tak diye olur mu ki

 

 

11205618_820538984696275_750288124284882480_nMerhaba sevgilim günlük,

Sana manyak bir haberle geldim, yani benim için acayip bir durum.

Sigarayı bıraktım, hem de tak diye.

İlaçsız.

Aslında düşününce öyle tak, diye olmuyor hiç bir şey.

Mesela, bugün babama gittim.

Sabah kalktım, haydin bakalım babama gidiyorum, demedim.

Önceden düşündüm, tasarladım, hatta bir ara vazgeçtim sonra baktım, kardeşim çoluğunu, çocuğunu toplamış, babamın yanında bir de selfy çekip koymuş kardeşlerden oluşturduğumuz whatsApp grubumuza,derhal kalktım, gittim.

Zaten giyinmiştim ama her an soyunabilirdim.

Hava çok sıcaktı.

Üstelik İstanbul’da kalma sebebim de babamla zaman geçirmekti, ama bu sabah uyanınca, onu gidip, orada ziyaret etmek istemedim.

İşte, baktım kardeşim gitmiş, ben de dedim, haydi tonton, kalk- git -gör babanı.

Öyle uçup gitmedim tabi.

Yola çıktım.

Uzun bir yol yürüdüm.

Otobüs durağında bir adam oturdu yanıma. Adam bir kadının yanına oturmaktan tedirgindi belli ki. -Çünkü bugün İstanbul insanların kalp atışlarını duyacak kadar sessizdi, tanrıya bin şükür. Bu da bizi daha bir ürkek ve görünür kıldı haliyle.- Ben de içimden, bu şimdi otobüs mü bekliyor, yoksa sapık falan mı? Niye bana öyle tuhaf tuhaf bakıyor diye geçirdim düşündüm tabi.

Bir de korkum, karşımdaki koca otele rağmen yerden filmlerdeki gibi bir çalı yumağının geçmesi ve otobüsün hiç gelmemesiydi.

Otobüs demek kalabalık demek.  Sessiz ve insansız bir İstanbul’da otobüs durağında olmak hakikaten, kadın olsun, erkek olsun, herkes için ürkütücü bir durum.

Uzak bir yerde, benim babamın kaldığı bakım evi, oraya gitmek için otobüse binmem gerekiyor.

Her neyse işte.

Bu günlerde bu “Her Neyse”  lafını da seviyorum. Böyle saçımı savurur gibi, gözlerimi devirir, gerdan kırar gibi, konudan savrulmak için “her neyse” diyorum.

Ondan işte.

Bir karardı, yolculuktu, babama gitmem.

Babamın kaldığı bakım evinin kapısından içeri girince sanki bir partiye katılmışım gibi oldu. Yemyeşil çimenlerin arasına güzel koltuklar koymuşlar, tepelerinde kocaman şemsiyeler, bakıcılar bir örnek giyinmiş, kocaman bahçenin bir köşesinde neşeli bir müzik çalıyor. Köşede metal çay makinası.

Çay partisi gibi bir şey hazırlamışlar belli ki.

Ben dahil olamadım.

Çaya da kalamadım zaten.

Bahçenin kapısından girince, öbekler halinde oturan yaşlı insanları ve neşeli genç kadınlara baka kaldım önce. Ama onlar bana baktıklarında cep telefonunu kurcalayan huzursuz bir kadın gördüler büyük ihtimal. Çünkü kapıdan girmeden önce, kız kardeşimle konuşmuştum. Telefonumun ekranı, saçımdaki hindistan cevizi yağı yüzünden yapış yapış olmuştu, bir yandan onu silmeye çalışıyordum.

Bir de babamı görmüştüm uzaktan.

Başını önüne eğmiş tüm diğer arkadaşları gibi o eğlencenin istemsiz bir unsuru gibi göründü gözüme.

Utanıyordum.

Ne zaman oraya gitsem, telaşlanıyorum.

Oradaki netlik, beni telaşlı ve huzursuz yapıyor ve buna alışmak istemiyorum.

Annem için onkoloji servisine ilk gittiğimde, sanki başka bir dünyanın kapısından giriyormuşum hissine kapılmılmıştım.  Bir annenin özürlü evladını kabul ediş evreleri gibi olmuştu, oraya alışmam. İlk gün, hastaneden çıkınca arabaya gidene kadar, bağıra bağıra ağlamıştım. İnsanlar beni durdurmaya çalışıp, hastalığımın adını öğrenmek istemişti, ellerinden sıyrılıp yoluma devam etmiştim. Öfkeli zamanlarım olmuştu, herkese küfrettiğim. Öyle zamanlarda annem koridorda bulduğu bir kanepeye uzanca oturur, beni öldüreceksin, derdi. Rezil ediyorsun insanlara. Ama doktora gitmek konusunda da benden başka kimseye güvenmezdi.

Son senelerde, kulağıma kulaklığı takar, kitabımı alır, sırasını beklediğim doktorun tüm hastalarının gitmesini, bir kanepede uslu uslu bekler, olmuştum.

Babamın bu yeni durumuyla, böyle yüz göz olmak istemiyorum.

Belki de annemdeki tecrübem beni bugün bu duygulara getirdi.

Babam beni tanımadı. Kız kardeşinin çocuklarından biri zannetti büyük ihtimalle. Durumun vahametinden bahsetti. Yukarı çıkıp ablasıyla konuşmamı istedi. Durumu çözmemiz gerekiyormuş. Ablasının söylediklerini ona iletmemi istedi.

Bahçede çimenlerin üzerinde bağdaş kurup oturdum, onun dizi dibinde. Ama o benim kızı gibi hissetmeme izin vermedi.

Benim babama ihtiyacım vardı, onun ablasına galiba.

Organize olsunlar istiyordu.

Kimler bilmiyorum.

Bayram olduğunu ve orada herkesin akrabamız olduğunu düşünüyordu galiba.

Belki de köyde kocaman bahçeli evinde olduğu hissine kapılıyordu.

Benimle önce kendi anadilinde konuşup,  diyaloga geçmeye çalıştı. Belki de etrafımızdaki insanları böyle uzaktaştırmak istedi yanımızdan. Ama ben onun söylediklerini anlasam da onun dilinde konuşmayı beceremediğimden ortak bir yerde buluşamadık.

Yeniden Türkçe konuşmaya başladı o da.

Beni kim zannettiğini soramadım. Ben büyük kızınım diyemedim. Çünkü onu içinde yaşadığı realiteden çıkarmanın bir manası olduğuna inanmak gelmedi içimden.

Bunca tanışıklığımıza istanaden, kelimelerimiz ve anımız denk düşmese de hüzünlü olduğu hissine kapıldım.

Ben de kaptırdım kendimi çimenlerin yeşiline, müziğin neşesine, babamın saçlarına, yüzüne dokundum.

Oğlumu sever gibi okşadım yanağını, bir zamanlar kıvırcık saçlarının olduğu tıraşlı kafasını okşadım, hoşçakal demek için.

Yanından ayrılırken arkama bakmadım, yuvaya oğlunu ilk defa bıraktığı için suçluluk hisseden, onunla göz göze gelmek istemeyen anne gibi, adımlarım havada bahçeden süzülmeye çalıştım.

Yolun kenarında, bankta sigara içen benden yaşlı bir hasta yakınıyla göz göze geldim.

Bayramlaşmadık.

Yarım bir gülüş dokundurduk birbirimizin yüzüne, ve ben sigara içmediğim için hayıflanmadım.

Klimalı, değişik yolcu sıkalasının duraklarla birlikte belirlendiği otobüsümle, üstelik yüzde elli indirimli yolculuğumu yapıp evime geldim.

Yarın hava şartları ve ruh halim müsait olursa, bir turistmiş gibi İstanbul’da tura çıkayım diyorum. Hiç gitmediğim camileri falan gezeyim. Bir ağacın altında kitap okuyayım.

Şehirde hazır insanlar azalmışken içimdeki sese kulak vereyim, diyorum.

Sigara mevzusuna gelecek olursak şekerim, işte o karar da şimdi geldiğim bu yer de olduğum halle ilgili bir durum.

Uzaya fırlatılan mekiğin kendisindeki fazlalıklardan kurtulup hedefine ulaşması gibi bir hareketin başlancı oldu bende aslında.

Küçük, büyük terk edişlerimin başlangıcı, kopuşların, zorunluluklara teslim oluşun bir simgesi.

Yine gelirim. Nasıl olsa sen hep buradasın, ben de şuralarda bir yer de.

Zuhals

Ezikler Gecesi

10410281_974881465883971_8139491091680811848_n

Hep pijama partisi mi yapacağız kızım dedi, sevgilisi yanında uyuyan kadın, küfür gecesi yapalım işte, madem o paçozdan ayrılmış kutlayalım. Sonra tedirginlikle baktı yanında uyuyan adama, fısıldayarak, hadi kızım ya sonra konuşuruz, beni ara öğleden sonra şimdi müsait değilim, hadi bye öptüm.

Telefonunu kapatıp sessizce yatağın yanına yere bıraktıktan sonra yanındaki adama dönüp bir süre onu seyretti kadın. Adam biraz sonra başına geleceklerden habersiz masum uyuyordu. Kadın aklına aniden gelen fikirle adamın üzerindeki örtüyü kaldırıp örtünün altında kalanları inceledi muzipçe, suya dalar gibi örtüyü başına çekip gözden kayboldu.

Yüzüne görüşüz, diye telefon kapanan kadın, hala telefonu kulağında açılmasını bekliyordu. Sonunda sabırsızlıkla, kızım neredesin dedi, bu akşam Ezikler Gecesi yapacağız, kimseye söz verme, Arif’in orada ol, dokuzda, sakın geç kalma he, dedikodular çok birikti, kızım merak ediyoruz hepimiz, o herifin kıçına nasıl tekmeyi bastın, anlat da  içimizin yağları erisin. Gerçi kızlarla aramızda karar aldık, bir kere daha barışırsanız, ikinizi de siktir ediyoruz hayatımızdan, ne haliniz varsa görün lan. Aman tamam be sustum. Yeni mi uyandın. Kızım ne rahatsın, alıştın tabi, uyu bakalım. Bana bak geç kalma, hadi tamam kapat lan.

Telefonu kapatıp yataktan kalkarken, bunlarda sabahları ne manyak oluyorlar ya, işitmediğim azar kalmadı diye söylendi kendi kendine. Aynanın karşısına geçip bir süre kendini süzdü, göğüslerini iki elinin arasına alıp, yukarı kaldırdı, yüzünü buruşturup serbest bıraktı. Soyunup duşa girdi.

Kediler kediler seni yer diye şarkı söylüyordu duşta. Müziğin ritmini kalçaları tutuyordu. Çatılardan düşmekte kediler kediler derken, kalçalarıyla daireler çiziyordu. O mesafe öldürmez dediler dediler, senle ben bu gece deliler deliler gibi sevişsek uyusak, gemiler gemiler girer salondaki camdan, ölürsün sen heyecandan, kediler kediler seni yer, seni yer diyordu saçlarını şampuanlarken.

Duştaşarkısöylemeyisevenkadının, akşam Ezikler Gecesine davet ettiği kadın, kapattığı telefonu yastığının altına koymuş, yastığı birini döver gibi bir iki kez yumruklamış, yüzünü yastığa gömmüştü. Gözlerini kapamıştı ama artık uykusu terk etmişti onu. Hırsla kalktı, terliklerini aradı, yere bakmadan, çıplak ayakla yere basmaktan nefret ederdi. Sonunda bulup hırsla ayağına geçirdi, ayaklarını sürüyerek etrafına bakındı. Kedisi Limon’u arıyordu gözleri.

Henüz yavruydu, arkadaşı yeni doğum yapan kedisinin yavrularından birini ona emir vaki vermişti. Barınağa vereceğim bak almazsan, günah değil mi? Baksana ne şirin, demişti. Sarı, tekir, sokak kedisiydi. Şirindi ama gerçekten ve her sabah onun ayak başparmağını ısırıp, kaçmayı huy edinmişti.

Bu sabah ısırmamıştı, onu bulamıyordu, görmedikçe panikliyordu kadın. En büyük korkusu, onun bir yerden düşmesiydi. Pencereleri açmıyordu, balkon kapısı hep kapalıydı, Limon odada olduğu zamanlarda. Kanepenin arkasına saklanmayı seviyordu ama orada da yoktu. Limon neredesin? gel, sarılayım sana, hadi ya, sarılalım, neredesin, of ya diye söylenmeye başladı kadın.

Yatak odasından koşarak geldi Limon, ayaklarına sürtünüp, kanepeye zıpladı. Kadının hoşlanmadığı bir şeyi yaptığı zamanlarda takındığı tavır vardı üstünde, yatak odasında ne haltlar karıştırdın sen, diye söylendi kadın, küçük çocuğunu azarlar gibi. Bir yere işediysen, valla bak ben de senin kumuna işerim he diye, söylendi ardından, yatak odasına geri giderken.

Odaya girip etrafa göz attı, ortalıkta anormal bir şey bulamadı. Mutfağa gidip, çay suyunu koydu, bir sigara yaktı.

Kapının zili çaldığında kanepeye uzanmış kitap okuyordu. Zilin sesine kalkıp kapıyı açtı, sabahtan azarladığı arkadaşı karşısındaydı, ne arıyorsun burada, Arif’in orada buluşmayacak mıydık dedi. Duştaşarkısöylemeyisevenkadın içeri girip ayakkabılarını çıkarırken, ay çekil sıkıldım evde, dayanamadım, çıktım geldim işte.

İyi gel, dedi kadın.

Hadi ya giyin de çıkalım, evde oturmayalım, dedi Duştaşarkısöylemeyisevenkadın.

İyi de saat daha erken, ne yapacağız bu kadar erken gidip, bu saatte kimse yoktur orada, liseli tiplerin arasında mı oturacağız Allah aşkına. Geç otur işte, Limon’u sev biraz.

Hadi hadi giyin ben o sırada Limon’u severim yeter bana. Daraldım lan, anlasana.

Aman iyi be geç otur, giyineyim ben.

Hadi çabuk bekliyorum, dedi Duştaşarkısöylemeyisevenkadın salona girerken.

Limon ondan korkmayan insanları tanıyordu, Duştaşarkısöylemeyisevenkadın da onlardan biriydi, o yüzden onu korkutmakla hiç uğraşmayıp, hemen yanına tırmandı. Kadının oturduğu kanepenin üzerine zıplayıp, yanına sokuldu. Kadın başını, karnını okşadı kedinin. Onun sevgi gösterisinden sıkılan kedi, yere atlayıp, ayaklarının dibindeki çantasına yaklaşıp üzerine çıktı, bir süre üzerinde oturduktan sonra, içine kıvrılıp uyudu. Kadın gülümseyerek onu seyrediyordu, Limon onun varlığını unutmuştu, kadın onu seyrederken, huysuzluğundan vazgeçmişti.

Üzerini değiştiren kadın içeri geldiğinde hala gülümseyerek Limon’un uyumasını seyrediyordu Duştaşarkısöylemeyisevenkadın. Bir süre onlara bakan kadın hadi dedi, kalk beni acele ettirdin şimdi bakıyorum yayılmış oturuyorsun, gidiyoruz. Birden daldığı resimden silkinen kadın, tamam tamam, hadi dedi. Limon’u gösterip, bunu ne yapacağız dedi.

Limonişko kalk gidiyoruz biz dedi, Kırmızıelbisesininiçinde sevgilisindenyeniayrılmışgibigörünmeyenkadın.

Adını duyunca esneyip gerinen kedi nazlı nazlı çantanın içinden çıkıp kanepeden kalkan kadının yerine uzandı. Kafasıyla kediyi gösteren kadın, körle yatan şaşı kalkarmış, bu da senin gibi uykucu oldu dedi. Güldü iki kadın.

Evden çıktıktan sonra uzun süre yürüdüler, bindikleri taksi şöförü sinirlerini bozmuştu, adamla kavga edip, sırf gıcıklık olsun diye, onu trafiğin en sıkışık yerinde bırakıp, taksiden indiler. Bir süre adamın ne kadar öküz olduğundan bahsedip, sinirlerini boşalttıktan sonra mağazaları gezip, hiç bir kıyafeti beğenmeyip, mağazadaki satıcı kızların gıcıklığı konusunda bir kez daha hem fikir olup, içecekleri restorana erkenden gittiler.

İçeri girdiklerinde Kırmızıelbisesiiçindesevgilisindenyeniayrılmışgibigörünmeyenkadın, buyur şekerim, kimseler yok, al buyur nereye istersen otur diye, arkadaşını azarladıysa da arkadaşı hiç oralı görünmeden etrafı süzmeye devam etti. Arif’le sohbet ederiz biraz, huysuzluk etme işte, hadi gel diyerek arkadaşının kolundan tutup, salonun ortasına sürükledi.

İki kadının içeri girdiğini gören restoranın sahibi, garsonlardan önce atılıp onları karşıladı. Uzun zamandır görünmediklerine sitem edip, güzelliklerinden dem vurdu. Kadınlar memnun gülümseyerek, onunla birlikte, adamın gösterdiği masaya doğru ilerledi.

Hep birlikte oturup, memleket hallerinden, kadınlardan, erkeklerden konuştular.

Masumsevgilisiolankadın geldiğinde bol kahkahalı sohbetlerine devam ediyorlardı, o geldiğinde adama, bu gecenin özel olduğunu, şarap değil rakı içeceklerini söylediler.

Masumsevgilisiolankadın etrafa saçtığı buğunun farkında, neşeyle rakı bardağını havaya kaldırıp arkadaşlarına uzatırken, hayatımızdaki tüm orospu çocuklarının hepsininamınakoyayım dedi. Neşeli surattan çıkan sinkaflı sözler yüzünden şaşıran kadınlar önce duraksayıp sonra küfürü bastılar.

Ezikler Gecesinde akıllarına gelen tüm ezikleri sofraya yatırıp ameliyat ettiler sonra bunlardan bir halt olmaz diyerek onları masa da kapamadan bırakıp bir köşeye bıraktılar.

 

 

 

Neyse Bugün de Ölmedim 1

Sevgilim Günlüğüm,

Bugün çok yürüdüm ayaklarım ağrıyor, aynı ayakkabıyı iki gün üst üstte giyince hele bir de düz bir ayakkabı olunca afedersin ama ayacıklarımın ağzı burnu yamuldu. Şimdi tabanlarım sürekli beynime sinyal gönderiyor o düz ayakkabılar seni kafana kafana kovalasın zuhal, yarın da giyecek misin o kokmuş ayakkabılarını, diye sızım sızım sızlıyorlar. Daha da söyleniyorlar da söylemek istemiyorum korkma, diye.

Bugün karar verdim, istanbulda yaşadığım sürece kendime hep fırsat yaratıp denize gideceğim. Vapura binip karşıya geçeceğim mesela, ya da bisiklete atlayıp eskisi gibi sahile kadar vuracağım kendimi yokuşlara. Olmadı en rahat ayakkabı giyip yürüyeceğim sahil boyu sonra Beyaz Fırında oturup çilekli bir tatlıyla kahve içeceğim kendimi ödüllendirmek için.

Ben eskiden kendimi eğlendirmesini bilirdim. Alırdım kendimi gezmelere çıkardım, bu kitap Dolmabahçe Sarayı’nın bahçesinde okunur derdim. Atlardım bir otobüse sahil şeridini gezerdim. Canımın çektiği yerde iner bir kafeterya bulur, oturur etrafı seyreder, bazen yazı yazar bazen de kitap okurdum.

Şimdilerde insanlara alıştım, onlarla sohbet edip, eğlenmeyi seviyorum. Yine dedikodu değil arkadaşımın dediği gibi karakter analizleri yapıyoruz kendimiz dahil ama tek başıma bir şeyler yapmayı beceremez oldum.

Bugün oğlumla birlikte vapura binip Beşiktaş’a geçtik. Onun yeni okulu için bankada ki işlerimizi halletmekti amacımız, oğlumla olunca her şeyin güzel olmasından mıdır bilinmez, vapurda dışarıda denizi, gökyüzünü seyretmeye bir türlü doyamadım. Gökyüzünde bulutlar sanki üç boyutluymuş gibi bembeyaz görünüyorlardı. İçimden sürekli İstanbul’a methiyeler düzen cümleler kurdum. İstanbul tombul bulutların istilasında dedim kendime. Deniz daha çok maviydi sanki.

Eskiden işe giderken, o zaman sigara da içerdim, yasak değildi dışarı da içmek, böyle güzel havalarda içimden manyakça şeyler geçerdi. Şu vapur batsa keşke derdim ben de yüzsem.

Oğlum, ben ilk defa sokağa çıkıyor muşum gibi beni metroda, vapurda sürekli ikaz etti. Dikkat düşersin, şuraya tutun gibi. Yürürken yavaş yürümem yüzünden, bana dönüp sabahları yürüyelim seninle dedi. Hepsine güldüm. Oğlumun gözünde yaşlı bir anne olmak hoşuma gitti. İnsan sevdiğinden gelen her şeyi seviyor.

Ha bir de komik bir olay yaşadım. Oğlum babasının ofisine gitti ben de arkadaşımla buluşmak için beşiktaş iskelesine dönmeye çalıştım uzun süre. Belediye otobüsüne bindim sonunda ve son durakta inerken şöföre iyi akşamlar dedim. Adam bana iyi akşamlar canım dedi. Bir an durdum ben senin nereden canın oluyorum, diye araz çıkarayım diye düşündüm, sonra vardır bir bildiği diyerek yoluma devam ettim. Zaten arkadaşımı çok bekletmiştim iskelede, benim yüzümden vapur kaçırmıştı. Bir de şimdi bu adamla tartışıp daha fazla zaman kaybetmiyim dedim.

Aslında sevgilim günlüğüm  kendimi suçlu hissettiğim için arkadaşımı bekletmiştim çünkü, adam benim o tutukluğumu hissetti bu yüzden bana canım deme cüretini gösterdi.

Hayat o kadar cüretkar ki sevgili günlük onun karşısında tereddüte yer yok. Ne istediğini her zaman bilecek ve net ifade edeceksin. Aklın karışık olduğu zamanlar hayatın sana çelme taktığı zamanlardır.

Geçmiş günlerden birinde sürekli alışveriş yaptığım bir fırına ekmek almaya gitmiştim. Sabah mutsuz uyanmıştım. Bedenim ortalıkta dolaşıyordu ama ruhum nerede, ben de bilmiyordum. Her zaman aldığım ekmeği dilimleyip verirdi satıcı, üstelik bunu bana her seferinde sormazdı, bilirdi dilimli istediğimi ama o gün sormadı çünkü o gün ben ezik kalkmıştım yataktan, ruhum bile beni takip etmiyordu, kafasına göre takılıyordu. İşte o yüzden adam ekmeği torbağa tıkıp bana vermişti dilimlemeden, ben benim yokluğumun farkına vardığı için daha çok ezilmiş derhal terk etmiştim orayı sonra bindiğim taksi şöförü sinirlendirmişti beni, kısa bir şehir turundan sonra arkadaşımın evine kahvaltıya yetişmiştim. Allahtan sevildiğimi bildiğim kendimi güvende hissettiğim yerde gelip beni ruhum bulmuştu ve yeniden muhteşem ikili oluvermiştik.

Bundan sonra yaşadığıma şükrettiğim anları yazmak için sana döneceğim sevgilim. Böyle bir yazı dizisi yapmaya karar verdim kendime kendimden.

Bu fikri İz Tv de Turgut Uyar’la ilgili tesadüf iki kere denk gelip seyrettiğim bir belgesel sonucunda karar verdim. Turgut Uyar, Tomris Uyar, Edip Cansever gibi şairler belirli zamanlarda toplanıp yemek yerlermiş, bir de isim koymuşlar toplantılarına “Ölmeme Günü”, ben de ondan esinlendim ve yaşadığım günlere, şükür manasında yazacağım Allah izin verirse.

Şükretmek istediğim de buradayım anacım.

Sevgilimsin,

Zuhals

Bu kitabın içinde Tanrının çiçekleri karlar var ve inat ediyorlar “Kalkmıyorum üstünüzden” diye böğürüyorlar beyaz beyaz şehre inat.

Yağmur Kesiği büyükler için yazılmış bir masal gibi, kitabın sayfalarını araladığınız zaman içindeki dünyada her nesnenin ruhu olduğunu hissediyorsunuz. İnsanların davranışlarını ve duygularını tamamlıyorlar, bazen hikaye nesnelerin de dile gelmesi yüzünden film tadında canlanıyor okuyucunun gözünde.

Bir röportajında Uğur Yücel “Yazmanın en çok doğaçlama piyona çalmaya benzediğini” söylemiş, gerçekten bir çok anlatısına başlamadan önce okuyucunun duyularına hitap etmek ister gibi sanki hikayesine akor vererek başlıyor.

“Koro: (Dünyanın en pes tonlarında mırıldanır)

HHHOOOOOM! KORKU GELİYOR KORKU!

KADAVRALAR GELİYOOOOR!

OOOOOOOOOMMMMMSSSSS!”

Sonra mı çizgi film tadında kuşların, denizin taşların dile gelip şahitlik ettiği yavaştan dramatik başlayıp gülümseten, güldükçe gümbürdeyerek volkanik bir patlamayla bitiyor hikaye.

Müzik eşliğinde elbet, “Bizans’ın bütün tenorları, kreşendolarına basarken Ermeni papazlar bas tonlardan dem tutuyor. Ortodoks İstanbul ara seslerde lirik, melankolik, civelek, kırılgan, Arabi, Farsi, Sarıyerli Bizans Rahibi Nikolas kıvamında titrek, Itrî kadar Tanrıya yakarışı âlâyı vâlâyla karşılayan bir entonasyonda gezinmekteler.

Yarabbi ya Resullallah!”

“Dış demir kapı kapanır “Si bemol,” diye bağırırdı. Sokak kapısı la majör, rüzgar sesi, kırılan cam, vazoya attığı bilye, her şey bir dip ses, her duyduğu çok sesti.”

Kitap içersinde hüzün neşe cesaret yalnızlık gibi insanı duyguları kendi dilinde kendi meşrebince anlatmaya devam ediyor.

Amigo, vapur çıkışlarında tüccarların arkasından kendine has bağıran soylu ruh taşıyan hamal.

Amigo köpeği Lili ölünce kendini toparlayamayıp, “Kezzabını içip, gıkını çıkarmadan ölmüştü kederinden.”

Ölünce Amigo “Fukara köpekler kuduza vurdular kendilerini, Külhanlar bir bir, tek dizlerinin üstüne çöktüler. Arızaya bağladı külhanlar.”

Yazar yerin üstü kadar yerin altındaki insanların da ruh hallerini kendi gerçekleriyle anlatmayı başarmış. Onların hüzünlerine, dünyaya katlanma maceralarına pencere açmış onların dilinde ve duygusunda.

Sula, kızı Mazi’yi arıyor. Meyhane köşelerinde bir resmi gösteriyor insanlara, kızını soruyor. Bedros kadının çalıştığı evin önünde kavga etmiş bir zamanlar sonra da “onun afyon kokulu beyaz çarşaflarına uzanmıştı. İlişkileri üç ay sürmüş Sula güney illerine gönderilmişti. Satışa gelmişti.”

Sula’nın kızını bulup kadına teslim ettiğinde  ana kız sarılmışlar, tahta döşemelerin altında kızı için sakladığı sırrını ortaya çıkarmıştı yaşlı kadın.

“Bunlar senin” demişti Sula, “ Her yattığım adamdan bir bono biriktirdim.”

Döşeğin üstü işe yaramaz hisse senetleri ve damgalı pullarla kaplanmıştı. Ölü güvercin tüyleri gibi…

Aşkta var “Yağmur Kesiği”nin sayfaları arasında, hüzün kesen, sessizliğin kucağında teselli aranan insan hikayeleri.

“Mavra dünyanın en sessiz adamlarından biri. Mavra iri bacaklı çegirgelere benzerdi. Ama Symirnalı Dalgas kadar güzel gazeller çıkardı bağrından.”

Ona eş olarak önerilen Fırıncı Hristo’nun kızı Anastasia da çocuk felci geçirmişti o yüzden bacakları bedenine göre çok inceydi ve yürürken birbirine çarpıyordu. İlk tanıştıklarında birbirlerini red etseler de aradan zaman geçip yalnızlıkları artınca Hristo yeniden yollara düşüp yürüyerek Anastasia’nın köyüne vardı. Onun penceresinin altında evlenme teklif ettiğinde hemen kabul etti artık kırk yaşına gelmiş olan kadın.

Evlendikleri gün başlarında ikisinde birer hale vardı köylülerin de fark ettiği, o günden sonra kimse onlarla konuşmaya cesaret edemedi. Bir tek ilk onun aziz olduğunu fark eden eşeği Dionysos  sahibiyle Rumca konuştu.

“Yaşadıkları sürece sessiz kumsallarda, durgun sularda, ilahların bahçelerinde, ahırda samanların üstünde, loş yatak odalarında, kolalı çarşaflarda düzüştülar.”

Yazar iki hikayesini son dakika yayından çıkarmış bunlardan bir tanesi çıkarma nedeni fazla küfürlü olmasıymış.

Kitaplar bulutlar konuşuyor, “Tanrının çiçekleri karlar” dile geliyor, külhanbeyleri, sokak köpekleri, elbette hepsinin kendine has bir dilleri var. O yüzden okuyucu okurken içinden küfürleri cımbızla çıkarma ihtiyacı hissetmiyor bir bütünün parçası olarak kahramanların olayların gerçekliğini daha çok vurguluyor bu sözcükler.

Kitabın içersinde bir yerde başlayıp biten hikayeler varmış gibi görünse de biten hikayenin kahramanını başka bir hikayede yeniden rastlayabiliyoruz. Sanki yazar insan hayatlarını bir yerinden anlatmaya başlayıp bazılarını sonuna dek takip edip yazmış, arada başka insan hikayelerinde durup dinlenerek, tıpkı gerçek hayatta birbirinin içinden geçip giden  insan hayatları gibi.

Kitabın içerisindeki kısa hikayeler sanki kitabın bütünlüğüne fon oluşturan zamanın, zeminin nabzını tutmamız, havayı koklamamız için yazılmış sesli anlatımlar gibi.

İskele altlarında aterina balıkları, bütün ihtiyarlar ölüme yakın, gençler takatsiz uyuyorlardı. “Cı cı cı cı” öten cırcırböcekleri melodi değiştirmiş “za za za za” diye ötüyordu.

Lefteri ile Melina’nın imkansız aşkı, ölümle sonlanan birleşmeleri insanı derinden sarsıyor.

“Tekrar tekrar inmek merdivenlerden. Gerisingeriye yeryüzüne doğru on binlerce basamak inmek. İnmek. Korkuyorlar ve bağıramıyorlardı. Bağıramıyorlardı.

Yürüğen merdiven tam onlar yükselirken istediklerine, birden durdu gökyüzünde. Birden durdu.  Merdiven.

Davetsiz geldiler.

Takımadalardan geldiler. Yüksek manastırlardan.

Kartal yuvalarından, volkanik dağlardan. Gri oldu pastırma yazları. Sonra karardı telleri akort görmemiş Hıristiyan çanlarının.

Dudaklarını kenetlediler birbirlerine. İç çeke çeke ağladılar…

Öyle durdular öpüşerek.

Onlar çağırmadı çaresizliği.

Yaprak kokulu torik lakerdaları bastılar yaralarına.

Kocaman öpüştüler. Çok etli. Uzun zamanlardan, uzak mekanlardan kalakalmış, duraduran bir yürekler öpüşmesi.

Bütün melankolik kediler deniz kıyısına bağdaş kurup oturdular ellerinde tespih, istavroz, buhurdanlık.

Ya sabır ya selamet…

Koro yüksek sesle bağırdı:  Eflatun mevsimi yakında karlar altında kalacak.”

Dayanamadım, kendimi tutamadım Lefterinin aşkından bir anı büyük bir bölümüyle yazdım. Bu hikayede en çok da içinde gezinen kedileri sevdim.

Yazar kitabının sonunda tüm yazdıklarının film senaryosu ya da kurgusu olma ihtimaline dem vurmuş. Kitap hakkında konuştuğu bir röportajında da yazdığı her şeyin film olma ihtimalini hep araştırdığını, bunu düşünerek yazdığını söylemiş.

Ben Tim Burten’ın filmlerini hatırladım bazı hikayeleri okurken ayrıca kitabın kapağını açtığınızda Jumanji filmindeki gibi sizi içine çekiyor kelimeler.

Zuhal Özden