkmaya alışık bir kızmış gibi rahat gezmişti.

Kızlar trenden indiklerinde ailelerine haber vermişlerdi vardıklarını, babası bize ara dememişti ama kadın, yine de ailesini arayıp, şehre vardığını haber vermişti. İyi güzel demişti, babası.

Yolculukları bitip evlerine dönerken, kızlar yeniden aramışlardı ailelerini, garda onları karşılayacaklardı. Kadın da aramıştı ailesini, geleceğini haber vermişti. Babası tamam, güzel demişti.

Gece bindikleri trenden sabah yaşadıkları şehirde indiklerinde arkadaşlarının anne babaları çocuklarını karşılamış onları evlerine götürmüştü. Kadını kimse karşılamamıştı. Evine tek başına döndü, kapıyı çaldı, kimse açmadı. Uzun süre kapıda beklemek zorunda kaldı.

Sonunda ailesini uyandırmayı başarıp kapıyı açtıklarında, sen miydin dedi, babası kapıcı geldi diye kalkmadık biz de. Bugün mü geliyordun sen.

İşte o zaman sabrı taşmıştı kadının. Gücenmişti. Kızmıştı ailesine, insan merak eder diye sitem etmişti.Bir sürü bozuk atmıştı.

Şimdi ailesinden onu merak edecek kimse kalmamıştı. Kardeşi ile ayrı şehirlerde yaşıyorlardı. Bazen telefonda konuşurlardı.

Hiç tanımadığı bu şehre hiç görmediği ama iyi tanıdığını düşündüğü bir adamla zaman geçirmek için gelmişti. Uzun zamandır sohbetlerinin temel konusu birlikte zaman geçirmekti.

Yeniden trene binmiş bilmediği şehre gelmişti kadın, yarım saattir adamın gelip onu almasını bekliyordu. Adam, seni karşılarım demişti. Görse onu tanırdı. Yüzünü biliyordu ama bildiği adamdan eser yoktu ortalıkta.

Karnının ağrısı başına vurmaya başlamıştı. Birlikte kahvaltı ederiz demişti adam, o yüzden trende kahvaltı etmemişti. Oysa trenlerin en çok restoranlarını severdi.

Acıktığı için başı ağrıyordu, yok henüz sinirlenmeye başlamamıştı.

Taksiden inip ona doğru koşan adamı fark ettiğinde karnına bıçak saplandığını zannedip elini karnına götürdü. Avucu ıslaktı, yok artık! dedi.

Liseli gibi heyecanlandığı için kızdı kendine.

Adam koşarak yanına gelip ona sarıldı. Sanki uzun zamandır ayrı kalmak zorunda kalmış kardeşini görmüş gibi davrandığını düşündü kadın. Tüm bedeni ısındı. Başı döndü, boş bir çuval gibi adamın sıkıca tuttuğu bedeni sallandı.

Çok affedersin, dedi adam. Yolda anlatacağım, sen de hak vereceksin, çok affedersin.

Hadi gidelim derken kadının yüzüne baktı adam. Yorgun görünüyorsun.

Cevabını beklemeden bavulunu alıp kadını kolundan tutup beklettiği taksiye doğru çekmeye başladı.

Kadın uysalca takip etti adamı, onun tanışıklık duygusuna teslim olmuştu. Yeniden kavuşmuşlar gibi hissetmekten şaşkın, adamın peşi sıra giderken, etrafına bakınıp tanıdık bir şeyler aradı.

Taksiye bindiklerinde adam ona neden geç kaldığını anlatıyordu. Elini iki avucunun içine almış, yağlanmış tepsiye koymaya hazırlandığı hamur gibi yoğuruyordu.

Kadın bundan ürktü. Hoşlanmadı. Elini çekmek geçiyordu aklından, yabancılık olur diye cesaret edemiyordu.

Duygusunun dışında her şey o kadar doğal görünüyordu ki utandı.

Taksinin şöförü duygusunun kokusunu almış gibi arada aynadan ona bakıyordu.

Hainsin, diyordu bakışları. Nankör!

Etrafı seyretti kadın, elleri olmadığına kendini ikna etmeye çalışarak. Sıcak poğaçalar düşündü. Annesinin yaptıklarından. Pişmeye yakın evi saran kokusu geldi burnuna.

Kahvaltı ederken daha iyiydi, hepsi aç olması yüzündendi. Eve gidince kan şekerini ölçtürecekti. Şeker hastaları zamanla manyaklaşıyordı.

Kahvaltı boyunca adam hep konuştu. Geldiği için memnundu ama bugün dinlensin istiyordu. Akşama ona yemek yapacaktı. Sohbetlerinde hep bahsettiği yemeklerinden birini yapmaya karar vermişti. İşe gitmesi gerekiyordu, izin alamamıştı. Bu aralar iş yerinde sıkı denetleniyorlardı. Patronları her dakika tepelerindeydi. Yoksa amirleri ile arası iyiydi.

Kadın bunları biliyordu. Her gece kendisi de işten çıkınca belirli bir saatte bilgisayarın başına geçer, sohbet ederlerdi.

Kadın da uyumak için adamın evine geldiğinde onun için hazırlanmış olan odaya girdi. Yatağa uzanıp uyumayı bekledi. Sanki trende hala yolculuk ediyormuş ya da denizin üzerinde yatıyormuş gibi sallandığını hissediyordu. Trendeki ses evin sessizliğinde yine onu bulmuş kulaklarına yapışmıştı. Sallanmayı severdi kadın, bazen bebek olsun annesi onu sallasın isterdi. İçinin sallantısına teslim olup sadece sallanmaya odakladı kendini.

Yemek kokusuna uyandı. Annesinin mutfakta yemek yaptığını, birazdan babasının geleceğini düşündü. Okuldan ne zaman geldiğini hatırlamaya çalıştı. Hangi günde olduğunu düşündü. Annesinin yemek yaptığı saatte okuldan gelmezdi, uykuya hiç yatmazdı. Neler oluyor diye düşünüp panikle yataktan kalktı.

Odayı tanıyamadı.

Yemek kokusunu takip edip mutfağa yöneldiğinde o tanıdık kardeş ses,  uyandın mı dedi, sırtı kadına dönük ocağın başındaydı. Günaydın canım.

Kadın ne kadar hızlı düşündüğüne hayret etti.

Adam ona dönüp gülümsediğinde o da gülümsedi. Günaydın, dedi.

Gidip adamın boynuna sarılmak istiyordu, utanıyordu. Ama adam o kadar güzel gülüyordu ki. Boynuna sarılmak, yüzünü adamın omzuna gömüp, seni çok özledim demek istiyordu.

Adam elindeki kaşığı bırakıp uykudan kalkmış küçük kızına sarılmak ister gibi geldi onun yanına. Kadını kendine çekip sarıldı. Derin bir nefes çekti içine, hoş geldin canım, dedi. Onu kendinden uzaklaştırıp yüzüne baktı.

Kadın hala gülümsüyordu. Adam yanaklarını iki avucunun arasına alıp kadının yüzüne bir süre daha gülümseyerek baktı. Acıktın mı dedi. Evet, dedi kadın, çok güzel kokuyor, ne yapıyorsun?

Konuştular. Birbirlerini tanıdıkları günden beri ettikleri sohbete, kaldıkları yerden devam ettiler.

Adamın sabah işe gitmesi gerekiyordu, geç saatte uykuya daldılar.

Sabah kadın uyandığında şehri gezmek için bir liste buldu başında. Listeyi tamamlamadan şehrin sokaklarında gezi,p kendi sokaklarında yaptığı gibi beğendiği bir kafeteryada saatlerce kitap okudu. Adamın işten çıkmasını bekledi.

 

Adam buluştuklarında dışarıda yemek yemeği teklif etti. Kadın yorgundu. Kendi evi olmasa da ev de olmak istiyordu.

Tamam dedi, dışarı da yiyelim ama çok kalmayalım, sabahtan beri sokaktayım. Olur, dedi adam, ama uzun sürdü gece.

Yemekte içmeye karar verdiler, içtikçe güldüler, güldükçe, ciddileştiler. Ciddileştikçe, geçmişe gittiler birer birer. Yaralarını gösterdiler birbirlerine.

Hüzünlendikçe daha çok içtiler.

Eve geldiklerinde ikisi de hüzünden yıkanmış gibi ıslaktı. Bedenleri uyumak istiyordu yolculuktan yorgun, zihinleri açık, hatırlamaya meyilli, dirençle onları ayakta tutuyordu.

Kanepeye yan yana oturup birbirlerine yüzlerini döndüler. Yorgunluk akıyordu bedenlerinden, sanki annelerinin yokluğundan yararlanmış, evin altını üstüne getirmiş şimdi toplamak için birbirlerinden yardım istiyorlardı.

Adam aniden ciddileşen bir yüzle kadına doğru eğilip, tüm gece bazen gözlerine bazen göğüslerine konuştuğu yere göğüslerine yüzünü yasladı kadının. Kadın adamın saçlarını, koşmaktan terlemiş oğlunun saçlarını düzeltir gibi  parmaklarıyla düzeltmeye koyuldu.

Adamın nefes alışları değiştiğinde kadın oturduğu yerde gerinme ihtiyacı hissetti. Biraz daha kaykılırken oturduğu yerde, inleyerek tuttuğu nefesi koyverdi.

Sabah uyandığında adam işe gitmişti bile. Kadın mutlulukla gerindi yatağın içinde, bu sefer başka bir oda da uyanmıştı. Uyuduğu odayı tanıdı. Etrafına mutlulukla göz gezdirirken birden karnına o tanıdık ağrı girdi. Kalkıp yatağın karşısındaki dolabın kapağını açtı. Adamın giysileri özenle katlanmış, gömlekleri ütülü askıya sıralanmıştı. Dolap çok büyüktü. Odayı baştan başa kaplayan dolabın diğer kapaklarının ardında neler olduğunu merak etti kadın.

Adam yazlıklarını kışlıklarını ayrı kapakların ardında saklıyor olabilirdi, düzenli biriydi. Karnının ağrısına aldırmadan diğer kapağı açtı. Yanılmıştı.

Kışlık giysiler değil, kadın elbiseleri asılıydı. Hepsi koyu renkti. Zevksiz bir kadının berbat elbiseleri sıralanmıştı. Kahverengi, kahverengi, kahverengi, siyah, kahverengi, babaanne giysileri. Dar V yakalı kazaklar, bej, kahverengi, hayret, mor. Kesin hediyedir.

Yatağın ortasına oturdu kadın. Dayak yemiş gibi etleri acıyordu. Kalbini biri yoğurmuş, aldığı yere de bırakmamış, midesine sokuşturmuştu sanki. Midesi atıyordu. Kesin şekeri vardı. Karnı  da acıkmıştı.

Odadan çıktı, yatağı toplamadı, gitti eşyalarını topladı, bavuluna tıkıştırdı.

Trenle gitmek istiyordu evine, yatağını özlemişti birden. Kendi tuvaletine işemek istiyordu. Gece yarısına kadar bu şehirde kalamazdı, uçakla dönmek en iyisiydi. Yok dedi, neden planlarımı değiştiriyorum ben, izin almışım, gidip neden mal gibi evde oturuyorum.

Yolculuğuna devam edecekti, bilmediği, daha önce gitmediği daha çok şehir vardı.