tak diye olur mu ki

 

 

11205618_820538984696275_750288124284882480_nMerhaba sevgilim günlük,

Sana manyak bir haberle geldim, yani benim için acayip bir durum.

Sigarayı bıraktım, hem de tak diye.

İlaçsız.

Aslında düşününce öyle tak, diye olmuyor hiç bir şey.

Mesela, bugün babama gittim.

Sabah kalktım, haydin bakalım babama gidiyorum, demedim.

Önceden düşündüm, tasarladım, hatta bir ara vazgeçtim sonra baktım, kardeşim çoluğunu, çocuğunu toplamış, babamın yanında bir de selfy çekip koymuş kardeşlerden oluşturduğumuz whatsApp grubumuza,derhal kalktım, gittim.

Zaten giyinmiştim ama her an soyunabilirdim.

Hava çok sıcaktı.

Üstelik İstanbul’da kalma sebebim de babamla zaman geçirmekti, ama bu sabah uyanınca, onu gidip, orada ziyaret etmek istemedim.

İşte, baktım kardeşim gitmiş, ben de dedim, haydi tonton, kalk- git -gör babanı.

Öyle uçup gitmedim tabi.

Yola çıktım.

Uzun bir yol yürüdüm.

Otobüs durağında bir adam oturdu yanıma. Adam bir kadının yanına oturmaktan tedirgindi belli ki. -Çünkü bugün İstanbul insanların kalp atışlarını duyacak kadar sessizdi, tanrıya bin şükür. Bu da bizi daha bir ürkek ve görünür kıldı haliyle.- Ben de içimden, bu şimdi otobüs mü bekliyor, yoksa sapık falan mı? Niye bana öyle tuhaf tuhaf bakıyor diye geçirdim düşündüm tabi.

Bir de korkum, karşımdaki koca otele rağmen yerden filmlerdeki gibi bir çalı yumağının geçmesi ve otobüsün hiç gelmemesiydi.

Otobüs demek kalabalık demek.  Sessiz ve insansız bir İstanbul’da otobüs durağında olmak hakikaten, kadın olsun, erkek olsun, herkes için ürkütücü bir durum.

Uzak bir yerde, benim babamın kaldığı bakım evi, oraya gitmek için otobüse binmem gerekiyor.

Her neyse işte.

Bu günlerde bu “Her Neyse”  lafını da seviyorum. Böyle saçımı savurur gibi, gözlerimi devirir, gerdan kırar gibi, konudan savrulmak için “her neyse” diyorum.

Ondan işte.

Bir karardı, yolculuktu, babama gitmem.

Babamın kaldığı bakım evinin kapısından içeri girince sanki bir partiye katılmışım gibi oldu. Yemyeşil çimenlerin arasına güzel koltuklar koymuşlar, tepelerinde kocaman şemsiyeler, bakıcılar bir örnek giyinmiş, kocaman bahçenin bir köşesinde neşeli bir müzik çalıyor. Köşede metal çay makinası.

Çay partisi gibi bir şey hazırlamışlar belli ki.

Ben dahil olamadım.

Çaya da kalamadım zaten.

Bahçenin kapısından girince, öbekler halinde oturan yaşlı insanları ve neşeli genç kadınlara baka kaldım önce. Ama onlar bana baktıklarında cep telefonunu kurcalayan huzursuz bir kadın gördüler büyük ihtimal. Çünkü kapıdan girmeden önce, kız kardeşimle konuşmuştum. Telefonumun ekranı, saçımdaki hindistan cevizi yağı yüzünden yapış yapış olmuştu, bir yandan onu silmeye çalışıyordum.

Bir de babamı görmüştüm uzaktan.

Başını önüne eğmiş tüm diğer arkadaşları gibi o eğlencenin istemsiz bir unsuru gibi göründü gözüme.

Utanıyordum.

Ne zaman oraya gitsem, telaşlanıyorum.

Oradaki netlik, beni telaşlı ve huzursuz yapıyor ve buna alışmak istemiyorum.

Annem için onkoloji servisine ilk gittiğimde, sanki başka bir dünyanın kapısından giriyormuşum hissine kapılmılmıştım.  Bir annenin özürlü evladını kabul ediş evreleri gibi olmuştu, oraya alışmam. İlk gün, hastaneden çıkınca arabaya gidene kadar, bağıra bağıra ağlamıştım. İnsanlar beni durdurmaya çalışıp, hastalığımın adını öğrenmek istemişti, ellerinden sıyrılıp yoluma devam etmiştim. Öfkeli zamanlarım olmuştu, herkese küfrettiğim. Öyle zamanlarda annem koridorda bulduğu bir kanepeye uzanca oturur, beni öldüreceksin, derdi. Rezil ediyorsun insanlara. Ama doktora gitmek konusunda da benden başka kimseye güvenmezdi.

Son senelerde, kulağıma kulaklığı takar, kitabımı alır, sırasını beklediğim doktorun tüm hastalarının gitmesini, bir kanepede uslu uslu bekler, olmuştum.

Babamın bu yeni durumuyla, böyle yüz göz olmak istemiyorum.

Belki de annemdeki tecrübem beni bugün bu duygulara getirdi.

Babam beni tanımadı. Kız kardeşinin çocuklarından biri zannetti büyük ihtimalle. Durumun vahametinden bahsetti. Yukarı çıkıp ablasıyla konuşmamı istedi. Durumu çözmemiz gerekiyormuş. Ablasının söylediklerini ona iletmemi istedi.

Bahçede çimenlerin üzerinde bağdaş kurup oturdum, onun dizi dibinde. Ama o benim kızı gibi hissetmeme izin vermedi.

Benim babama ihtiyacım vardı, onun ablasına galiba.

Organize olsunlar istiyordu.

Kimler bilmiyorum.

Bayram olduğunu ve orada herkesin akrabamız olduğunu düşünüyordu galiba.

Belki de köyde kocaman bahçeli evinde olduğu hissine kapılıyordu.

Benimle önce kendi anadilinde konuşup,  diyaloga geçmeye çalıştı. Belki de etrafımızdaki insanları böyle uzaktaştırmak istedi yanımızdan. Ama ben onun söylediklerini anlasam da onun dilinde konuşmayı beceremediğimden ortak bir yerde buluşamadık.

Yeniden Türkçe konuşmaya başladı o da.

Beni kim zannettiğini soramadım. Ben büyük kızınım diyemedim. Çünkü onu içinde yaşadığı realiteden çıkarmanın bir manası olduğuna inanmak gelmedi içimden.

Bunca tanışıklığımıza istanaden, kelimelerimiz ve anımız denk düşmese de hüzünlü olduğu hissine kapıldım.

Ben de kaptırdım kendimi çimenlerin yeşiline, müziğin neşesine, babamın saçlarına, yüzüne dokundum.

Oğlumu sever gibi okşadım yanağını, bir zamanlar kıvırcık saçlarının olduğu tıraşlı kafasını okşadım, hoşçakal demek için.

Yanından ayrılırken arkama bakmadım, yuvaya oğlunu ilk defa bıraktığı için suçluluk hisseden, onunla göz göze gelmek istemeyen anne gibi, adımlarım havada bahçeden süzülmeye çalıştım.

Yolun kenarında, bankta sigara içen benden yaşlı bir hasta yakınıyla göz göze geldim.

Bayramlaşmadık.

Yarım bir gülüş dokundurduk birbirimizin yüzüne, ve ben sigara içmediğim için hayıflanmadım.

Klimalı, değişik yolcu sıkalasının duraklarla birlikte belirlendiği otobüsümle, üstelik yüzde elli indirimli yolculuğumu yapıp evime geldim.

Yarın hava şartları ve ruh halim müsait olursa, bir turistmiş gibi İstanbul’da tura çıkayım diyorum. Hiç gitmediğim camileri falan gezeyim. Bir ağacın altında kitap okuyayım.

Şehirde hazır insanlar azalmışken içimdeki sese kulak vereyim, diyorum.

Sigara mevzusuna gelecek olursak şekerim, işte o karar da şimdi geldiğim bu yer de olduğum halle ilgili bir durum.

Uzaya fırlatılan mekiğin kendisindeki fazlalıklardan kurtulup hedefine ulaşması gibi bir hareketin başlancı oldu bende aslında.

Küçük, büyük terk edişlerimin başlangıcı, kopuşların, zorunluluklara teslim oluşun bir simgesi.

Yine gelirim. Nasıl olsa sen hep buradasın, ben de şuralarda bir yer de.

Zuhals

Reklamlar

Neşeli Avcı

Merhaba Günlüküm,

Uzun zamandır sana gelmiyorum. Bugün neşeli bir şeyler yazmak için geldim. Neşeli falan olduğumdan değil avcının pusuya yatıp avını beklemesi gibi ben de pusuda neşeli bir şeylere bakmak üzere koşullandırdım kendimi, yazmaya otururken yani ama henüz bulamadım o yüzden seni oyalıyorum.

Hep dolup taştığım zamanlar da geldim sana. Birilerine kendime küfür etmek için, kusmak için ya da dedikodu yapmak için. Bir değişiklik yapayım dedim bugün ama bilemedim.

Biraz önce Çitler diye bir film satın aldım onu anlatayım sana. Zenci bir baba var. Çöp toplayarak hayatını geçindiriyor. Zenci olduğu için kaderine kızgın. Oğlu beyzbol oynuyor kendi de eskiden oynarmış ve ünlü biriymiş kendi klasmanında ama oğlunun öyle boş işlerle uğraşmasını istemiyor. Çünkü spor beyaz adamların onu kullanacağı bir alanmış. Hep yedek klubesinde otururmuş ama o para kazanacağı bir iş sahibi olmalıymış. Oğlu koleje gitmek için burs kazanıyor. İyi beyzbol oynadığı için kazanıyor bunu ama babası hayır diyor kağıtları bana göndermesinler imzalamam, boş işlerle uğraşma git çalış. Çocuk diyor ki baba sen beni neden sevmiyorsun. Babası diyor ki sevmek mi? Seni neden sevecekmişim. Annenle seni yaptık diye sevmek zorunda değiliz. Bu sorumluluklarımızın arasında değil. Benim sorumluluğum  bu evi geçindirmek. Sen sevgi dilenerek yaşama. İnsanlara bu soruyu sorma. 17 yaşında da oğlunu evden kovuyor, oğlu da gidip denizci oluyor 6 sene eve gelmiyor. Babası öldüğü zaman eve geliyor annesine diyor ki onun cenazesine katılmayacağım çünkü onun gölgesinden kurtulmak istiyorum. Her yerde onu görüyorum. Annesi de baban kendisine benzemememen için uğraştı. Bir o kadar da benzemeni istedi. Ve sen babana benziyorsun.

Bu arada evin babası karısına sen benim hayatımda başıma gelen en güzel şeysin demesine rağmen bir gün mutfakta karısına diyor ki benim çocuğum olacak.

Kadın, karına çocuğum olacak mı diyorsun 18 yıl sonra diyor. Ben bu evde her şeye katlandım bana söyleceğin bu mu diyor. Şimdi bana söyle bir daha o eve gidecek misin diye soruyor.

Adam diyor ki ben o eve gittiğim zaman çatıyı onarmayı ya da evin diğer tüm sorunlarını unutuyorum. O bana kendimin başka bir yönünü tanımama sağladı. Ben onun evinde güldüğüm gibi hiç bir yerde gülmedim. Bundan kendimi alıkoyamam diyor.

Karısına bu olanlardan hiç kimsenin suçlu olmadığını sadece artık başka bir pencereden bakmayı da öğrendiğini söylüyor. ama kadın onu anlamıyor. Benim de isteklerim vardı. Bunları sence neden yıllarca eteledim diye soruyor kocasına.

6 ay adam karısının evine gelmiyor. Sonunda yine aynı yatakta yatmaya başlıyorlar ve bir gece telefon çalıyor. Karısı telefonu açtıktan sonra yanında uyuyan kocasını uyandırıyor. Kocasına diğer kadının kızını doğururken öldüğünü haber veriyor.

Adam onu hiç kimsenin güldürmediği kadar güzel güldüren kadının öldüğünü öğrenince çok sarsılıyor, oturup ağlıyor ve karısı bunu seyretmek zorunda kalıyor.

Kadın bir gün yine mutfakta yemek hazırlarken adam kucağında kızıyla gelip bu masum çocuğun annesi öldü. Ona annelik yapar mısın? diyor.

Kadın tüm bunlar olmadan önce kocasından evlerinin etrafını tahta çitle çevirmesini istemişti. Bunu isteme sebebi evdekileri bir arada tutmaktı. Kocasının başka bir kadından çocuğu olacağını öğrendiği zaman, ben kendi evimdeki gibi bir ailem olmasın diye uğraştım. Benim ailemde kardeşlerimin anne ve babaları farklıydı ve biz onlardan hiç konuşmazdık. Hala düşününce kim kimden aklım karışıyor. Böyle bir ailem olmasın istedim şimdi sen bana çocuğum olacak diyorsun demişti.

Adam çocuğu kucağında gelince, tamam diyor kadın, adamın kucağından çocuğu alıp, babaların günahını çocuklar çekmemeli, bundan sonra bu çocuğun bir annesi var ama senin bir karın yok.

Sonunda da yalnız ölüyor işte.

En iyi yardımcı kadın Oscar’ını almış film. Güzel bir kurgusu ve diyalogları var.

Eskisi gibi içimden dışıma çıkmıyorum yazarken anlaşılan.

Başka da bir şey yazmak gelmiyor içimden. Gördüğüm güzel şey etrafımda buydu yazdım.

Bir de yemek yaptım. Kuru dolma. Ama güzel mi bilmiyorum. Henüz pişmedi. Kokusu da gelmiyor, gelse tadı hakkında fikrimi buraya iliştirirdim.

Bendeki güzellikler bu kadar.

Güzel günlerde görüşelim biz yine de.

zuhals

Sihirli Kız

Sihirli-Kız-Magical-Girl-izle

Bugün kurgusu çok güzel bir film seyrettim. Tesadüf rastladım, başını seyredemedim aslında ve filmlerin başladığı ilk sahne çok önemlidir onu kaçırdım.

Bir filmin ilk karesi senaristin o hikaye hakkında zihnine düşen ilk fikri temsil eder onu nasıl ifade ettiği ise filmin özetidir. Çarpıcı bir sahneyle başlıyorsa benim için film seyredilmeye değerdir.

Ben filmi fark ettiğimde adı Barbara olan kadın karanlıkta oturmuş müzik dinliyordu. Hüzünlüydü. Yanık kız diyordu şarkıdaki adam kimse ona su vermiyor.

Başka bir evde yaşlı bir adam tek başına oturmuş ısıttığını sütünü içerken puzzle yapıyordu.

Barbara daha sonra dışarı çıkıp kapısının önündeki ıslanan bir adamı evine aldı. Elbiselerini makinada yıkadı. Ondan kendisine sarılmasını istedi. Onunla sevişti.

Adam daha sonra ona telefon edip sevişmelerini telefonuna kayıt ettiğini şayet istediği parayı şehir kütüphanesinde meksika kanun kitabının üstüne koymazsa kayıdı kocasına göndereceğine söyledi.

Kadın neden kitabın içine değil de üstüne koymamı istiyorsun deyince kimse o kitabı okumaz dedi.

Kadın parayı bulmak için eski hayatından bir başka kadına gitti ondan istedi parayı o da yaptığımız işi biliyorsun çalış al paranı dedi. İlişkiye girmem dedi kadın, bir sefer yaparım paramı alırım.

Kadın bir düşündü ve bir adamın evine göndermeye karar verdi Barbara’yı.

Gizemli bir eve gitti sonra yorgun döndü ve parayı ödedi adama.

Bu arada gittiği adam tekerlekli sandalyede oturan hiç tanışmadıkları halde kadının methini daha önce duymuş biriydi.

Filmin geçtiği yer olan Meksika’da neden boğa güreşlerinin yapıldığını bilip bilmediğini sordu kadına. Hiç bir fikrini olmadığını söyledi Barbara.

Bu ülkenin insanları akıllarıyla kalpleri arasında sıkışan insanlar, ne yapacaklarına karar veremedikleri için ülkede kaos yaşanıyor dedi adam.

Kadına soyunmasını söyledi.

Barbara’ya şantaj yapan edebiyat öğretmeni adamsa parayı kızının hayalini gerçekleştimek istedi. İşinden atılan adam ölmek üzere olan kızının çok sevdiği Japon çizgi filmindeki karakterlerden birinin elbisesini istiyordu. Kızına onu satın aldı kadınla sevişmenin karşılığında aldığı parayla. Ancak kızı pek memnun olmadı çünkü adamın satın aldığı kostümün bir parçası eksikti. Çizgi film kahramanının elinde lan sihirli çubuğu almamıştı babası. Kız kutuyu iyice karıştırıp memnuniyetsiz bir kuru teşekkürle geçiştirince hediyeyi, babası internette tekrar baktı karakterin kıyafetine ve hatasını anladı. Bir daha para istedi Barbara’dan.

Bu sefer Kadın eski arkadaşına geri gidip tekerlekli sandalyeli adamın evinde gördüğü Siyah Kertenkele Kapısından girmek istediğini söyledi. Kadın buna itiraz etti. Evine git dedi. Bunun bir parçası olmak istemiyorum dedi.

Barbara kendisini oraya götüren arabanın şöförünü arayıp o kapıdan girmek istediğini söyledi.

Evinde sütlü kahvesini içip puzzele yapan adam ise hapiste 10 sene yatmış istemediği halde cezası dolduğu için salıverilmiş yalnız biriydi. O Barbara ile 12 yaşında karşılaşmıştı. Matematik öğretmeniydi. Hapishane müdürüne öfkemi kontrol edemiyorum burada kalmak istiyorum Barbara ile karşılaşmaktan korkuyorum demişti.

Evine sessiz telefonların sahibi de aslında Barbara’dandı, adam bundan habersiz kendi başına yaşıyordu.

Ancak Siyah Kertenkele kapısından çıktığında Barbara adamın evinin kapısına gitti.

O girdiği yerde ona ne yaptılarsa hastanelik olacak kadar kötü durumdaydı.

Yaşlı adam ambulans çağırıp onun hastaneye yatırılmasını sağladı.

Ertesi sabah kocası arayıp karısının ona teşekkür etmek istediğini söyledi.

Kadın ona olanları bir tek kendisine anlatabileceğini onun koruyucu meleği olduğunu söyledi yaşlı adama. Adam buna itiraz etti bana anlatma dedi, ancak kadının her yanı sargılı perişan yanına mı dayanamadı bilinmez geri dönüp yanına oturdu, anlat dedi.

Kadın edebiyat öğretmeni tarafından tecavüze uğradığını hastanelik olduğunu anlattı adama.

Adam biri sana tecavüz mü etti dedi, bir adam.

O da geçmişine döndü, eski bağlantılarını kullandı. Bir silah aldı, edebiyat öğretmeninin oturduğu semte gitti.

Onunla tanıştı sohbet etmeye başladılar.

Öğretmenlik hayatımda bir kere panik oldum o da 12 yaşında bir kızın karşısında dedi yaşlı adam. Onu tanıyorsun, adı Barbara dedi.

Masanın üzerine koydu silahını. Ona ne yaptığını biliyorum. Hapishane de ölmek istemiyorum. Şimdi beni öldür. Oraya sen gideceksin.

Adam neler oluyor dedi, ona tecavüz etmedim. Kendi isteği ile birlikte olduk. Sadece sesimizi telefonuma kayıt ettim.

Onunla seviştin mi dedi adam, sonra silahını alıp adamı kafasından vurdu. Sonra orada olaya şahit olan iki adamı daha vurup öğretmenin cebinden evinin anahtarını alıp adamın evine gitti.

Küçük kız babasının geldiğini sanıp giysisini giymiş elinde sihirli değneği çizgi filmin müziğini açmış babasını bekliyordu. Ona önce babasının telefonunu bara götüreceğini söyledi yaşlı adam sonra arkanı dön dedi kıza ama kız dönmüş yaşlı adama bakmaya devam ediyordu, onu öldürdü.

Hastaneye gidip cep telefonunu kıza gösterip güvendesin dedi.

Saflığın ve karanlığın birbirine karışımının en doğal garip tesadüfünü anlatan ilginç bir filmdi.

Tavsiye ederim. Tabi seyredecek hevesiniz kaldıysa, hepsini anlatığım için üzgünüm.

 

Sarmaşık Filmi ve Salgangoz Metaforu

sarmasik-filmloverss.jpg

Dün akşam Kadiköy de yeni cadde keşfettim. Şahane bir yer Piriçavuş sokak. Bundan sonra canım sokakta oturmak, insanların arasına karışmak istediği zaman oraya gideceğim.

Sokağın girişinde güzel bir yer var, adı Entropi Sahne.

Orada Sarmaşık filminin gösterimi vardı. Güzel bir mekan ve konserler, film gösterimleri gibi sosyal faaliyetler oluyormuş, ben yeni öğrendim.

Sahiplerinden özür dilerim, dün akşam filmin sonunda yanımda oturan küçük adamla dalaşmamdan dolayı tansiyon yükselince kapıda bana nazikçe, idare edin der gibi nazik bir hareket yapıp, gülümseyen beyefendiye surat astığım için üzgünüm

Yanımdaki küçük adam filmin ortasında, kahkahalarımın arasında bana “lütfen biraz sessiz olur musunuz” deyince ben de hayır olamam dedim, sonra bir şey daha söyledi duyamadım. Film bitince pardon siz ne söylediniz duymadım dedim, o da ayağa kalkıp, siz hayatınızda hiç topluma karışmadınız anlaşılan, nasıl davranılması gerektiğini bilmiyorsunuz dedi. Film boyunca gürültü yapmışım. Sizce bu film gülünecek bir film miydi dedi. Klasik şeyler işte. Ama ben de gürültülüydüm gerekten. Sonra önünde duvar gibi durdum. Her neyse klasik şeyler işte.

Filmin konusu olan erkek dünyasına onun eksik erkek dünyasının paralel olması. O yüzden konuma cuk oturdu ben de girizgahı böyle yaptım.

Yanımda oturan küçük adam ruhunda fazla kadın beslemediği için henüz küçük.

Kimileri de sadece beslenir ama beslemeyi bilmez. Bu hayatının alıp/ vermeyi bilmeme düsturundan kaynaklanır. O da ayrı bir konu.

Biz insanlar büyürken dünyamıza kadınlar ve erkekler alırız.

Şayet bir büyücü değilseniz yani dünyayı nesneler üzerinden kelimeleri kadim diliyle keşfedip hissetmeyi ve dünyaya karışmayı öğrenmediyseniz birbiriniz üzerinden öğrenmek zorundasınız.

En çok da karşı cinste öğreniriz kendimizi. En gizli yanlarımız karşı cinsle açılır. Bir tezatlık gerekir çünkü. Bu hayatın matematiğinde saklıdır

Bu kapsayan ve kapsanan şeklinde olur. Kapsayan diğerinin sorumluluğunu alıp onu bir dantel gibi işler. Bir örümceğin ağını örmesi gibi karşı tarafın bir yanını ortaya çıkarıp onu dokur. Görevi tamamlandığında ise alanı terk eder.

Bu küçük adam henüz fazla kadın tanımamış dünyasına dahil etmemiş, o yüzden bir kadının karşısında nasıl durması gerektiğini, insanla empati kurmayı beceremiyor. Umarım ölmeden büyür.

Filme gelince Tolga Karaçelik’in senaryosunu yazıp yönettiği Sarmaşık film İngiliz şair filozof Samuel Taylor Coleridge’nin bir şiiriyle başladı.

“Direkler eğik, burnumuz batmış suya / İnsan düşmanının sillesinden kaçar ya / Soluğunu ensesinde duya duya / Ve koşar başını hiç kaldırmadan / Gemi öyle koştu, rüzgâr öyle coştu / Kaçtık güneye hiç durmadan”

İflas eden bir armatörün gemisinde önce denizin sonra armatörün kaderinin tutsağı olan denizcilerin aç susuz kaldığı gemide zamanla nasıl delirmenin eşiğine geldiğini anlatıyor film.

Bütün oyuncular muhteşem bir performans sergiliyorlar.

İki karakter var karadaki hayatta tutunamayıp denize kaçmışlar. Uyumsuzlar, dünyayı kaldıramıyorlar. Dünyada onları kaldıramıyor.  Madde bağımlısı bu iki tip göz göze geldiklerinde birbirlerini tanıyorlar. Tüm dünyanın aynı hardan geçmiş insanları gibi. Hep birlikte takılıyorlar.

İnsanın amacı olmazsa, mana yok olursa kuralsızlık insanın boyunu aşıp onu esiri ediyor.

Bizim denizcilerde geminin içinde zamanla manayı kaybediyorlar. Çünkü çalışmalarına gerek yok. Ne maaş var, ne yemek ne bir kıpırtı. Kaptan kendi köşkünde bu zamana kadar yaşadığı kolay ideallerine sığınmış adamlarını bu uğurda harcamakta bir dakika bile tereddüt etmeyen yaşlı bir adam. Her akşam rakısı geliyor. Ezberlediği prosedürü dikte ettirdiği adamlar sofrasında geminin işinin özetini aldığı adamlar gemiyi terk edince ayak takımı ile baş başa kalınca daha aradaki boşluk alınca o fazla yukarıda kalınca olanlar oluyor.

İlk önce her akşam ona rakısını getiren adam isyan ateşini yakıyor.

Ateş zamanla gemiyi sarıyor. Hepsi kaptanın gemide kalmakta ısrar etmesini anlamıyor ve onu suçluyor. Üstelik kendi aralarında kopuşlar ayrılıklar büyüyor.

Erkeklerin dünyasını çok güzel anlatıyor film. Üstelik küfürler üzerinden. Benim gibi küfürbaz bir kadının böyle bir filme kayıtsız kalması mümkün değil elbet. O yüzden onların kavgaları beni çok güldür. Özünde de komikti zaten. Yaralı yanı onlar korkak zayıf insani olan yanlarıydı. Küçük adamda bunlarla empati kurmuş ve tanımış olmalı ki filmi hiç komik bulmadı. Yaralı olanlar sızıları dinse bile birbirilerini yaralarından tanırlar.

Kendilerini keşfedip merhamet etmeyi öğrenenler önce kendileriyle alay edenlerdir.

Filmin hayal kırıklığı yaratan yanı adından kaynaklık mı bilmem erkeklerin birbirlerine şiddet uyguladıkları bir zaman da bedenlerinden çıkan sarmaşıkların gemiyi sarması.

Bu metaforla yönetmen/senarist herhalde geminin gemicilere nüfus ettiğini seyirciye ulaştırmak istedi.

Erkek dünyasının o yırtıcı gerçekliğinden sonra her yerlerinden sarmaşık çıkması çelişki olarak aslında şimdi anlatırken çarpıcı oldu o zaman bu kadar değmemişti bana. Bir duygunun insanda demlenmesi olayına şahit oluyorum şuan da kendimde. Şimdi yazarken sevdim sarmaşık olayını ama yine de sonu kaosla bitti. Daha net olabilirdi. Aklımda kalmadı çünkü. Kalmalı onu da bilmiyorum. O kadar yetkin değilim.

Ve Nadir Sarıbacak. Elmalar armutlar gibi insanları ayırmak istemiyorum.  Ama bu filmde bambaşka biri olmuştu. Konuşması o kadar farklıydı ki ağzına dişlerine özel bir şey yaptılar da öyle değişti yüzü diye bile düşündüm. Yayvan dişleri önde, yılışık bir surat.  Acayip gerçek bir karakterdi. Tam bir baş belası. Bir o kadar da kırılgan. Ondan nefret edemiyorsun o kadar sahici ki elbette senaristin bunda payı çok fazla. Kötü bir senaryo dünyanın en iyi oyuncusunu dibe indirir, elini kolunu bağlar. Bu karakter o kadar sahici ki onun yaralı yanları, o hırçınlığının gerisini en kör seyircinin görmemesi mümkün değil.

Ve geminin her tarafında dolaşan salyangozlar. Yerin üstünde suyun ortasında yer altı metaforu, bence muhteşemdi.

Gişe Memuru filmini de çok beğenmiştim. Bu filmde onun üzerinde gayet başarılı gemicilerin üzerinden erkek dünyasını anlatan manalı bir filmdi.

Güzel geceydi vesile olan herkese minnettarım.

O sokakta bir bira içemeden kahkahalarımı sokağın kedileriyle paylaşmadan döndüğüm için biraz buruğum, artık bir daha ki dost gecelerine.

Güzel Günlerde Görüşelim efendim.

 

Uçan Kuş

12279075_1711071412440483_5039249606507613378_n

Orospuçocuğusevgilisiolankadın taksinin arka koltuğunda evine dönerken mutluydu, bir an önce eve gidip banyo yapmak istiyordu. Küveti doldurup içine uzanacaktı, önce biraz kiraz sapı, ıhlamur kaynatması gerekiyordu, tarçın çubuğu da koyacaktı elbet sonra mutlu olmaya devam edecekti. Geçen sene seyrettiği bir filmden çaldığı diyaloğu bugün sevgilisinin suratına haykırmış sonunda o ifadesiz yüzünü allak bullak etmeyi başarmıştı.

Filmde beğendiği kadın nefret ettiği nişanlısından hamile kaldığını sanırken 2 ay ömrü kaldığını öğrenmişti, kırmızı dudakları önce nefretle gerilmiş sonra oturduğu sandalyeden kalkıp kahkahalarla gülmeye başlamıştı. Her gün Hastalıkhastasısevgilisinin gaytasını soğumadan getirdiği hastanede kendi içinde  bu sefer gebelik testi yaptırmış, ülkede 5 ölümcül hastadan biri olduğunu öğrenmişti. Doktor ona nadir görülen hastalık yüzünden öldüğünde bedenini incelenmesi için hastaneye bağışlamasını istemişti.

Tüm gün sokaklarda arabasıyla boş boş gezmiş, erkenden karanlık boş bir barda içmiş, gece soyun diye karşısına dikilen Hastalıkhastasısevgilisinin yatağına uzanmış adam üzerinde orgazm olacağı sırada, senden nefret ediyorum diye haykırmıştı.  Orgazmı içinde patlayan adam, üzerinden kalkmış onu yatağından ve evinden kovmuştu.

Orospuçocuğusevgilisiolankadın da bugün buluştuğu sevgilisine aynısını yapmış, yüzüne senden tiksiniyorum, diye haykırmıştı. Adamın yüzü bu sefer şaşkınlıktan donmuş,  yüzünü kadının boynuna gömüp, sessizce yatmak zorunda hissetmişti kendini, onu üzerinden itip kalkan kadın, bir daha dönüp arkasına bakmadığı için adamın sonrasında ne yaptığını bilmiyordu.

Belki de hala yatağında yatıyordu adam. k

Kadın giyinip çıkmış evin anahtarını da adamın portmantosuna asmıştı. Kendini özgür hissediyordu, iki ay ömrü kalmamıştı ama ömrünün uzadığına inanıyordu bugün.

Aklında biriktirdiği sıkıştırıp bir yerlerine sokuşturduğu cümleyi sonunda haykırmış, göğsünde taşıdığı ağırlık ağzından fırlayıp çıkmıştı.

Nefes alırken içini dinledi kadın, ağırlık yok olmuştu işte , nefes alırken içini kimse tıkamıyordu. Derin bir nefes koy verdi yeniden, sanki suyun yüzeyine yeni çıkmış gibi ferahladı.

Uzun zamandır zihninin bir köşesine tıktığı gezinmesine izin vermediği tiksinti, son zamanlarda adamı ne zaman düşünse zihninin karanlık dehlizlerinden fırlar, sağa sola çarpa çarpa koşturmaya başlardı. Onu yakalayıp eski yerine tıkması gün geçtikçe zorlaşıyordu.

Şansın varken tetiği çekmeliydin dedi kadın, televizyonu açtığında. Seyrettiği dizi başlayalı yarım saat olmuştu. Aldırmadı, bu akşam önceliği sıcak suda keyif yapmaktı.

Birazdan arkadaşları ona film seyretmeye gelecekti. Yolda onları aramış, romantik bir film aşk filmi kiraladığını, lisedeki gibi kıza kıza film seyretmeye çağırmıştı. Onlar gelmeden keyif yapmak için mutfağa girip bitki suyunu hazırladı.

Küvetin suyunu açıp kabinin kapılarını kapattı, içerisinin sauna gibi buharlanmasını istiyordu. Banyodaki suyun sesine arada kulak vererek dizisi yarım kalan yerinden izleyerek zamanını bekledi.

Suyun hazır olduğuna karar verdiğinde sigarasını alıp banyoya girdi, buhar azaldığında suyun soğumasına yakın bir sigara saracaktı kendine, yavaş yavaş soyundu, seviştikten sonra yaptığı gibi kıyafetlerini çamaşır makinesine atıp en kısa programı çalıştırdı. Duş almak için yatak odasının banyosuna gitti. Küvetin suyunu hemen kirletmeye niyeti yoktu.

Sıcak su dolu küvete uzandığında ellerini suyun altına sokup karnını okşamaya başladı. Merhametini kaşımak istedi bedeninde. Nefesinde o ağırlığın yeniden acısını hissetti. Eskisi gibi içinin bunalacağından korkup sudan çıkmaya yeltendi, buhar yüzünden bunalmıştı, hayal kırıklığı yaşıyordu, mutlu değildi. Çıkmak için hazırlanırken, gitme dedi, içinde tanımadığı bir ses, gitme korktuğun şeyin içine gir, yürü bak ona, düşüncelerine teslim etti kendini.

Kadın suyun sıcaklığına teslim olurken, zihnini kontrol etmekten vazgeçti. Bırak dedi, ne söylüyor sana. Resimler gördü, önce onun yüzü belirdi göz kapaklarının karanlık perdesinde, sesini duydu eski günlerden, yine yalan kelimeler fısıldıyordu, hiç de özel olmayan, göz kapaklarına yapışan resme baktı, takside ki gibi hissediyordu kendini, adamın yüzü son bıraktığı gibi donuktu artık,  sözleri yabancı bir adamın sıradan kelimeleriydi. Gülümsediğinin farkında değildi, yine de silinsin istedi karanlıkta beliren resim. Küvetin içinde kaykılıp her zaman yaptığı gibi suyun altına gömdü yüzünü, soluklanma ihtiyacı hissedene kadar suyun altında, karanlığında bekledi. Göz kapaklarının önünde parlak ışıklar dans etmeye başladığında sudan çıkardı kafasını.

Kapını zilini duygu, aralıksız basıyordu biri, kimin tahmin etti, kesin gelen Evliçocuklusarışın arkadaşıydı, hızla küvetten çıkıp bornozuna sarındı, kaymamak için terliklerini özenle ayağına geçirip, kapıyı açmak için banyodan çıktı.

Evliçocuklusarışınkadın, saçlarından damlayan sulara bakıp, bizi çağırdığını unuttuğunu sandım, dedi arkadaşını kızgın baştan aşağı süzerken, meğer prenses banyo yapıyormuş.

Yok be ne unutucam, o kadar bunamadık herhalde, dedi Orospuçocuğusevgilisiolankadın, hadi bırak dedi ötekisi, seni bilmez miyim ben, bu kapıda az ağaç olmadık.

Evet, dedi Orospuocuğusevgilisiolankadın siz de kapıya not bırakırdınız, geldik yoktunuz, siz ne biçim boksunuz. Konuşurken yüzünü buruşturup ellerini oynatıyor, kalçasını kıvırıyordu.

Aynen, neyse bugün evde yakaladık hanfendiyi, hadi bırak şimdi maymunluğu, çekil de gireyim, dedi Evliçocuklusarışınkadın önünde duran arkadaşını eliyle iterek.

Tamam lan gir işte, giyinip geliyorum ben de amma dırdır ettin he kızım sen beni kocan mı sandın. Uhuuu bir araba laf yedim ya otur geliyorum ben.

Yok bir de antrede bekliyim istersen. Karnım aç benim, sen de yemek falan yoktur he.

Odada bornuzunun etekleriyle saçlarını kurulayan kadın, lan sen evden gelmiyor musun, ne biçim ev kadınısın, yemeğini yiyip gelsene, dedi arkadaşına.

Odaya peşinden giren Evliçocuklusarışınkadın, kızım senin saç havlun yok mu? Ne öyle ameleler gibi kurulanıyorsun.

Ya bir siktirip gider misin tepemden, git bize mutfakta bir şeyler hazırla, kesin bizim ki de aç gelir, sen böyle zil geldiysen dedi saçlarını kurulamaya devam eden Orospuçocuğusevgilisiolankadın, yok dedi, Evliçocuklusarışınkadın, o karnını doyurup gelecekmiş, sana güvenip aç gelecek kadar salak değilmiş, öyle dedi.

Manyağa bak, dün makarna yapmıştım, kremalı mantarlı ısıt da yiyelim. Şarap var onu da aç.

Of ya ben bıkmışım evde sofra kurmaktan burada bari hizmet göreyim ya, giyin, sen hazırla, ben beklerim dedi, Evliçocuklusarışınkadın, hem bugün yaptıklarımı anlatayım da .

 

Ha Yahudi ha Müslüman hepsi sadece bir giysi

216518_e780x420

Bilgisiz ama tanrı eliyle yönetildiğimiz bazı konular var bunun diğer adı şans her herhalde. Cahil şansım çok yüksek. Gişenin önünde durup gelecek seansa bilet almak ve filme girmek, hamile kalıp dokuz ay çocuğunun kimliğini öğrenmemek gibi heyecanlı bir durum. Artık şansına ne çıkarsa.

Film Ekimi festivalinin dün ilk filmine girerken pek öyle olmadı aslında çünkü kapıya geldiğimde bütün satıldığını öğrendim, bir saat on beş dakika bekleyip boş kalan bir koltuğa oturmak zorunda kaldım. Bilet sırasında beklerken bir adam gelip benim satın alacağım 19 seansına bilet sorunca sıradan ayrılıp ayrı bir sıra oluşturduk, adamın üçüncü filmiymiş İstiklal’den geliyormuş, beklerken oflayıp poflamaya başlayınca bana bir sandalyede istedi, gişede ki çocuk, aslında yasak yaşlı falan birileri olunca veriyoruz dedi Hanım otursun diye dedim dedi adam, çocuk ikiletmedi. İkisini de Allah’a havale ettim ama oturdum da.  kuyruğun başındaki ilk nefer olarak boş koltuğumda beklemeye başladım. Bol sohbetli bir zamandan sonra filme girdim.

Saul’un Oğlu, çift ödüllü tek filmi festivalin. Bendeniz de tesadüf ya da yüce rabbimin hikmeti ilk filmim olarak onu seçmiş bulundum.

Cannes da ödül almış. Vulcan Ses Tasarım ödülü ve bilimum iki ödül daha.

II. Dünya savaşında Alman’ların Yahudilere yaptığı soykırımı anlatan filmlerden biri. Öyle hemen yüzünüzü buruşturmayın farklı bir film üstelik çok sert ve metaforla anlatılmak istenen insani bir çığlık var. Film ses efekti dalında da ödül almış. Çünkü gaz odalarında yakılan insanların ağlama sesleri, inlemeleri, gaz odaları yetersiz kalınca bir gecede kamplardan gelen 3.000 kişinin imha edilmesini kendilerine vazife edinmiş Alman askerlerinin, çırıl çıplak soydukları insanları hendeklerde kafalarına kursun sıkıp hortumla alev fışkırtıp yakarken çıkan karmaşa sesleri, görüntülerle o kadar denk ve sahici ki eğer yaşadığınız topraklarda insanlık dışı olaylara şahitlik etmiş biri olarak yüreğiniz kurumadıysa bu sesler karşısında şaftınızın kaymaması mümkün değil. Çığlık atıp kaçmak istiyor insan, ben bol küfürlü notlar aldım bu sahnelerde.

Aslında biz bir toplama kampında yaşıyoruz. Tanrı mı kurmuş bu düzeni yoksa onun yarattığı insanlar mı bilemem.

Almanlar insanları imha ettikleri kampta bir sistem kurmuşlar, Özel Birim adını verdikleri bir grup insan var bunların ömrü dört ay buradaki insanları kendi ırkından olanları imha etmek için her türlü işte kullanıyorlar. Gaz odalarına girerken bu özel birimin adamları kendi soydaşlarının çıkardıkları elbiseleri kancalara asıyor, elbiselerin ceplerini karıştırıp değerli şeyleri bir sandığa dolduruyor, gaz odasında imha edilen cesetleri boyunlarına bir ip takıp sürükleyerek bir yerde üst üste yığıyor sonra onları yakıp küllerini denize savuruyor. Dört ay sonra başkaları bu insanlara aynı şeyleri yapıyor.

Seyrederken içinde yaşadığımız bu büyük kampın hangi elamanı olduğumu düşündüm. Henüz gaz odasının eşiğinde hissetmiyorum kendimi Özel Birimdeki adamlardan biri  olmalıyım. Fazla süslemeye gerek yok aslında ya da sırasını bekleyen seyirci.

Neden insanlar bu kadar fazla çekilmesine rağmen özellikle en gerçek, sahici ve kanırtıcı olan bu holokost filmleri seyretmeye can atıyor, bunu düşündüm film boyunca böyle bir dünyanın içinde zaten yaşarken bizim yerli dizilerdeki acılı sahneleri seven onlarla empati kuran ev kadınları kafasında mı bütün dünya.

Yahudilik ya da Müslüman kimliğinde yapılan şeyler hep aynı.

İnsanın insana zulmetmesinin, örgütlü vahşetin kaynağı yine insan.

Filmin kahramanı (Saul Auslander) Geza Röhrik muhteşem bir performans sergiliyor, dört aylık ömür biçilen bir adamın ruh hali tüm hücrelerine sinmiş, kanıksamış görevlerini yapan beden dili, yüz ifadesi ile işlerini bir robot gibi hızlı hızlı yapıyor. Onun yüzü ve yansıttığı ruh hali filmin duygusunu (kurgusunu) da anlatıyor.

Gaz odasına insan öldürüldüğünde bir çok sağ çıkıyor aralarından onun sesini duyuyor önce uzaktan sonra onun nefes alışlarını seyrediyor uzaktan donup kalmış bir şekilde. Alıp birilerini onu bir sandığın üzerine yatırıyorlar. Yetkili bir herifi çağırıyorlar. Boynunda steskop olan bir üniformalı geliyor elini çocuğun yüzüne kapatıp onu boğuyor muayene ettikten sonra onu kadavra odasına götürün diyor. Ölmemekte ısrar edenleri kesip biçen bir grup doktor var. Saul Auslander cesedi kucakladığı gibi odaya götürüyor doktora kendisinde Macar olduğunu bu çocuğu kesmemesini söylüyor. Doktor bunun imkansız olduğunu kendisinin de bir mahkum olduğunu söylüyor.

Saul Auslander film boyunca çocuğu tek parça halinde tutmaya ve bir haham bulup onu dini inançlarına uygun gömmeye çalışıyor.

Bugün yazımı yazarken filmin üzerinden bir gün geçti ve ne zaman kendimle kalsam Saul Auslander’in çocuğu gömmek için elleriyle toprakta açmaya çalıştığı çukurun görüntüsü beliriyor zihnimde.

İnsan kalmak için verdiği mücadele zihnime yapıştı kaldı.

Filmi seyrederken o iki gün içinde yaşananlara rağmen haham bulmak ve çocuğu gömmek için verdiği amansız mücadele de arkadaşları gibi bazen benim canımı sıktı, of dedim bırak şu sanki başka derdin yok. Arkadaşları ona kötü davranıyorlar biri diyor ki bir ölü için yaşayanların hayatını tehlikeye atıyorsun. O da diyor ki zaten ölüyüz.

Tanrının yarattığı bu kadar mükemmel bir varlık olan insanın aynı zamanda içinde aynı dozda yok ediciliği de barındırması ne yaman bir çelişki.

İyi ki tanrı insanlara kendi vasıflarından biri olan yaratıcılığı da bahşetmiş yoksa geçtiğimiz zamanlarda insan yanımızı hatırlamak o kadar zor ki.

Güzel günlerde görüşelim efendim.

Öfke

alzheimerin_kokeni_insan_zekasina_baglandi_h50141_c9f75

Merhaba şekerim dün gece öfkemin esiri oldum yine o zamanlar bir terminatöre dönüyorum. Aslında çok saçmaydı gereksiz bir krizdi ama yine de oldu işte.

Lütfen Beni Öldürme diye bir film seyretmiştim orada bir adam rutin her gün aynı şeyi yapıyordu filmin ilk 20 dakikası çok rutin sanki birbirinden bağımsız gibi görünen insanları gösteriyordu. bir adam sabah kalkıp dişlerini fırçalıyor, hazırlanıp sokağa çıkıyor ışıklarda bekliyor, yaşlı bir kadın yataktan kalkıyor küçük bir çocuğu hazırlıyor, bazen çocuk bisikletle ışıklarda bekliyor yanında o yaşlı kadın, her neyse o adam meğer bir romanın kahramanıymış, yazar romanını yazdıkça adamın kaderi, yol haritası belirleniyor ve roman bittiğinde adam ölecek. Bir gün trafik ışıklarında kadın rutin hareketini yapmıyor çocuk yola çıkıyor onu korumak isteyen adama otobüs çarpıyor. Kadın ve çocuk normalde yaptıkları bir hareketi yapmıyor ve o ışıklarda adamın ölmesine vesile oluyorlar bunların toplamını yazan da yazarın kendisi. Bazı edebiyatçılar romanın tanrısının yazar olduğuna inanır. Aslında biraz da doğrudur çünkü yaratıcısı yazardır. ve tanrı yeryüzünde her nesneyi bir nedenle yaratmıştır ve her kıpırdanışın bir nedeni vardır. Elbette bu da bir inanış.

Ben hayatımdaki her olayın bir sebebi olduğuna inanlardanım ve tanrıya dua ederken bana bu sebebi anlama gücü vermesini dilerim. O zaman olayın hafifleyeceğini düşünürüm. Bir çok şeyi anladığımı sanma hastalığı vardır bende çünkü olayın üzerine sorular sorarım. Neden, niçin oldu derim, derinine inmem ve bir cevap bulmam gerekir, bulamadığım zaman deliririm, galiba ya da beğenmeyip saçma bulduğum da.

Bazen insanların davranışlarını kendilerine yakıştırmam bu beni üzer, sinirlendirir, bu da benim kendimi beğenmişliğimden olsa gerek.

Ben, ben demek itici, neyse ki günlüğümdeyim canım ne isterse onu yazarım, zaten bugünlerde bildiğim ama yaptığım bir sürü hatam var.

İlk defa kendimi verdiğim kararda güçlü hissediyorum, öfkelenebilirim, huzursuz olduğum zamanlar olabilir ama kararlıyım. İçimde akan bir nehir var her zaman ki gibi yaşama arzum dolu dizgin devam ediyor. Yüzeyde akan sıradan alışkanlıklarım beni rahat bırakmasa da derinlerde sular akmaya huzurla akmaya devam ediyorum.

Nedenlerime açığım, hatalarımı yapmaya devam edeceğim, üzülmeye öfkelenmeye, ama uzun süreli olanlara bir şans daha tanımayacağım.

Tanrı nedenlerimizi bilme gücü ve zekasını bizden eksik etmesin anacım ve amin.

Zuhals