Neşeli Avcı

Merhaba Günlüküm,

Uzun zamandır sana gelmiyorum. Bugün neşeli bir şeyler yazmak için geldim. Neşeli falan olduğumdan değil avcının pusuya yatıp avını beklemesi gibi ben de pusuda neşeli bir şeylere bakmak üzere koşullandırdım kendimi, yazmaya otururken yani ama henüz bulamadım o yüzden seni oyalıyorum.

Hep dolup taştığım zamanlar da geldim sana. Birilerine kendime küfür etmek için, kusmak için ya da dedikodu yapmak için. Bir değişiklik yapayım dedim bugün ama bilemedim.

Biraz önce Çitler diye bir film satın aldım onu anlatayım sana. Zenci bir baba var. Çöp toplayarak hayatını geçindiriyor. Zenci olduğu için kaderine kızgın. Oğlu beyzbol oynuyor kendi de eskiden oynarmış ve ünlü biriymiş kendi klasmanında ama oğlunun öyle boş işlerle uğraşmasını istemiyor. Çünkü spor beyaz adamların onu kullanacağı bir alanmış. Hep yedek klubesinde otururmuş ama o para kazanacağı bir iş sahibi olmalıymış. Oğlu koleje gitmek için burs kazanıyor. İyi beyzbol oynadığı için kazanıyor bunu ama babası hayır diyor kağıtları bana göndermesinler imzalamam, boş işlerle uğraşma git çalış. Çocuk diyor ki baba sen beni neden sevmiyorsun. Babası diyor ki sevmek mi? Seni neden sevecekmişim. Annenle seni yaptık diye sevmek zorunda değiliz. Bu sorumluluklarımızın arasında değil. Benim sorumluluğum  bu evi geçindirmek. Sen sevgi dilenerek yaşama. İnsanlara bu soruyu sorma. 17 yaşında da oğlunu evden kovuyor, oğlu da gidip denizci oluyor 6 sene eve gelmiyor. Babası öldüğü zaman eve geliyor annesine diyor ki onun cenazesine katılmayacağım çünkü onun gölgesinden kurtulmak istiyorum. Her yerde onu görüyorum. Annesi de baban kendisine benzemememen için uğraştı. Bir o kadar da benzemeni istedi. Ve sen babana benziyorsun.

Bu arada evin babası karısına sen benim hayatımda başıma gelen en güzel şeysin demesine rağmen bir gün mutfakta karısına diyor ki benim çocuğum olacak.

Kadın, karına çocuğum olacak mı diyorsun 18 yıl sonra diyor. Ben bu evde her şeye katlandım bana söyleceğin bu mu diyor. Şimdi bana söyle bir daha o eve gidecek misin diye soruyor.

Adam diyor ki ben o eve gittiğim zaman çatıyı onarmayı ya da evin diğer tüm sorunlarını unutuyorum. O bana kendimin başka bir yönünü tanımama sağladı. Ben onun evinde güldüğüm gibi hiç bir yerde gülmedim. Bundan kendimi alıkoyamam diyor.

Karısına bu olanlardan hiç kimsenin suçlu olmadığını sadece artık başka bir pencereden bakmayı da öğrendiğini söylüyor. ama kadın onu anlamıyor. Benim de isteklerim vardı. Bunları sence neden yıllarca eteledim diye soruyor kocasına.

6 ay adam karısının evine gelmiyor. Sonunda yine aynı yatakta yatmaya başlıyorlar ve bir gece telefon çalıyor. Karısı telefonu açtıktan sonra yanında uyuyan kocasını uyandırıyor. Kocasına diğer kadının kızını doğururken öldüğünü haber veriyor.

Adam onu hiç kimsenin güldürmediği kadar güzel güldüren kadının öldüğünü öğrenince çok sarsılıyor, oturup ağlıyor ve karısı bunu seyretmek zorunda kalıyor.

Kadın bir gün yine mutfakta yemek hazırlarken adam kucağında kızıyla gelip bu masum çocuğun annesi öldü. Ona annelik yapar mısın? diyor.

Kadın tüm bunlar olmadan önce kocasından evlerinin etrafını tahta çitle çevirmesini istemişti. Bunu isteme sebebi evdekileri bir arada tutmaktı. Kocasının başka bir kadından çocuğu olacağını öğrendiği zaman, ben kendi evimdeki gibi bir ailem olmasın diye uğraştım. Benim ailemde kardeşlerimin anne ve babaları farklıydı ve biz onlardan hiç konuşmazdık. Hala düşününce kim kimden aklım karışıyor. Böyle bir ailem olmasın istedim şimdi sen bana çocuğum olacak diyorsun demişti.

Adam çocuğu kucağında gelince, tamam diyor kadın, adamın kucağından çocuğu alıp, babaların günahını çocuklar çekmemeli, bundan sonra bu çocuğun bir annesi var ama senin bir karın yok.

Sonunda da yalnız ölüyor işte.

En iyi yardımcı kadın Oscar’ını almış film. Güzel bir kurgusu ve diyalogları var.

Eskisi gibi içimden dışıma çıkmıyorum yazarken anlaşılan.

Başka da bir şey yazmak gelmiyor içimden. Gördüğüm güzel şey etrafımda buydu yazdım.

Bir de yemek yaptım. Kuru dolma. Ama güzel mi bilmiyorum. Henüz pişmedi. Kokusu da gelmiyor, gelse tadı hakkında fikrimi buraya iliştirirdim.

Bendeki güzellikler bu kadar.

Güzel günlerde görüşelim biz yine de.

zuhals

Reklamlar

Ya Bir Gün Unuttuğun Tüm Bilgileri Hatırlarsan

images-39

Lupelius adını Stefano D’Anna  adlı yazarın kitabında duydum. Yazar tıpkı Lupelius gibi onun Tanrılar Okulu’nu kurmak üzere hem zihinsel hem fiziksel olarak çıktığı yolculuğu anlatıyor kitabında.

Lupelius’un inancına göre doğduğumuz andan itibaren kazandığımız bir hak bedensel ölümsüzlük. Ancak bu bilgi bize unutturulduğu için ölüyoruz. Doğduğumuz andan itibaren ölmenin bir son olduğu bilgisi üzerine kurulunca her şey korkularımız da peşi sıra geliyor ve her türlü esaretimiz başlıyor.

Yemek yemeğe ihtiyacımız yok mesela çünkü doğuştan organlarımız kendi ihtiyacını karşılamak üzere yaratılmış.

Bir obez yemek yerken çığlığa çığlığa ölmek istediğini bağırıyor bu bilgiye göre.

Yediğini kusan, toplumun ve bilimin anoreksiye hastası olarak tanımladığı, tedavi olarak, zorla yemek yedirilmeye çalışılan insanlar ise Lupelius’un insanlığa hatırlattığı bu bilgiyi azıcık da olsa hatırlayan, ne bildiğini bilmeyen insan grubundan oluyorlar.

Anoreksiya en çok kadınlarda görülüyor nedeni yine sonradan öğrenilmiş bir bilgi yüzünden. Kadınlar ince ve güzel olmalı. İdeal beden ölçüleri kişinin takıntısına  -toplumu ne kadar ciddiye aldığına-  göre değişiyor.

Başlangıcı 1960 dayanan  Anti-psikiyatri akımının bir kolu, psikiyatrinin aslında bir bilim dalı olmadığını, bu tarz insanların hasta olmadıklarını ve ilaçla tedavinin sadece onların –hallerini- sabitlemenin dışında başka bir ihtiyacı karşılamadığından bahsediyor. Ancak fikirlerini bilimsel olarak kanıtlayamadıkları için söyledikleri de aykırı bir akım, fantezinin ötesine geçememiş.

Tıpkı Lupelius felsefesi gibi Okültizm öğretisini biraz karıştırdığınızda onların da psikiyatriyi küçümsediğini, onların bilgisine psikiyatristlerin kafasının basmayacağını düşündüklerini bilmek, başka güzel bir bilgi bana göre.

Lupelius öğrencilerine tıpkı drama dersinde olduğu gibi türlü kişiliklere girdikleri oyunlar oynatıyor.

Böylece kendi öz benliklerine hızlıca giysiler giymelerini sağlıyordu belki de.

Bu öğretiye örnek olarak da Romalı askerlerin kahramanlıkları gösterilmiş kitapta, onların ne kadar başarılı olduklarından bahsedilmiş. Roma kültürünün dünyada ki etkisini de artık siz zihniniz de tamamlayın.

Oğlum geçen gün mutfakta bulaşık yıkarken yanıma gelip, sence neden dinler İskandinav ülkelerinde değil de şimdi ki yerlerde çıkmış dedi, ben aklımdakileri kelimelere dökmeye hazırlanırken, o bana bir söylev çekti.

Normal, adam 24 yaşında.

Ben de eywallah, dedim. Oturdum ne zamandır seyretmek istediğim Vikingler dizisinin bugüne kadar kaçırdığım bölümlerini seyrettim.

Çünkü her bilginin bir hikayesi vardır. Bunu öğrenmek için biyografi ya da mitolojiden yaralanabilirsiniz. O kavramın tarihini okumak sizin algı yeteneğinizle ilgili. Keyifli hale getirmek de.

Kurgusu İskandinav mitolojisinden esinlenerek çekilmiş Vikings dizisinin de İngiltere kralı gözü gibi koruduğu kütüphanesinde Romalılardan kalma tüm yazılı envanterleri güvendiği adamlara onartıp, hatmediyor.  Amacı dünya da onlar gibi iz bırakmak, ölümsüz olmak.

Ragnar ölmek için İngiltere topraklarına geri geldiğinde babasının ezdiği ezik oğlu diyor ki baba hadi öldürelim onu, biz kuzuysak o kurt.

Ragnar ve kral karşılaştıklarında oturup sohbet ediyorlar tanrı hakkında.

Ragnar kendisini öldürmesini istiyor kraldan. Çünkü Kahin ona nasıl öleceğini söylemişti. O da kendi kaderimi kendim yazarım hatta bunu artıya çevirirm dedi ve kemik oğlunu alıp buraya geldi.

Ölümünün bile bir işe yaramasını istiyor çünkü. Oğullarının gelip intikamını alacaklarını böylece daha önce istila edemediği yerleri oğullarının istila edeceğini düşünüyor.

İngiliz topraklarında yaşayan insanlar Kral dahil Vikinglerin ölüme olan tutkusundan korkuyorlar. Onlar ölmekten korkmadıkları için vahşi ve cesurlar tıpkı Romalılar gibi.

Onlar gibi bir sistem inşa etmiyorlar, yazılı kanunları yok görünüyor ama eylemleriyle tarihe adlarını yazdırıyorlar.

Tanrıyı sorguluyor iki kral. Ölmeyi arzulayan Ragnar artık hiçbir tanrıya inanmadığını ama ölmek üzereyken oğullarının inandığı tanrılar adına bir konuşma yapacağını söylüyor. Onların cenneti olan sadece savaşırken ölenlerin cenneti Valhala’ya nasıl gururla gittiğini ve onları orada kahramanlıklarını dinlemek üzere beklediğini söylüyor, yılan dolu çukura atılmadan önce. Bir hayvan gibi asılı durduğu kafesin içinde ona Hristiyanlığın tanrısı adına işkence eden kral, düşmanlarınızı yok edin, diyerek yılanlı çukura atıyor Vikinglerin ayaklı tarihini.

Ve ben bu saatte tarih bilgilerinde kralın yılanlı bir çukurda öldüğü bilgisine istinaden, öldürülmesinin hikayesini yeniden dile getiriyorum.

Ragnar’ın oğlu Bjorn babasının arzusuyla onun peşinden İngiltere’ye gitmedi.  O kendi hayallerinin peşinde, Paris de bulduğu bir haritanın izini sürmek üzere deli dahi Floki’nin yaptığı gemilerle Akdeniz’i keşfetmek üzere denize açıldı. Üvey kardeşlerinden iki tanesi de onunla birlikte geldi. Onlara ihanet eden amcası da katıldı Akdeniz yolculuklarına. Fransa Kraliçesi olan karısı şayet o Vikinglerle giderse ondan olan çocuklarını ve kendisini öldüreceğini söyledi.

Adam Viking yanımı yok edemem dedi, gök gürlediğinde sen şimşek çaktığını düşünüyorsun, ben tanrının davuluna vurduğunu dedi.

Ve o dönemde Müslümanlar’ın  olduğu İspanya’ya ulaştılar.  Floki tanrıları yüzünden,  en çok da dostunun aklını karıştırdığı için Athelsta’nı öldürmüştü.

Karaya adım attıklarında namaz kılan insanların bulunduğu bir camiden içeri girdi. Sanki kapısını anahtarla açtı. O ne demekti bilmiyorum. Namaz kılan insanların arasında dolaştı. Arkasından gelen insanlardan biri hiç istifini bozmadan ibadetini yapmaya devam eden insanlardan birini öldürdü. Floki onlara engel oldu. Burası onların ibadethanesi dedi. Onlara ibadet ederken dokunmayın.

Ragnar’ın dönemi bitti Bjorn’ün dönemi başlamış görünüyor. Zaten Vikinglerin tarihinde okuduğum kadarıyla iz bırakan krallar onlar.

Grizgahımı tüm yazdıklarıma bağlamam gerekirse, düşünmeye devam ediyorum.

Sorular soruyorum kendime.

Neden kara delikler var.

Ya da bizim kara deliklerin varlığına inanmamız gerekiyor.

O delikler genişliyor sonra kapanıyorlar.

Ve biz bir inanışa göre başlangıcın kara deliğine yakın bir yerde bulunuyoruz.

Tıpkı insan beyninin sağ lop ve sol lopu gibi dünyanın da doğu ve batı diye dengelendiğine inanıyorum.

Doğunun sezgisel ve ruhani yanının, üzerinde durduğu maddesel dokudan dolayı değil bu yüzdenmiş gibi gösterilen batı aklıyla kaosa sürüklenip, hiçbir zaman tercihlerini yapamayan,  sezgileri uyuşturulmuş – tıpkı beynin yapısına göre insanın ruh hallerini adlandırıp, sınıflandıran sonra da onu ilaçla uyuşturan gerçekle bağlantısını flulaştıran zihniyet gibi-  hasta adam haline getirildiğine inanıyorum. Bunun da dünyanın bir dengesi olduğuna.

İyilikle görüşelim efendim.

 

GameOfThrones”Gelecek Çılgın Kadınların”

cersei

Çok işim var. Sabah yine gözümü açtığım gibi kitabımı okudum. Çünkü yeni rehberim O. Düş’ümü değiştirmem gerek. Mutfakta akşam bulaşıkları da dünya gerçeğim.

Dün gece ikinci kez GameOfThrones’u seyredeyim derken uyumuşum. Neyse önemli değil çünkü başını kaçırmıştım. Hani şu Cercei Lannistar’ın Büyük Serçe ve küçük serçeleri gelini ve sülalesi ile birlikte tarumar ettiği yerin en başını.

Sarayın penceresinden, işkence gördüğü tüm maskelerinden soyunmak zorunda bırakıldığı yere bakıp şarabını içerken bir kumandan gibi üstelik öylede giyinmiş toptan havaya uçuruluşunu seyretti.

En güzel sahnede bu bölüm bu anlardı.

Büyük serçe halkı kullanarak sarayı ele geçirmişti Cercei intikamını almak halkın hafızasını silmek için halkın çocuklarını kullandı. Daha derine indi. Şekerle kandırdı. ve düşmanlarını onlara öldürdü.

Sarayın her dönem değişmeye bilge maskesinde dolanan adamı bir bölümde aslında o kadar yaşlı olmadığını kamburu bile olmadığını görmediğimiz adam kral yemiyle yerin altına çekilip çocuklar tarafından öldürüldü.

Kendisine işkence eden rahibenin yüzüne şarap dökerken ‘İtiraf et’ dedi, bana işkence yapmaktan zevk aldın. Ben de şarap içmekten zevk alıyorum. Kocamı öldürmekten zevk aldım. Kardeşimin içime girmesinden zevk alıyorum. Oğlumu korumak için insanlara yalan söylüyorum. Seni tanrınla baş başa bırakıyorum dedi. Onu rahibe gibi artık unutulmuş yalnız olan adamla baş başa bıraktı.

Kefaret yürüyüşünde ona söylendiği gibi ‘Utan’dedi, kapıyı üzerine kapatırken.

O kadar ne istediğinden emindi ki oğlunun ne istediğini hiç düşünmedi. Duygularını hiçe saydı, oğlanda kendini pencereden attı. Onun da cesedine uzaktan bakıp kardeşlerinin, büyükbabasının yakılarak yanına gömülmesini emretti. Tacı da bir güzel giydi.

Cercei Lannaster kadınların toplum tarafından kaos yaratılmasın diye kısılmak istenen sesini, arsız duygularını temsil ediyor.

Ejdarhaların annesi sevgilisini işgal ettiği topraklarda bırakıp savaşa gitmeye hazırlanıyor. Adam bir kadın gibi yalvardı. Beni de götür diye. Olmaz dedi, Khaleesi

Adam o zaman, sen oltada balık mısın? diye sordu. O da ne cevap verdi unuttum bak.

Her neyse sonuçta o da hedefine ulaşmak için her yolunu mubah gören kadınlardan.

Bir evlilik yapmak lazım dedi, sevgilisine, bu yüzden seni yanımda götüremem.

Jon Snow’la evleneceği söylentileri dolaştı bu sene ama gelecek neler gösterir bilinmez.

Arya ailesinin intikamını almaya başladı. Onun boğaz kesme huyu benim içimdeki canavarı gıdıklıyor.

Sansa Lannistar şimdilik Jon Snow’un yanında çektiği acılara rağmen mağrur dolansa da onun kaderini belirleyen şu adam yakınlarında dolanıp durmaya başladı yeniden. Bir planı olduğu kesin. Acılarının kaynağı olduğu için kesin onunla baş başa kalıp sevdiğini falan söyleyecek. Çünkü genelev işleten kadınlardan iyi anladığını sanan bir adam o. Ama Sansa artık kadın olmanın dışında başka bir şeye dönüştü. Bence onun cezasını 7.bölümde verecek.

Benim favori karakterim gizemli küçük kız ileride bir Stark olacak olan Iyanna Mormont yaşlı insanların arasında hepsine dudak ısırtan bir konuşma yaptı, savaş öncesi. Onlara kişisel geçmişlerini hatırlattı savaş öncesi. Hatalarını yüzlerine vurdu. Yanlış ata oynadıklarını söyledi. Kendi kararını açıkladı. Yaşlı  soylular küçük kızın etkisinde Jon Snow’un yanında savaşa katılacaklarını birer birer açıkladılar.

Bu arada dışında asalet için bir düzen geliştiren insanların ‘Piç’ damgası yemiş bir adamın peşinde dünya girmesi de başka bir tohum zihinlere atılan.

Gerçi o da Ned Stark’ın değil kız kardeşinin çocuğu imiş o sırrı da gelecek sezon detaylı göreceğiz ya neyse.

Bu da geleceğe atılmış bir tohumdu anlayana.

Dorne kadınları kendi ülkelerinde iktidarı ele geçirdikten sonra başka bir çılgın kadın olan yaşlı Tyrell büyükannesi ile bir araya geldiler. Yaşlı kadının karakterini dobralığını seviyorum. Yaşlanmışlığından gelen bir gelenekçiliği var elbet. O sohbetlerinde ukala kızlara bir susun bakalım izin verin yaşlılar konuşsun dedi. Onlar şimdi intikam ateşiyle Khaleesi’nin yanında savaşa katılacaklar.

Bu arada Kırmızı Saçlı kadın Jon Snow tarafından güneye sürüldü, kuzeye dönersen öldürülürsün dendi. Stanis’in kızının öldürülmesine izin verdiği için sürüldü. O da tanrının bana gönderdiği işaretleri yanlış anlamışım dedi. O da salak insan sorgulamasıydı. Önce katliam yapılır sonra vicdan rahatlatmak için Lahey mahkemelerinde seçilen kişiler yargılanır onun gibi ahmak insan bilgisinin yansıması sadece.

Burada Kırmızı Saçlı Kadının ışık dediği inancın bana göre kutsal kitapların dışında başka bir öğretiyi ima ettiğini ima ediyorum.

Çünkü geçmişi ezber geçen geleceğe hazırlayan zihinlere hitap eden bir proje bu.

Son bölümün o kadar muhteşem olduğunu düşünmüyorum. Sadece geleceğin kadınlarına mesaj ya da motive eden bir durum taşıdığına inanıyorum.

Hepsi bu.

Güzel günlerde görüşelim.

 

 

 

 

Aziz’in Hikayesi

412282.jpg-r_640_600-b_1_D6D6D6-f_jpg-q_x-xxyxx

 

2015 ilk sabahında çok erken uyandım, geçen senenin son gecesi pek eğlenceli geçmedi. Oğlumun arkadaşlarına kurabiye yapmanın dışında pek de atraksiyon yaşamadım. Yılbaşı gecesi televizyon da berbattı, can sıkıntısından erkenden uyudum. Allah var mahallemiz neşesini inkar etmemem gerek, karşımızdaki kasabadan fazla nüfusu olan sitede insanlar havai fişekler patlatıp neşeli çığlıklar atarak yeni yılı karşıladılar ben de balkondan neşelerine tanıklık ettim.

Geçen gün arkadaşımla oturup dünyanın ruh hali hakkında sohbet ediyorduk. Hiç birimizin hayatının güllük gülistanlık olmadığını konuştuk. İkimizde hayatımızdaki insanları bir süre geride bırakıp kendi başımıza kalmayı arzuluyorduk. Arkadaşım sonunda dedi ki bizim gibi sürgünde dünyaya gelmiş milletlerin çocuklarının psikolojik tarihleri çalkantılı olurmuş. Atalarımızın yüzyıl süren savaşın sonunda topraklarından göçüp dünyanın başka yerlerine gitme zorunluluğunun macerasının enerjisiyle dünyaya gelirmişiz. O yüzden huzur ruh sendromu yaşamamız normalmiş. Bizim, toplumun genel geçerlerine her zaman uyum sağlayamamız, genlerimizle bize akan huzursuz anılar yüzündenmiş.

O yüzden senenin ilk gününde bu duyguyu kırmak, içine düştüğümüz duruma uyum sağlamak için biraz evin dışına çıkıp insanların arasına karışmaya karar verdik ailecek. Aile derken kocam ve ben sinemaya gittik. Oğlumdan iki gündür haber yok o parti sonrası dinlenmede hala.

Mucize filmine gittik saati bize uygun olduğu için, yerlerimize otururken ah dedim, ben bu filmi yazarım henüz gösteriminin ilk günü.

Mahsun Kırmızıgül, filminde bu sefer konusu gerçeklere dayanan bir insan hikayesi anlatmış. Foçalı bir öğretmenin hikayesine dayanıyormuş anlatılanlar. Mecburini görevini yapmak için devletin onu atadığı yere doğru yola çıkmadan önce başlıyor film. İki küçük kızı eve ekmek alıp dönen, küçük kardeşiyle neşeyle alışveriş yapan büyük ablayı görüyoruz önce. Onların davranışlarından mutlu bir aile olduklarını, anne babalarının onları özgür bıraktığını anlıyoruz. Küçük kız balon istiyor önce ablası ikiletmeden alıyor, neşeyle evin yolunda ilerlerken bu sefer dondurma satıcısını görüyor küçük kız, ablası kendisine ve ona birer top dondurma alıyor. Evin kapısından içeri girdiklerinde anne babayı tartışırken görüyoruz. Anne kocasının mesleğini bırakmasını istiyor. Babamla çalış, diyor. Onun hiç bilmedikleri bir yere öğretmen olarak gitmesini istemiyor kadın. Baba ise olmaz diyor görevimi yapmam lazım geç bile kaldım. Karısı gelmek istemeyince çocuklarını ve karısını kayınpederine emanet edip yola çıkıyor.

Gittiği köye ulaşmak için bindiği otobüs dağın orta yerinde, yolun bittiği yerde duruyor. Köye ulaşmak için iki dağın tepesini geçmek, bir dereyi aşmak zorunda kalıyor öğretmenimiz. Talat Bulut bu filmde o kadar değişmiş ki onu tanımakta zorlandım, önce sesini anımsadım sonra kendisini tanıdım.

Köyde mesleğini icra edeceği okulun binasının yerinde yeller estiğini görünce, devlete olan inancı sonsuz olan öğretmen, no problem diyor yani demiyor da onun gibi bir şey söylüyor işte, beni gönderdiklerine göre okul da yapacaklar demektir yarın kazaya gider durumu bildiririz diyor. Muhtar ve köy ahalisi onun kadar umutlu değil. 30 sene sonra öğretmen gönderdikleri yere bina ne zaman yapılır Allah bilir diyorlar. Bir yandan da umutları hala var, öğretmen geldiğine göre bunun arkasından yol gelir, elektrik gelir, su gelir, belli mi olur demekten geri durmuyorlar.

Ertesi gün yola çıktıklarında karşılarına atlılar çıkıyor. Devletin memuru ürküyor bu atlılardan, köyün muhtarı korkma diyor, onların dağların koruyucusu, kurdun kuşun efendisi. Onlardan zarar gelmez. Mahsun Kırmızıgül’ün filmi hakkında biraz önce bilgi edinmek için biraz internette dolandım. Ropörtaj ya da eleştiri var mı görmek istedim. Yapımcısı Boyut filmin açıklaması dışında hiçbir şey bulamadım. Mahsun Kırmızıgül’ün tüm filmlerini seyrettim daha önce onun filmlerinin sloganvari filmler olduğunu düşündüm her zaman. Kendi milletinin sorunlarını anlatmak istiyorsa kullandığı dilin yanlış olduğunu düşündüm. Onun gelir geçer basın tarafından sevilmemesinin birkaç nedeni olduğunu düşünüyorum. Konuyla ilgilenen herkesin bu konuda fikri olduğunu biliyorum. Bu konulara girmek istemiyorum.

Yolsuz, ışıksız kendi kurallarını, içine düştükleri ortama göre belirlemiş mutlu insanlar, kendi hallerini tanımlarken, biz burada 4 ay devlete 8 ay Allah’a bağlıyız, diyorlar. Çünkü sekiz ay kara esir düşüyor köy. Muhteşem doğa manzaraları var filmde ve bunlar çok güzel resmedilmiş.

Çocukluğumun yaz aylarını köyde geçiren biri olarak hayatımda hiç böyle bir köy kavramı bilmiyorum. Bizim köyümüz deniz kenarında, şehre çok yakın o yüzden kafeteryalar var hatta bir barımız var, geceleri sabah kadar dans edip içtiğimiz. Babam, eskiden yolun arabanın olmadığı zamanlarda, bir köyden bir köye yürüyerek gittiklerini söylüyor ama ben bunları hayal edemiyorum bile çünkü şimdi köyümüzün içinden Edirne’yi Samsun’a bağlan bir yol geçiyor, köyü yakında köy olmaktan çıkarıp kasabaya dönüştürecek olan. Devlet, hazine arazine ait olan yerlerde TOKİ evleri yapılmasına müsaade etmiş üstüne üstlük. Bizim plajımıza yabancı köylerden gelenlerin girmesine izin vermezken, satılacak arsalar ilk komşuya sorulurken köye yabancı girmesin diye, şimdi sınırlar devlet eliyle sınırsızlaşıyor böylece âdetlerde yok ediliyor.

O yüzden dün filmin doğa kareleri, sonsuz insansız tepeler bana hayal gibi göründü. Hep bunlar gerçek mi diye tepki verirken buldum kendimi, hayal bile edemediğim bir yerde insanların neşeli, yaşadıkları yerin tuhaflığını ve güzelliğini benimsemiş halleri, ben de bir masala şahitlik ediyormuşum hissi uyandırdı.

Muhtarın cinayet işlediği için dağa kaçmış oğlu, dağdaki insan hikayelerinden bir tanesiydi. Özürlü oğlunun yaşadığı mucizenin yanında onun hikayesi de bir mucizeydi aslında. Masalsı görüntüleri ve kahramanları gerçeğe dönüştüren devletin jandarması oldu. Sürüyle geldiler 10 senedir kaçak yaşayan oğlu, karısının ikna etmesi sonucu teslim aldılar. Bir mucize yaşandı adama 4 sene verdiler adam öldürdüğü için çünkü köyün ağası, babasını haksız yere falakaya yatırmıştı oda tutup adamı alnından vurmuş. Ağır tahrik yüzünden 23 seneden 4 seneye düştü cezası. Bu bana devletin adaletli ve merhametli yanının çok zorlanmış hali gibi geldi. Ancak mucize olarak adlandırabileceğim bir şey.

Muhtarın büyük oğlu Aziz, köyün çocukları tarafından hırpalanan, atından başka arkadaşı olmayan biri. Atıyla konuşuyor, at onun koruyucusu sanki. Aralarında muhteşem bir uyum var. Mert Turak zor ve güzel bir performans sergiliyor. Atla uzun zaman geçirmiş olmalı, onunla çok yakın görünüyor, gerçekten arkadaş olmuşlar. Aziz üzgün olduğunda at yüzü yüzüne yaslıyor arkadaşının onun acısını hafifletmek istiyor sanki.

Film başladığında ilk yirmi dakika falan sıkıldım aslında, sinemada olmasa, belki yarıda bırakıp kapatırdım esas konuya çok geç girdikleri için ya da doğa beni esir alır sırf orada hissetmek için kendimi sabretmeye zorlardım. Şimdi sabredip seyrettiğim için halimden memnunum. Eve geldiğimde hala filmin kahramanları zihnimdeydi. Etkisini geç attım üzerimden.

Aziz annesinin onu zorla yıkadığı bir sahnede çırıl çıplak fırlıyor dışarıya ve köyün içinde dolanıyor. Bunun haberini okumuştum bir yerde sahneyi seyrederken aklıma geldi, köyün kadınlarını ve çocuklarının bu sahne için camiden anons edip yan köye gitmeleri istenmiş. Bu sahne aklıma gelince ah evet, dedim burada gerçekten insanlar yaşıyor. Kendimi filmin mekanının sahiciliğine ikna ettim, bu haberi düşünerek.

Çok güzel diyaloglar vardı hepsini not aldım, kahkahalarla güldük hep birlikte ama en güzeli baba oğulun son diyaloguydu. Oğlum ameliyat mı oldun, dedi babası Aziz’e, yok baba dedi Aziz, ben ameliyat olmadım, karıma aşık oldum. Aziz’in hikayesinin en güzel muhteşem özetiydi bu.

Köyün öğretmeniyle baba muhtarın, oğlu ile arkadaşlığı yüzünden söylediği söz de öğretmene duyduğu minnettarlığı çok güzel anlatıyordu. Aziz, benim gönlümün karlı dağımdı, oraya ne kış gelirdi ne de yaz, senin sayende oraya bahar geldi dedi muhtar ya da ona benzer bir şey.

İnancın, dostluğun mucizesini anlatan bir film Mahsun Kırmızıgül’ün filmi ve yılın ilk günlerinde insanlığımızı anımsamak, insanları yeniden sevmek için güzel bir neden hatırlatıyor, seyretmek lazım.

Güzel günlerde görüşmek dileğimdir.

Zuhal Özden

 

Kitap Hırsızı

Son bir kaç senedir kendimde sevmediğim en kötü huylarımdan biri, okumaya başladığım bir kitabı sevmiş olmama rağmen yarım bırakıp bir başkasına geçivermek. Aynı hareketin bendeki sevindirici diğer yanı ise ilk sayfasından itibaren bir kitabın ilgi çekici olmadığına karar verip bazen bir köşeye bırakıvermem. Bu davranışımın kendime iyi niyetle açıklaması ise artık seçici ve kendi zihin açlığım için ne istediğini bilen bir okuyucu olduğum.

Bu hafta sonu “Kitap Hırsızı” nı elime aldığım zaman, aklıma ne yemek yapma telaşı düştü, ne de tüm gün yatakdan kalktığım gecelikle bir kanepede saatlerin geçmesine aldırdım. iki gün boyunca posizyonumu zorunlu ihtiyaçlar durumunda değiştirmek dışında -buna arada nete girip facebookta biçmem gereken tarlalar ve doyurmam gereken balıklar dahil- hiç bozmadım.

Okuduğum kitabın sayfalarına kendimden geçmiş bir şekilde gömülmüş arada beğeni nidâları çıkararak “bu kitapta muhteşem tanımlamalar var” diye etrafımdakileri arada bir ürkütüp okumamı sürdürdüm.

Kitabın bütünü bir melek olan Azrail tarafından anlatılıyordu. Bir ölüm meleği, yanında bulundurduğu onca hikayeye rağmen kendisini çok etkileyen, cesaretinden hoşlandığı küçük bir kızın hikayesini anlatıyordu. İkinci Dünya Savaşında küçük kardeşinin ruhunu kollarında taşırken tanıştığı bu küçük kızı daha sonra savaşın başka sahnelerinde tekrar görecek, onun üvey anne babasına, en yakın arkadaşına; tıpkı küçük kız kadar derinden bağlar hissedecekti. Şahit olduğu hikayenin sonunda ise ölüm meleği insanoğluna hiç bir zaman tam değer biçemediğine karar verecekti. Onun sözleriyle insanoğlunu “ya gözünde büyütüğünü ya da hafife aldığını” dile getirecekti. “bir şey aynı anda hem çirkin hem de ihtişamlı olabiliyor, sözcükler ve hikayeler aynı anda hem iç burkucu hem de fevkalede olabiliyor?” işte bunu anlamıyordu melek, en son sözü ise “insanlar beni dehteşe düşürüyor” olacaktı.

Oysa bir melek olarak küçük kızın yaşadığı acı hayatı tanımlarken onun kelimelerinde şekerli bir tat vardı. Dünyanın en çirkin, acımasız hallerine bakarken gördüklerini algıma şekli o kadar yalın bir gerçeklik taşıyordu ki -belki de bir ölüm meleğinin ağzından işitmek insana iyi geliyordu- acının tadı hafifliyordu.

Küçük Liesel çevresinde gezinirken meleği onun gözünden etrafı bir oyun parkı, pastadan yapılmış bir maket gibi anlatıyordu bazen.
“Grande Strasse’ye vardıklarında gördükleri evlerin ihtişamını sindirmeye çalıştılar. Ön kapılar cıladan parlıyordu, çatıdaki kiremitler evlerin tepesine kusursuzca taranmış peruklar gibi yerleştilmişlerdi. Duvarlar ve pencereler manikürlü, bacalarsa az daha dumandan halkalar üfleyecek gibi duruyorlardı”

Liesel bir seferinde okuma açlığını gidermek için kitap çalmak üzere, her zamanki gibi belediye başkanının evindeki kütüphaneye girip, gizlice yerde oturmuş kitapları karıştırırken bu sefer içindeki öfkeye yenik düştü.
“Tek gözü açık, tel gözü hala rüyadayken erkek kardeşinin ölümünü görmüştü. Annesine veda etmiş ve onu eve, bilinmez bir geleceğe doğru götürecek treni yapayalnız bekleyişini hayal etmişti. Telden yapılmış bir kadın yere serilmiş, attığı çığlık tıpkp yuvarlanan madeni bir paranın hızını yitirip bir yüzü üzerine devrilene dek gittiği gibi sokakta yol almıştı …. Hayatının en güzel sayfalarını ona bir değil iki kez veren Yahudi bir adamın toplama kampına götürülmesini izlemişti. Ve her şeyin ortasında Führer’in sözcükleri bağırarak savurduğunu, etrafa dağıttığını görebiliyordu.

işte dünya bu görüntülerden oluşuyordu ve yerde güzel kitaplar ve özenli başlıkları ile otururken içinde bu görüntüler kaymaktaydı. Paragraflar ve kelimelerle tıka basa dolu sayfalara bakarken içi içine sığmıyordu.

sizi gidi piç kuruları diye düşündü
sizi gidi sevimli piç kuruları.
beni mutlu etmeyin. Lütfen beni dolduruşa getirip de bütün bunlardan iyi bir şey çıkabilirmiş gibi beni umutlandırmayın. Çürüklerime bakın. Yara berelerime bakın. İçimdeki yarayı görebiliyor musunuz?Artık hiç birşey için umutlanmak istemiyorum. Max’ın hayatta ve güvende olması için dua etmek istemiyorum. Ya da Alex Steiner’in.

Çünkü bu dünya onları hak etmiyor.”

Liesel kucağında ki kitabın sayfalarını parçalarken sözcükler olmadan Führer’in bir hiç olacağını düşünüyordu. Ağır aksak yürüyen esirler olmayacak, kendimizi iyi hissetmek için sözcüklerden tuzaklara, avuntuya ihtiyaç kalmıyacaktı.

Zuhal Ozden