Neşeli Avcı

Merhaba Günlüküm,

Uzun zamandır sana gelmiyorum. Bugün neşeli bir şeyler yazmak için geldim. Neşeli falan olduğumdan değil avcının pusuya yatıp avını beklemesi gibi ben de pusuda neşeli bir şeylere bakmak üzere koşullandırdım kendimi, yazmaya otururken yani ama henüz bulamadım o yüzden seni oyalıyorum.

Hep dolup taştığım zamanlar da geldim sana. Birilerine kendime küfür etmek için, kusmak için ya da dedikodu yapmak için. Bir değişiklik yapayım dedim bugün ama bilemedim.

Biraz önce Çitler diye bir film satın aldım onu anlatayım sana. Zenci bir baba var. Çöp toplayarak hayatını geçindiriyor. Zenci olduğu için kaderine kızgın. Oğlu beyzbol oynuyor kendi de eskiden oynarmış ve ünlü biriymiş kendi klasmanında ama oğlunun öyle boş işlerle uğraşmasını istemiyor. Çünkü spor beyaz adamların onu kullanacağı bir alanmış. Hep yedek klubesinde otururmuş ama o para kazanacağı bir iş sahibi olmalıymış. Oğlu koleje gitmek için burs kazanıyor. İyi beyzbol oynadığı için kazanıyor bunu ama babası hayır diyor kağıtları bana göndermesinler imzalamam, boş işlerle uğraşma git çalış. Çocuk diyor ki baba sen beni neden sevmiyorsun. Babası diyor ki sevmek mi? Seni neden sevecekmişim. Annenle seni yaptık diye sevmek zorunda değiliz. Bu sorumluluklarımızın arasında değil. Benim sorumluluğum  bu evi geçindirmek. Sen sevgi dilenerek yaşama. İnsanlara bu soruyu sorma. 17 yaşında da oğlunu evden kovuyor, oğlu da gidip denizci oluyor 6 sene eve gelmiyor. Babası öldüğü zaman eve geliyor annesine diyor ki onun cenazesine katılmayacağım çünkü onun gölgesinden kurtulmak istiyorum. Her yerde onu görüyorum. Annesi de baban kendisine benzemememen için uğraştı. Bir o kadar da benzemeni istedi. Ve sen babana benziyorsun.

Bu arada evin babası karısına sen benim hayatımda başıma gelen en güzel şeysin demesine rağmen bir gün mutfakta karısına diyor ki benim çocuğum olacak.

Kadın, karına çocuğum olacak mı diyorsun 18 yıl sonra diyor. Ben bu evde her şeye katlandım bana söyleceğin bu mu diyor. Şimdi bana söyle bir daha o eve gidecek misin diye soruyor.

Adam diyor ki ben o eve gittiğim zaman çatıyı onarmayı ya da evin diğer tüm sorunlarını unutuyorum. O bana kendimin başka bir yönünü tanımama sağladı. Ben onun evinde güldüğüm gibi hiç bir yerde gülmedim. Bundan kendimi alıkoyamam diyor.

Karısına bu olanlardan hiç kimsenin suçlu olmadığını sadece artık başka bir pencereden bakmayı da öğrendiğini söylüyor. ama kadın onu anlamıyor. Benim de isteklerim vardı. Bunları sence neden yıllarca eteledim diye soruyor kocasına.

6 ay adam karısının evine gelmiyor. Sonunda yine aynı yatakta yatmaya başlıyorlar ve bir gece telefon çalıyor. Karısı telefonu açtıktan sonra yanında uyuyan kocasını uyandırıyor. Kocasına diğer kadının kızını doğururken öldüğünü haber veriyor.

Adam onu hiç kimsenin güldürmediği kadar güzel güldüren kadının öldüğünü öğrenince çok sarsılıyor, oturup ağlıyor ve karısı bunu seyretmek zorunda kalıyor.

Kadın bir gün yine mutfakta yemek hazırlarken adam kucağında kızıyla gelip bu masum çocuğun annesi öldü. Ona annelik yapar mısın? diyor.

Kadın tüm bunlar olmadan önce kocasından evlerinin etrafını tahta çitle çevirmesini istemişti. Bunu isteme sebebi evdekileri bir arada tutmaktı. Kocasının başka bir kadından çocuğu olacağını öğrendiği zaman, ben kendi evimdeki gibi bir ailem olmasın diye uğraştım. Benim ailemde kardeşlerimin anne ve babaları farklıydı ve biz onlardan hiç konuşmazdık. Hala düşününce kim kimden aklım karışıyor. Böyle bir ailem olmasın istedim şimdi sen bana çocuğum olacak diyorsun demişti.

Adam çocuğu kucağında gelince, tamam diyor kadın, adamın kucağından çocuğu alıp, babaların günahını çocuklar çekmemeli, bundan sonra bu çocuğun bir annesi var ama senin bir karın yok.

Sonunda da yalnız ölüyor işte.

En iyi yardımcı kadın Oscar’ını almış film. Güzel bir kurgusu ve diyalogları var.

Eskisi gibi içimden dışıma çıkmıyorum yazarken anlaşılan.

Başka da bir şey yazmak gelmiyor içimden. Gördüğüm güzel şey etrafımda buydu yazdım.

Bir de yemek yaptım. Kuru dolma. Ama güzel mi bilmiyorum. Henüz pişmedi. Kokusu da gelmiyor, gelse tadı hakkında fikrimi buraya iliştirirdim.

Bendeki güzellikler bu kadar.

Güzel günlerde görüşelim biz yine de.

zuhals

ZehirliSarmaşık

 

modigliani-amedeo-cherubin

Onun hafızasında olmak, duygularında yaşamak kötü bir anı gibiydi.

Mutsuzluğu ile baş etmek imkansızdı.

Bir arada fazla zaman geçirdiğinizde elinize temiz bir bez alıp gözlerindeki sisi silmek, bulanıklığı gidermek arzusu uyandırırdı insanda. Zihnini temizlemenize izin vermezdi herhalde, ne zaman konuşmaya başlasanız kelimelerinizin arasına başka bir konuyla saldırıp sizi cephesine davet eder, karşılık alamazsa alanı terk ederdi.

Bazen eteğinde biriktirdiği taşlar bitmiş, durduğu tepe de sökecek taş kalmamış ya da devreleri kapanmış gibi gözlerini açar sizi dinlerdi.

İlk defa görüyormuş gibi size bakarken kelimeleriniz onu ıslatıyormuş gibi gelirdi. Fazla değmekten rahatsız olurdunuz.

Bin yılda bir içindeki karmaşadan, gürültüden, varlıklardan kendini sakınmak için uykuya yatmış biri uyanır size seslenir, yardım isterdi. Uyurken çok düşünmüş gibi yüreğe değen kelimeler çıkardı ağzından. Telaşla not etme arzusu uyanırdı içinizde, birlikte fotoğrafını çekemeyeceğiniz görünmez bir dostunuza rastlamış gibi olurdunuz.

İnsanların benden sıkıldığını, kaçtığını biliyorum derdi, onları mutsuz ediyorum.

Bu kalbe değen tarafı uzun süre onun gürültüsüne katlanmanıza yardım ederdi.

Görünmez bir ordu yaratırdı kendine sizi de onların arasına katar, kendini derhal kazanmadan kahraman ilan ederdi. Hep seferber dolaşırdı.

Başının ağrıdığını söyler, ağrımasına neden olan olaylardan birinin duygusunu size derhal yaşatır, oradan gelecekte başını ağrıtacaklara geçer, bu sırada öfkeyle hayalinde uçurumun kıyısına yürür, sizi de yanında sürüklerdi. Atlarken kolunuza yapışmış konuşmaya devam eder, “Hayır şimdi değil” diye kendinizi çekerseniz konuşmanın içinden, ölmekten kurtulurdunuz.

Şayet bir gazete çıkarsaydı, onun kelimeleri hep büyük harflerle ve koyu yazılmış olurdu, hiç manşet atmazdı, tüm söylediklerini başlıktan sayardı. Seçtiği konular yüzünden okuyucu bir kerelik alır, yüzükte saklanan zehir gibi tek seferde tüketirdi.

Gülün gövdesine sarılan zehirli sarmaşık gibiydi. Dokunursanız çizerdi.

Oysa sizi uçurumlara sürükleme arzusunun sebebi dokunmaktı.

O hırpalarken okşanmak isterdi.

O küçük, siz büyük olun içiniz de saklansın isterdi. Bir tek size bulunmaktı niyeti.

Herkesin bir laneti olduğu gibi onun da laneti arzuladığı kelimeler ağzından dökülmezdi. Onun kelimeleri çizerdi.

Evet bulanık görüyordu ama gördüğü diline ulaşana kadar sanıldığından çok fazla zaman geçiyordu. Onun zihninde işler dışarıdakinden farklı işliyordu.

Herkesin zihnin de zaman nasıl geçerdi bilinmez, benzerliklerdi bilinenler. Onun zihin dünyasında görev çokluğu ya da azlığı doğuştandı.

Annesinin ağlamasına dayanamayıp bebeğinin gövdesini kızgın sobaya dayadığında iki yaşındaydı. Korktuğunu korkutarak anlatmayı biliyordu belki de.

İnsanların kendisini sevip sevmediğini test etmek için hiç sevmediği insanlara bulaşır, sevgiyi test ederdi.

Onun yolculuğu, hızla akan trafikte ters yöne girdiğini bilmeden yolunu bulmaya çalışan şehrin yabancısı olmaktı.

Bu sabah çok küfür edesim var

20346829

Merhaba sevgilim günlüküm, 

Sabahları nasıl uyandığın güne başladığın ruh hali önemlidir bilir misin bilmem ama ben de tecrübeyle sabittir. 

Düşünüyorum da rüyam da ne gördüğümü hatırlamıyorum şimdi ama kaç gündür bir hikaye var aklımda. karakterleri yıllar önce can bulmuş sonunu getiremediğim ya da sonunun içime sinmediği hikayem ara sıra karabasan gibi musallat oluyor bana. zihnimde evirip çeviriyorum ona ne yapmam gerektiğini bir türlü aklım ermiyor. bitti diye de kendimi ikna edemiyorum yarım kalmışlığı hep canımı sıkıyor. 

İkinci kez onu film senaryosu olarak yazmayı deniyorum, daha önce yazdıklarımı hevesle yapımcı kocama, bir kaç senariste göstermiştim. Herkes fikrini söylemişti. Benim de hevesim kaçmıştı oysa Gabriel G.Marguez kendi hayat hikayesini anlattığı Anlatmak için Yaşamak kitabında bir anısını anlatır. ilk hikayesini bitirdikten sonra hayran olduğu yazara okutmak için büyük bir çaba harcayarak onun her gün oturduğu kahveye gider sabahın çok erken saatinde onu beklemeye başlar. Adama sıkılarak bin bir eziyetle derdini anlatır elindeki nüshayı verir, adam sayfaları karıştırır hım, oo  diye sesler çıkarır ve geri verir yazara hikayesini. Belki de roman ya da bir makaleydi tam hatırlamıyorum aslında, sonra der ki benden sana nasihat çocuğum bitirmediğin hiç bir hikayeni asla hiç kimseye gösterme. Bunu okumama rağmen ben yine de onay almak için hep çaba harcadım. Oysa birine dönüp üzerinize çeki düzen verip nasıl olmuş diye sorsanız, bakmadan, iyi der ya da kendi zevkine göre bir şeyler söyler ya da ruh haline göre sizin neşeli halinizin tersine bir giysi önerir. Neşeniz belki de sinirini bozar. Anlayacağınız, en iyisi eleştiriye açık kendine güvenen bir tavır almak. Bugünler de hikayem bana bu duyguyu veriyor. O yüzden sadece etrafımdakilere sayı skorumdan bahsediyorum. 30 sayfa yazdım diyorum böyle giderse 3 güne biter. zihnimde bitti çünkü. Eski alışkanlıkla kocama okumak istedim. Dur ve beni dinle şimdi dedim sana okuyacağım. Okumaya başladığımda olmamış, ben bunu çekmem, uyuşturucu, bira olmaz bu tutmaz dedi. Okuma istemiyorum dedi. Tamam lan dedim. Röportajımı verirken bunu da hatırlatacağım, sekizinci sayfada bunu çekmem demişti herifin biri diyeceğim. Tırstı, tamam oku ama bira olmaz dedi bira içmesin istiyordu kahramanımın. Film senaryosu yazıyorum, kızım bira seviyor ama içemiyor, yasak, nasıl bir kafaysa. Neyse hayır dedim okumuyorum parasını verir seyredersin. Şişik ego iyidir hayali diri tutar. Bazen yolda yürürken kitaplarım yüzünden benimle röportaj yapıldığını hayal ederim. Yani yakalarım kendimi  düşünürken bu da tanrıya duamdır gelecek planlarım hakkında, henüz bir kitabım bile yok ama ikimiz de biliriz niyetli olduğumu. 

İnsan bir şeye niyet edince düşünceleri yüzünden herhalde, o yola meyl ediyor, yavaş yavaş tüm ilgi bir tarafta toplanmaya başlıyor. Bir meyvenin olgunlaşması gibi zihninde fikirler evrim geçiriyor, tohum serpiliyor kök salıyor, yeri sağlamlaşırsa yeşeriyor. Ben filmlerin ilk sahnesine takmıştım kafayı, fark etmeden onların nasıl başladığının etkisine girmiştim. Söze nasıl başlandığı gibi ilk göze değenin bir kaç saniyenin nasıl geçtiği benim çok ilgimi çekiyordu. Filmin seyredilmeye değer olduğuna o saniye karar verir olmuştum ama her filmin başlangıcı yeni bir yolculuk gibi beni heyecanlandırıyordu. Sonunda ezberim bozuluyorsa şayet başladığı gibi bitmiyorsa ve seyredeni sonu ikna ediyorsa bu zekice kurgulanmış bir senaryo demekti. 

Dün akşam festival kanalında bir başladım ortasından. Yalnız yaşadığını anladığım adam mutfakta bir şeyler karıştırıyor, sonra merdivenleri iniyor elektrik sigortasını açıyor oradan bir şey alıyordu. Film kesik kesik ilerliyordu ben adamın yaşamı ve kimliği hakkında fikir yürütürken birden yatakta uyuyan bir erkek çocuğunun üzerinden yorgan çekildi. Yüzü koyun yatan çocuk, gitmek istemiyorum dedi ya da öyle anladım. Sabah diye düşündüm okula gitmek istemiyor, algım beni yanılttı belki de kendimi iyi hissetmiyorum dedi. Yüzü koyun yatmaya devam etti. Adam elini alnına koydu çocuğun, sonra bezler ıslattı lavaboda, çocuğun çıplak ayaklarına sarıp üzerine çoraplarını giydirdi, yorganıyla sıkıca sarmaladı çocuğu. Mutfakta göründü yeniden, telefonda konuşuyordu. Hastayım işe gelemeyeceğim dedi. Neden çocuğum hasta değil de ben hastayım dedi anlamadım. İş yerinde problemi var herhalde dedim. Belki annesi kaçtı gitti iş yerindekiler bilsin istemiyor dedim. Bu arada infosunda ne yazdığına bakmadım. Kendim çözmeye çalıştım konusunu gözlerim de oturduğum yerden okumama engel olacak kadar kör zaten . O da başka bir yazı konusu belki. Ezik bu herif dedim içimden yalnız yaşayan karısının terk ettiği çocuğunu da bıraktığı iş yerinde iplenmeyen ezik bir herif bu. Sanat filmi nasıl olsa festival kanalında olduğuna göre kurgusu böyle olabilir. Adam caddede göründü koşarak eczaneye girecekken çat bir araba çarptı adama ve ekran karardı. Aha dedim sıçtı. 

Hastane odasında adamı yatarken gördük bu arada kamera odaya girenleri bellerinden itibaren gösteriyordu birileri konuşup dolanıyordu odada, a ailesi varmış dedim içimden. Bir kadın yanaştı yatan ezik adamın yanına sandalyeyi alabilir miyim dedi adam da çıt yok, adı yan tarafa çekti kadın bir ses, tabi gel şöyle otur dedi. Yan tarafta konuşmalar devam etti bizim ezik kıpırdamadan yatmaya devam etti. Ah dedim bunun kimsesi yok, çocuk evde ateşli yatıyor. Ölmüş bile olabilir. Ha siktir dedim içimden. Adam doktorun yanında göründü bu sefer keyfi gayet yerinde yüzünde hiç bir tasa yok sanki evde çocuk yalnız değil. Ben de dedim herhalde evde annesi falan var. Ne zaman çıkarım dedi. Kafanızı çarpmışsınız geçici hafıza kaybı yaşadınız o yüzden öğlene kadar bir kaç tetkik daha yapacağız sonra gidebilirsiniz, iki gün sonra tekrar gelmeniz gerekiyor. Adamın yüzünden yine rahat keyifli ifade tamam dedi.

Odasında gördük onu yatağına uzanmış, bir ses gazete getirdi odaya, adam dolabından cüzdanını çıkardı gazete satın aldı. Heh dedim çocuğunun resmini ya cüzdanın da ya gazete de görecek hatırlayacak safım evdeki çocuğu, o da olmadı.

Evinde mutfakta yemek hazırladı, yine merdivenlerden indi, bu arada mutfakta iken tıkır tıkır bir yerden ses geliyordu kulak verdi aldırmadı. Merdivenden indiğinde yine aynı dolaptan anahtar çıkardı demir üzerinde tahta olan bir kapıyı açtı. Ben oturdum yerde doğruldum lan dedim bu çocuğun kapısı mı nasıl yani. Sonra küçük tek kişilik bir yatağa uzandı yüzünde gayet yılışık kendinden memnun bir yüz ifadesi. Odadan su sesi geliyor. Yatağa yarım uzandı bizim ezik kasıklarını ovuşturdu bir eliyle, hadi ellerini kurula da yanıma gel dedi. Sonra küçük oğlanı gösterdi kamera. Oğlan önce sese baktı sonra hırkasının önünü kavuşturdu elleriyle kendine sarılır gibi. Biraz teredüt etti sonra yanına gitti ezik adamın. Oda dedim ben de derhal infosuna bastım. Pedofili bir adamın 10 yaşındaki bir çocuğu bodruma kapatıp yaşattıklarını anlatan bir hikayeymiş. Ben de derhal kanalı değiştirdim. Aşırı tepki vermek o konuda bir yaranızın olduğuna delaletmiş. Ben de pedofiliden biraz var mı bilmem ama böyle bir şeye şahit bırakılmaya sanat adına falan katlanamam. 

Dün de bir küçük bir kız kafasına silah dayayıp intihar etmiş 13 yaşında ama kayınpederinin evinde intihar etmiş kocası 23 yaşında. Nasıl bir hikayesi var kızın bilmiyorum ailesi onu neden evlendirmiş, gazete haberinde sevdikleri için diyor. Düğün bile yapmışlar. 

Ben bir kadın tanımıştım. Kocamla biz düğünümüzde demişti çocuklarla birlikte bahçede oyun oynamıştık tüm gün. Bizim düğünümüz olduğunu biliyorduk ama çocukların oyunu daha cazip gelmişti. arada çekip aldılar şunu yapın şöyle durun dediler biz hep kaçıp çocukların arasına karıştık. Gece o kadar yorgunduk ki kaçıp kovalanmaktan sızmıştık olduğumuz yere. 

Benim köyde tanıdığım en mutlu aileydi, en mutlu aileydi çok şaşırmıştım onların böyle bir geçmişleri olduğuna. Bizim kültürümüzde böyle evlilikler olduğundan da haberim yoktu. 

Belki onların ki ensest gibi bir şey olmuştur bir süre ya da arkadaşlığı seksi bir arada yaşamışlardır. İnsanlar hissederek yaşamaz ki en azından çoğu yaşamaz. Bir an gelir tıkanırlar bir daha da hissetmezler.

Bir Bavul İki Dİl belgeselinde küçük bir kız vardı. Küçük kardeşini yanına alıp dereye çamaşır yıkamaya gidiyordu. Evi mağra gibi yerleri topraktan karanlık bir yerdi. Orayı çalı süpürgesi gibi bir şeyle süpürüyordu. Evin işini bitirdiğinde kardeşlerini doyurduğunda vakit kalırsa saçları kırpık kırpık okula gidiyordu. O yaşta bir evin kadının yapacağı her şeyi yapıyordu. Böyle bir sorumluluk cinsel manada olmada onun gelişimini farklı etkiliyordur herhalde. En azından çocuk olması hep erteleniyordur. 

Eskiden bu kadar çok yaşadıklarına isyan edip intihar ediyorlar mıydı bilmiyorum. Bu kadar çok haber olmuyorlardı belki de. Şehirli hayatının sızdığı yerlerde mi çocuklar yaşadıklarına isyan edip intihar ediyor yoksa biz mi onlardan şimdi haberdar oluyoruz bilmiyorum. 

Benim kalıbımda benim kabım da bu bilgiler bana iyi gelmiyor bunu biliyorum. Hikayemde kahramanım dün yaşadıklarına tahammül edemeyen kız gibi kafasına silah dayayıp intihar ediyor. Kahramanımı kimse zorla evlendirmiyor o doğduğu gün hayatı kendine yakıştırmamış biri. Hep ölmeyi arzulamış. Kimse de ona kalması için cazip bir fikir sunmamış kendi de bulamamış. İlgisini çekmiyor yaşamak belki de. Belki de annesi onu ilk kucağına aldığında istenmediğini hissetmiş. Pişman olmuş geldiğine, küskünlüğü bir türlü geçmiyor. 

Günlüküm kirlettim yine sayfanı, sevdiğimden bilesin.

Zuhals

“Babalar hep perşembe anneler hep cuma olur”

tumblr_mtobl0EDGR1rqdhs3o1_500

Merhaba Günlüküm,

Bugün günlerden cumaymış, benim, annemin, anneannemin günündeyiz bugün.

Biz hepimiz gülünce kıskandıran susunca tedirgin eden kadınlardanız.

Anneannem, tanıdığım zamanlarda kızınca küfreden kadınlardandı. Tülbentinin ucunu sivriltir gizlice ameliyatlı gözünü kaşırdı. Dedem kaşımasın diye elini tuttuğu zaman küfrü basardı. Caddeden geçen arabaların, insanların gürültüsüne küfrederdi. Başı kaldırmazdı söylediğine göre.

Annem edepli kadındı, taştan ağır görünürdü insanların gözünde.

Annemin dört kardeşi, dört çocuğu, ben de bir oğul var.

Hepimiz oğullarımızı dünyadan ayrı tuttuk. Anneannem kızlarını dolaşır oğlunun evinde uyumak isterdi. Annem en çok oğlunun ne yediğini merak ederdi. Ben oğlumdan yola çıkıp tüm çocuklar ne hisseder onun telaşındayım.

O yüzden günlerdir, anneleri hatırlatan, annenize hediye alın diyen gürültüler sinirimi bozuyor.

Ekrandan, anne anne diye seslenen, buradayım, seni çok seviyorum diye seslenen çocuk, çocuğunu kaybetmiş,  annesini hiç tanımamış çocuğa saygısızlık ediyormuş  gibi geliyor. Belki de annemin edepli yanı tutup kulağımdan çekiyor.  Çocuk yanım anneannem gibi küfrü basıyor.

Oğlum, gittiği ilk geziden bana kırmızı bir eşarp almıştı, onu hazinem olarak özenle saklarım. Annemi annesine hediye alırken hiç görmedim, biz alırdık, harçlıklarımızı biriktirir mutlaka alırdık. Minik bir fil, kristal şekerlik, kahve takımı, o günleri düşündüğüm zaman gurur duyduğum yan istikrarlı para biriktirirşimiz. Kardeşimin hediyesi minikyeşilcamfil hala bir yerlerde olmalı, benim hafızamın dışında evimiz dağıldı, annem öldü, babam kendine yeni bir düzen kurdu. Çocukluğumuzdan beri birikenler her yeni düzende dağıldı gitti.

Anneannemin evi de yok artık. Onun yerinde köyün ortasında beton bir bina var.  Oradaki anılar da, eşyalarla birlikte tahtadan ev yok olunca, annemin annesi ölünce,yavaş yavaş silinmeye başladı.

O beton eve, anıları az silenenler hala gidiyor, öncelikleri arasında sırası en altlara inen, eve uğramayı unutanlar, anıları silikleşmiş olanlar.

Bazen toplandığımızda geçmişteki güzel günleri anarken, o ahşap evi yeniden inşa ediyoruz hep birlikte. Onarıyoruz kelimelerimizle, tadilat yapıyoruz sonra coşkumuz kayboluyor, donuklaşıyoruz, sessizce ev yeniden betonlaşıyor.

Anneannem duvarları çamurla sıvardı. Elleriyle okşardı duvarları, avlunun yıkılan tahtalarına ağzından aldığı çivileri çakardı. Her çekiç darbesinde dedemin sülâsine bir küfür sallardı. Tüm çocukları mutfağında buluştuğu gece şömine ocağında mutlaka ateş yanardı. Ocağın tavanından sarkan siyah çövenin içinde kaynayan su, mamursa yapmaya hazır sıcaklıktaydı. Biz çocuklar en çok yer sofrasında oturup örtüğü bacaklarımıza çekip mamursanın peynirlerini  kapışarak yemeği severdik.

Tel dolaptan tabakları alırken burnuma gelen ıslak ahşap kokusunu, yatağın altındaki saman dolu kabın içinde sakladığı yumurtalara dokunduğumda, masallara kaçan çocuğu yeniden yakalamak için bazen yumurtaları buzdolabına karton kutusundan çıkarıp bir sepetin içinde koyuyorum. Sepete her uzandığımda o çocuk, yatağın altındaki yuvarlak ahşap kutuya uzanıyor.

Anılarıma sahip çık günlüküm, o yüzden sana geldim.

Zuhals

 

 

 

 

Bir Cümlenin Peşine Takılmak

1535670_10200994757853750_1444748942_n

Benim çocukluğumda Erenköy’de faytonlar vardı. Tren istasyonunda şimdi taksilerin durduğu yerde müşteri beklerlerdi. Evler bu kadar yüksek değildi. Herkesin bahçesinde mutlaka bir müştemilat bulunurdu. Orada bizim gibi sonradan İstanbul’la göç etmiş aileler ya da sonradan maddi durumu bozulduğu için mallarını satmak zorunda kalan insanlar otururdu.  Daracık yollarında, benim gerçek mahalle dediğim sokaklarda, her evin kapısına denk gelecek bir ağaç boy gösterirdi. Şimdi evler yıkıldığı yollar bozulduğu için bazı mütahitler ağaçlara kıyamadığından olsa gerek ya da rüzgarlarla uçan tohumlar özgürce yol aldığından yolun kenarlarında hala kocaman dut ağaçları, erik ağaçları var. Kimsenin dallarına tırmanmadığı, meyvelerinin kaldırımlar da çürüdüğü.

Küçük evlerin olduğu zamanlarda, bahçelerde mevsimine göre laleler, zerrin çiçekleri, leylaklar olurdu.  Herkes zenginliğine göre ya kendisi ya da bahçevanı özenle bahçesini düzenlerdi.

İlkokula başlamadan önce oturduğum şimdilerde adı İnönü caddesi diye geçen yerde yolun hemen karşısı kocaman bir çiçek tarlasıydı. Baharın geldiğini orada açan papatyalardan anlardık. Aralarında gelincikler olurdu. Annem ve teyzelerim yanımıza kilim ve kahvaltılık malzemeler alır, bizi pikniğe götürürlerdi. Çimenlerin arasına kilimlerimizi serer çimenlerin arasındaki papatyaları toplardık. Gelinciklere kıyamazdık onlarda daha azdı. Papatyaların saplarını deler, birbirlerinin içinden geçirir, saçlarımızın arasına yerleştirir kendimizi prenses ilan ederdik. En güzel tacı yapanın rütbesi en yüksek olurdu.  Pisipisileri sabırla kılçıklarından ayırmak mağrifetti hiç kırmadan.  Tüm okula gitmeyenler gibi okula gidenleri kıskanır büyümeyi beklerdim o zaman.

Her yeni taşındığımız ev bana göre maceraydı, yeni günü keşif sayardım. Yeni sabah yeni bir hayata başlamak gibi gelirdi.

Orta okula başladığım zaman faytonla gidip gelmeye başlamıştım okula. Osman amcanın faytonunda kızlarla sohbet ederdik. Onlar liseye gidiyordu bana göre daha çok şey biliyorlardı, yaşadığımız dünyanın insanları hakkında. Onları dinler sadece gülüşlerine katılırdım.  Faytonun kırmızı koltukları, aynası, işlemeleri bana gizemli gelirdi, sanki her sabah başka bir dünyadan gelen gizemli bir nesnenin içinde başka bir dünyaya gideceğimi hayal ederdim. Kızların sohbetleri olmasa bunu başarabilirdim de belki. Oysa o dünya hakkında çok kaynak yoktu elimde sadece hislerim vardı bir de sınırsız hayal gücüm.

Orta sona geldiğimde kızlardan en neşeli en konuşkanının evlendiğini öğrendim. Üzülmüştüm. Lisenin son sınıfında kaçıp evlenmişti sevdiği çocukla, ailesi evlenmelerine izin vermediği için ona başka çare bırakmamışlardı. Bizim fayton sefalarımızın da pek tadı olmamıştı o sene. Lise de başka eve taşındığımız için artık ben de yürüyerek gidip gelmeye başlamıştım okula.

Hem fayton devri kapanmıştı. Osman amca da ölmüştü. Karısına oğlu bakmıyordu. Arada anneme, teyzeme geliyordu karısı, beni evlendirin diyordu. Annem kızıyordu kadına, beni evlendirin dediği için. Şimdi babam beni evlendirin diyor. Duvarlara bakmak çok sıkıcı geliyormuş. Yalnızlık zormuş.

Lisede yeni bir arkadaşım olmuştu. Devrimciydi. Evinde kızlar toplanırdı. Beni de çağırırlardı. Ben hiçbir şeyden anlamazdım, zararsızdım, o yüzden çağırırlardı beni belki de. Neden minibüse binmez o kadar yolu yürürdük, bilmiyorum ama iki kız kolumuzda kitaplarımız yürürdük. Bir sabah okulumuzun olduğu tarafta büyük patlamayla birlikte alev topu yükselmişti gökyüzüne, biz okulumuz yanmıştır diye sevinmiştik. Umut etmiştik daha doğrusu okullar böylece tatil olabilirdi. Meğer Kadiköy açıklarında yakıt yüklü bir tanker patlamış.

Yolda jandarma bizi çevirirdi. Kitaplarımızın sayfalarını arardı. Sonra yolumuza devam ederdik. Hayatımda ilk ve son defa onunla hem de evimizin önünde otostop yapıp bir arabaya binmiştim. Boş ver, demişti biri görürse seninkilere, benim akrabam olduğunu söylersin, ben de seninkilerin. Çok küfrederdi. Halasıyla yaşıyordu o da çok küfrederdi. Galiba ben de o yüzden bu kadar küfürbaz oldum. Her gün okuldan eve geldiğimizde kapıda vedalarken bir veda ritüelimiz vardı önce bir el hareketi çekerdik birbirimize haydi hoşça kal diye bununla yetinmez bir kol hareketi sonra elimizi boynumuza getirir bedenimizi sallardık birbirimize. En özel kendine has küfürler halasındaydı. Emekli hakimdi. Her konuşmasına kızdığında son noktayı el hareketiyle koyardı. Mesleğini icra ettiği zamanlarda idama mahkum üç meşhur kaçağı evinde saklamışlığı olan kafasına göre takılan bir kadındı. Hiç evlenmemişti iki yiğenini kardeşlerinden almış onların ailesi olmuştu. Yiğenlerinden erkek olanı ihtilalde hapse girmişti. Onu her ziyarete gittiğinde daha çok yaşlanmış döndü eve. Sonra da tek başına belki de kendi inandıklarının ihanetine uğradığına inanarak öldü

Bir cümleden yola çıkıp yazdım tüm bunları, Bizim Çocuklumuzda ama artık susmak istiyorum. Çünkü yazacak çok şey var. Bir kelime başka bir anıya akıyor ama ben akmak istemiyorum.

Güzel günlerde görüşelim efendim.

Saygılarımla,

Zuhal Özden