Raf Ömrü Bitti Anne

11143499_820539118029595_6838594262676926697_n

Uyanıyorum. Derin bir nefes çekiyorum içime, gülümsüyorum. Ne güzel bir gün diyorum kendime. Etrafıma bakıyorum her şey yerli yerinde. Dışarıyı dinliyorum, sesler tanıdık. Kokular aynı. Her şey yolunda diyorum, içimden. Görünmez elim omzumu sıvazlıyor anne şefkatinde.

Huzurum banyoda çişimi yapmaya gidene kadar devam ediyor. Klozetin üzerinde otururken birden tanıdık karanlık bir gölge karnımdan içeri sızıveriyor.

Kararıyorum.

Bir yerlerde o gölgenin devamının benden emdiği son enerjiyi keyifle tükettiğini bilmenin bunaltısıyla çişimin son damlasını akıtırken Allah belanı versin diye, soluğumu bırakıyorum.

Sabah duamı karanlık yanıma gönderdikten sonra günümün aydınlık yanı başlıyor.

Annem beddua etme, diyor. Onun durduğu yeri sen belirledin şimdi kızmaya hakkın yok. Ben seni böyle yetiştirmedim.

Olsun diye, omuz silkiyorum  annemin karşısında çocuk olmanın şımarık yanıyla, canım böyle istiyor.

İnsafsızsın diyor annem, anne olmanın bilgeliğinde. İnsanlar malzeme değil. Mutfağında kullandığın, yemeğine kattığın malzemeler değil onlar. Raf ömürleri dolduğunda ya da artık tatlarını beğenmediğin için onları mutfağından atamazsın.

Ben seni böyle yetiştirmedim.

Sen kendini hiç bilmiyorsun, sevmediğin hiçbir yemeği mutfağında yapmadın bile diyorum ona. O başka diye cevap veriyor bana, başını sertçe çevirip gözlerini benden kaçırıyor.

Mutfağına hiç sokmamak başka bir şey senin gibi infaz etmek çok başka diyor.

Aman diyorum, konuyu başımdan atmak için, senin mutfak geleneğini sonsuza kadar sürdürecek halimiz yok ya.  Bu da benim hükmüm işte.

Reklamlar

BahçıvanKadınlar

12814680_222277328125585_3759254780508416127_nAdamın ruhunun kapladığı alan kurak bir toprak gibi rüzgarların bol, yağmurların anlamını yitirdiği uğultulu bir yerdi. Rüzgarın dindiği, yağmurun beklendiği zamanlar güneş gönülsüz görünür, gönülsüz değerdi. Ay hep bulutların arkasına saklanırdı.

Onun toprağına hep inatçı bahçıvan ruhlu kadınlar üşüşürdü. Tohumlarını eker yeşermesi için tek başlarına yağmur duasına çıkarlardı. Güneş onların hatırına daha çok çalışırdı tepelerinde.

Bahçıvan kadınların ruhları yorulur terk ederlerdi kendine inanmayan adamın topraklarını. Hevesli başka bir bahçıvan özünü çoktan kaybetmiş toprağa özünü akıtmaya koyulurdu.

İnşa etmeye hevesli kadınlar üşüşürdü toprağı evi yapmak için.

Sarhoşlukla kapı yapmayı unutup bir süre inşa ettikleri binanın içinde hapis olan insanlar vardı.

Güneş girmeyen odalarda kendi ışıklarıyla avunur, çıkış yolunu gözlerlerdi.

Hepsi bilirdi ilk ruh bölünmesinin Adem de olduğunu.

Adem’in yarısının Havva olduğunu.

Kadınlar ruh ikizlerini arama yolundayken erkeğin güç aradığını da bilirdi.

Belki de ne bildiğini bilmeden kurak toprakları yeşertmekti tüm çabaları, sırrın ormanda olduğunu bir tek onlar biliyordu belki de.

Hala bahçıvan ruhlu kadınlar ne bildiğini bilmeden ruhları gezmeye devam ediyorlar, kendilerinden olanı bulmak için.

Sonsuz döngünün sonsuz parçası olduklarının bilinçsizliğinde.

Şizoid

 

Tanrıyı görüyorum, evdekiler uyduktan sonra yatağımın başına geliyor. Tam uyumaya hazırlanırken birinin gözlerini hissediyorum üzerimde.

Kocama ne zaman tanrıdan bahsetsem, sıkıntıyla aldığı nefesi bırakıp, ilaçlarını alıyor musun? diye soruyor bana. Sonra cevabını beklemeden, tezgahın üzerindeki ilaçlarımı saymaya gidiyor.

Tıpkı annem gibi tanrı da diyor ki her şeyi kocana anlatmak zorunda değilsin.

Sen tanrı olamazsın yalan söylüyorsun, dedim ona bir keresinde, nedenmiş acaba dedi. Çünkü kadınsın dedim, tanrı erkek olmalı. İstediğim şeyi olurum ben dedi, ben her şeyim. Erkek olmamı istiyorsan olurum, ister misin? İstemem, dedim bir eve iki tanrı fazla. Alay ettiğimi anladı, yanımda uyuyan kocama laf soktuğumu hemen anladı. Komiksin dedi, alaycısın.

Evet dedim ne var, yakacak mısın? yoksa beni cehenneminde. Sonra sırtımı dönüp ona bakmaya başladım..

Sahi dedim sen neden rahat bırakmıyorsun beni, senin yüzünden hastaneye kapatacaklar. Bunu mu istiyorsun?

Sen istemiyor musun? Doktoruna beni hastaneye kapatın, kimseyi görmek istemiyorum demedin mi? Evet dedim ama o da kabul etmedi, madem oradaydın, duymadın mı cevabını, benden daha delilerin yanında olmak bana iyi gelmezmiş.

İşte ben de bunu söylüyorum ya!  Ruhun  giysin olan bedeninden taşmış.  Sadece bununla baş edemiyorsun. Senin yerinde olmak isteyen, taşmaya meraklı ne çok ruh olduğunu bir bilsen.

Ben bilmem normal olmak istiyorum, dua edip hop uykuya dalmalıyım. Sohbet etmek uykumu kaçırıyor.

Herkes gibisin zaten sadece bunun farkındasın. Bir de çok konuşuyorsun.

Şizoidİkircik

Kucağındaki kitabın kapağını incinmesin diye merhametle okşarken, demek hastalıklı zihnimin kahramanı senmişsin dedi, her güne yeni bir fikirle uyanan kadın.

Meğer içine kaçıp zihninde yaşayan herkes, bir tane senden yaratır onu da zihnine tutsak edermiş.

Tutsaklığın fena bir şey olduğunu anlayan adamın, kulağından kaçıp burnuna tırmandığını hayal eden kadın, bu sefer gözlerinin karasını birbirine yanaştırıp onları burnuna değdirmek isterken, “özgürsün” demişti, burnundan atlamaya korkan adama.

Hadi git, artık kahramanım değilsin.  Tutsak olduğunu anladım.

Kadının burnun ucunda oturup aşağı atlamaya hevesli bir o kadar korkan adam, ayaklarını sallayıp özgürlüğün tadını çıkarırken, hapşırıp onu burnundan düşürmekten korkuyordu kadın.

Ne de olsa kahramandı, şimdi ayaklarını sallayan küçük bir çocuk gibi görünse de düşsün istemiyordu.

İşaret parmağını burnunun ucuna götürüp, burnunu havaya kaldırır gibi üst dudağının üzerine değdirdi önce adamın ayaklarını havaya kaldırdığı anı kollayıp, dizlerinin gerisinden yakaladığı gibi bacaklarını orta parmağı ile işaret parmağının arasına kıstırıp, adam ne olduğunu anlamadan, onu kucağında kapalı tuttuğu kitabın kenarına yerleştirdi usulca.

Dışarıdaki adamı kitabın sayfalarının arasına geri göndermenin yolunu hızlıca düşünürken -serbest kalan küçük adam yavaşça yerinden kalkmış tutsaklığın tozunu üzerinden atmak ister gibi gerinmiş, etrafta geziniyordu.

Kadın hayalet olmanın şaşkınlığını yaşarken, kalın kitabın kenarına tutunan adam, çevik bir hareketle aşağı atlayacakmış gibi ayaklarını yerçekimine salmış, ikisini de şaşırtıp, son dakika aklına yeni bir fikir gelmiş gibi yeniden toparlanmış ve kapalı sayfaların arasına –yataktan kalkmaya üşenen çocuk gibi sızmıştı.

 

 

ÇEMBER

10421344_820538231363017_5544344975727690254_n

Tanrım o kadar çirkinsin ki!

Çenemin altında kopardıkça ısrarla çıkan kıl gibisin. Önce elime geliyorsun eyvah yine sakalım çıkıyor diyorum. Elime geliyor gözüme görünmüyorsun bin bir zahmet yakalıyor koparıyorum -biraz etimden alarak, kökünde uyuyor, cılız arsız derimin altından yeniden sızıyorsun.

Sigaraya tövbe ettiğim zamanlarda parmağım da görmekten nefret ettiğim sarı leke gibisin. Limonla ovup bir türlü çıkaramadığım, en coşkulu anlatımı gölgeleyen, güzelliğin lekesi gibi işte.

En rahat ayakkabımla yaptığım keyifli yolculuk sonrası ayağım da çıkan nasır gibisin.

Sevdiğim sütyenimin kırılan telisin. İnce sızısı yüzünden atmak zorunda kaldığım.

Kırmızı çantamı, kısa eteğimi sevimsiz kılansın.

Gülüşümde utandığım yansın.

Aynaya baktığımda hızla geçmeme sebep olansın.

Saçlarımın kırığı, solan rengisin.

Sol yanımdaki ağrılarımsın.

Aldığım nefesle temizlenip, mecburen kirlenmek için uğradığım yer gibisin.

Hiç kapanmayan yaram gibisin. Söndüğünde derimde kömür gibi iz bırakan.. Hatırladığımda leş gibi kokan.

 

Giysi

19610_820538324696341_2415012398606714094_n.jpg

Dünyanın tüm hüznü gelip yapışır mı bir insanın üzerine?

Kapalı bir kutunun içinde gibi araba da giderken denize değil yeşile bakıyordu.

İstanbul hiç böyle hüzün görmedi, demeseydi kendinişarkısöylemeyezorlayıpsıkışmışlığındankurtulmakisteyenkadın, hüznün kendisine yapıştığını hissetmeyecekti.

Dönüş yolunda -eve ne kadar kaldığını hesaplamaya çalışırken, ağaçların aralarındaki restoranların isimlerinden nerede olduğunu kestirmeye çalışıyordu.

Anılarını düzenliyordu zihninde.

Kadının şarkısında ki hüznü hissettiğinde, içi suyla kaplandı. Açık pencereden yüzüne vuran rüzgarla bir an da savrulup, şehrin tozundan yaprakları ağırlaşmış erik ağacının gövdesine çarpıp toza bulandı. O artık karnında sayamadığı kadar ayağı olan sulu bir tırtıla dönüşmüştü. Sadece toza bulanmakla kalmadı, gövdesi ağırlaşıp toprağa yuvarlandı.

Başına dikkatli biri dikilse, eğilip onu yerden almaya kalksa, hayal kırıklığına uğrardı. Meyve vermeyen erik ağacının altındaki toprağa bulanmış erik çekirdeğinden daha küçüktü. Çünkü korkudan yusyuvarlak olmuştu.  Toprağa düşmüş gözyaşı olamayacak kadar da büyüktü.

Birazdan meraklı karıncalar toplanacaktı etrafına. Omuzlarına alıp yuvalarına götürmek için kaç karıncanın geleceğinin hesabını da o yapmayacaktı elbet.

Çünkü hala arabada kadınlarla birlikte eve dönüyordu.

Trafiğin sıkıcığından bunalan adam yanında, sürekli müziği değiştiriyor, her seferinde, bak senin için açtım, diyordu.

Yolculuk keyifli başlamıştı.

Denizin kenarında oturup serinliğinde, soğuk biralarını yudumlarken herkes kendi hayallerinden bahsetmişti.

Onları o masada birleştiren hikaye, hayallerinin en düşük senkronuydu belki de.

Dönüş yolunda hepsinin kendi içinde yolculuğa kaçmasının nedeni de buydu.

Adam diğer kadınların yolculuklarında kendini çok iyi ezberlediği için sıkılmış, heyecanla, aklında kalanların özetiyle, konuşmak istedikçe – adamın babası oluyor, kız kardeşine dönüşüyor -öfkesiyle dilinde kabuk değiştiriyordu.

Oysa o daha fazla görünür olmaktan korkuyor, korktukça daha çok büyüyor, emniyet kemerinin boğazını kestiğini hissedip, nefes almak için biraz daha genişletiyordu.

 

 

Cinnet

10984107_820539068029600_4037775387805009302_n

Karşılıklı oturmuş konuşuyordu iki kadın.

Yok aslında ayaklarını sehpaya uzatmış, oturduğu kanepede yatarmış gibi kaykılıp oturmuş olan kadın, konuştukça kendini daha çok haklı buluyor, buldukça daha çok yayılıyor, yayıldıkça sesini daha çok yükseltiyordu.

Karşısında oturan kadın, onun bu kendinden emin sözlerine yabancı konuya nereden girmesi gerektiğini kestirmeye çalışıyor, kadının beden dili dikkatini toplamasına engel oluyordu.

Gittin haber verdin diyordu. Geleceğimi haber verdin, o da çekip gitti. İstesem kapıyı bir çilingir çağırıp açtırabilirdim. Orası benim evim. Ben istesem o eve girerdim.

Haber vermedim kimseye, demek istiyordu kadın ama sözleri anlamsız geliyordu, bu kendini savunmaktı. Savunmak için konunun muhatabı olması gerekiyordu, nedense konuya muhatap görmüyordu kendini, hala kadının sehpasının üzerindeki uzanmış ayaklarındaydı aklı. Kısık sesle, sus artık lütfen! diyordu.

Karşısındaki kadın sesinin gürültüsünden onu duymuyordu, haklı olmaktan alıyordu gücünü, uzandıkça uzatıyordu konuyu.

Görünmez bir el ensesine yapışmış gibi ayağa kalktı kadın, hey ne olur, dedi kendine ama kimse duymadı. Mutfağa gidip, özel yemeklerinde kulladığı, et bıçağını tahta kutusundan çıkarıp salona geri döndü.

Lezzetli bir sofranın başına oturmak ister gibi kanlı yumuşak bir eti parçalara bölmekten duyduğu haz gibi bir duygu gelip kadının yakalamış, parmaklarında sıkıca yapıştığı bıçakla kendinihaklıhissedenkadının üzerine yürürken iştahı kabarıyordu sadece.

İştahı kanlı yumuşak etten kaynaklanıyordu. Böyle bir eti kesmeyi seviyordu. Bayram nedeniyle evinde olan kadınla mutfak sofrasında iki kurbanın etlerini günlerdir kesiyorlardı.

Kadın sofra başında et keserlerken hiç susmamış geçmişten gelecekten bahsetmiş, onu da dahil ettiği planlarını anlatmıştı.

Annene söyledim, demişti. Senin bir sürü çocuğun var, kızının bize bakması bu yüzden haktır. Kanunen de böyle. Gelecekte kızın bize bakmak zorunda.

Etkesmeninhazzınıkeşfedenkadın, kendinihaklızannedenkadının söylediklerini dinlemiş, bazen kadının anlayamayacağı  zihninde kurduğu hikayelerin özeti olan cevaplar vermiş kendinihaklızannedenkadın cevabı kendine göre anlayıp konuşmasına devam etmişti.

Etkesmeninhazzınıkeşfedenkadın 6 gündür sokağa çıkmamış, olağan hayatının sekteye uğrayan akışına uyum sağlamaya çalışıyordu. Kendine kestiği bir cezaydı aslında, hiç kesilmeyen baş ağrısına ilaç içmeyip geçmesini bekler gibi evdekilerin gitmesini bekliyordu.

Tam beklemenin sonuna gelmişti ki bedeni ruhundan sıyrılıp kendi başına hareket etmeye karar vermişti. Sanki kendini kapattığını sandığı anda içinden başka biri kontrolü eline geçirip, sindiği yerden fırlamış, mutfağa koşup günlerdir dokunmadığı bıçağı kaptığı gibi salona geri dönmüştü.

Kendinihaklısanankadın karşısında elibıçaklıkadını görünce susmuş, kıpırdamadan onu seyreder bir hal almıştı.

Uzun zamandır sıkışmış yerinde birikmiş olan etkesmeninhazzınıkeşfedenelibıçaklıkadın hikayenin kahramanı olmuş konuyu yeniden işleyecek gibi görünüyordu.

Kendinihaklıhissedenkadının yanına gittiğinde sehpadan ayaklarını geri çekeceğini düşünmüştü, onu hikayesinde böyle olması gerekiyordu. Kendinihaklıhissedenkadının böyle bir şey yapmaya niyeti yoktu, donmuş hala etkesmeninhazzınıkeşfedenelibıçaklıkadına bakıyordu, bacakları engel gördü o an etkesmeninhazzınakeşfedenelibıçaklıkadın, yuvalandığı yerde biriktirdiği tüm gücü bıçağı sıktığı koluna salarak, kendinihaklıhissedenkadının  savurdu, acemiydi,denk gelmedi, ya da kontrolsüz acemi gücün şansıydı uzanmış ukala bacaklar, kurtuldular bıçağın keskinliğinden.

Kendinihaklıhissedenkadın korkuyla ayaklarını çekerken kollarını savurdu etkesmeninhazzınıkeşfedenelibıçaklıkadına doğru, gırtladığından boğuk bir çığlık yükseldi.

Etkesmeninhazzınıkeşfedenelibıçaklıkadın  geçen kurban bayramında, kurban ettikleri dananın başı kesilirken zorla nasıl oğlunun başını hayvana çevirdiğini hatırladı kendinihaklıhissedenkadının, oğlu artık bir örümcekten bile korkuyordu. Oğlu ile resimleri bile vardı, aralarında kesik kurban başının olduğu. Daha sıkı kavradı elindeki et bıçağını düşürmekten korkar gibi yeniden kaldırdı elini havaya, bu kez en lezzetli yeri isabet almıştı. Sesin geldiği yeri koparacaktı.

Kendinihaklıhissedenkadının boğazını kesmek için bıçağını havaya kaldırdı ama indirmeyi beceremedi.  Daha güçle asıldı koluna indirip sesi kesmek istiyordu. Olmadı. Kendisinden güçlü bir el yuvasından sızmış olan gücünü geri kovalamış, etkesmeninhazzınıkeşfedenkadını geri çağırmıştı.

Onu odalarına hapsedip yatağa fırlatmıştı ,buradan çıkmayacaksın demişti kadınınkendinihaklıhissetmesindengüçalanadam, delisin sen diye bağırıyordu. Sen delisin. Kendi kurbanının ayin törenini yapar gibi kadının etrafında dönüyor, hırsını kelimelerde öldürmeye çalışıyordu.

Evin içinde öldürme arzusu sari bir esneme gibi herkesin zihnini teker teker ele geçiriyordu sanki.

Kadınınkendinihaklıhissetmesindengüçalanadam kurbanın boynuna doladı ellerini, öfkeyle sıkmaya başladı. Kelimeleri gücünü tüketmemiş  daha da güçlenmişti. Gücünü kadının gözlerinde görmek için onun gözlerinin içine bakınca, etkesmeninhazzınıkeşfedenkadının dikkatlice onu izlediğini anladı. Ellerini gevşetip üzerinden kalktı. Delisin dedi, sen delisin.