Neşeli Avcı

Merhaba Günlüküm,

Uzun zamandır sana gelmiyorum. Bugün neşeli bir şeyler yazmak için geldim. Neşeli falan olduğumdan değil avcının pusuya yatıp avını beklemesi gibi ben de pusuda neşeli bir şeylere bakmak üzere koşullandırdım kendimi, yazmaya otururken yani ama henüz bulamadım o yüzden seni oyalıyorum.

Hep dolup taştığım zamanlar da geldim sana. Birilerine kendime küfür etmek için, kusmak için ya da dedikodu yapmak için. Bir değişiklik yapayım dedim bugün ama bilemedim.

Biraz önce Çitler diye bir film satın aldım onu anlatayım sana. Zenci bir baba var. Çöp toplayarak hayatını geçindiriyor. Zenci olduğu için kaderine kızgın. Oğlu beyzbol oynuyor kendi de eskiden oynarmış ve ünlü biriymiş kendi klasmanında ama oğlunun öyle boş işlerle uğraşmasını istemiyor. Çünkü spor beyaz adamların onu kullanacağı bir alanmış. Hep yedek klubesinde otururmuş ama o para kazanacağı bir iş sahibi olmalıymış. Oğlu koleje gitmek için burs kazanıyor. İyi beyzbol oynadığı için kazanıyor bunu ama babası hayır diyor kağıtları bana göndermesinler imzalamam, boş işlerle uğraşma git çalış. Çocuk diyor ki baba sen beni neden sevmiyorsun. Babası diyor ki sevmek mi? Seni neden sevecekmişim. Annenle seni yaptık diye sevmek zorunda değiliz. Bu sorumluluklarımızın arasında değil. Benim sorumluluğum  bu evi geçindirmek. Sen sevgi dilenerek yaşama. İnsanlara bu soruyu sorma. 17 yaşında da oğlunu evden kovuyor, oğlu da gidip denizci oluyor 6 sene eve gelmiyor. Babası öldüğü zaman eve geliyor annesine diyor ki onun cenazesine katılmayacağım çünkü onun gölgesinden kurtulmak istiyorum. Her yerde onu görüyorum. Annesi de baban kendisine benzemememen için uğraştı. Bir o kadar da benzemeni istedi. Ve sen babana benziyorsun.

Bu arada evin babası karısına sen benim hayatımda başıma gelen en güzel şeysin demesine rağmen bir gün mutfakta karısına diyor ki benim çocuğum olacak.

Kadın, karına çocuğum olacak mı diyorsun 18 yıl sonra diyor. Ben bu evde her şeye katlandım bana söyleceğin bu mu diyor. Şimdi bana söyle bir daha o eve gidecek misin diye soruyor.

Adam diyor ki ben o eve gittiğim zaman çatıyı onarmayı ya da evin diğer tüm sorunlarını unutuyorum. O bana kendimin başka bir yönünü tanımama sağladı. Ben onun evinde güldüğüm gibi hiç bir yerde gülmedim. Bundan kendimi alıkoyamam diyor.

Karısına bu olanlardan hiç kimsenin suçlu olmadığını sadece artık başka bir pencereden bakmayı da öğrendiğini söylüyor. ama kadın onu anlamıyor. Benim de isteklerim vardı. Bunları sence neden yıllarca eteledim diye soruyor kocasına.

6 ay adam karısının evine gelmiyor. Sonunda yine aynı yatakta yatmaya başlıyorlar ve bir gece telefon çalıyor. Karısı telefonu açtıktan sonra yanında uyuyan kocasını uyandırıyor. Kocasına diğer kadının kızını doğururken öldüğünü haber veriyor.

Adam onu hiç kimsenin güldürmediği kadar güzel güldüren kadının öldüğünü öğrenince çok sarsılıyor, oturup ağlıyor ve karısı bunu seyretmek zorunda kalıyor.

Kadın bir gün yine mutfakta yemek hazırlarken adam kucağında kızıyla gelip bu masum çocuğun annesi öldü. Ona annelik yapar mısın? diyor.

Kadın tüm bunlar olmadan önce kocasından evlerinin etrafını tahta çitle çevirmesini istemişti. Bunu isteme sebebi evdekileri bir arada tutmaktı. Kocasının başka bir kadından çocuğu olacağını öğrendiği zaman, ben kendi evimdeki gibi bir ailem olmasın diye uğraştım. Benim ailemde kardeşlerimin anne ve babaları farklıydı ve biz onlardan hiç konuşmazdık. Hala düşününce kim kimden aklım karışıyor. Böyle bir ailem olmasın istedim şimdi sen bana çocuğum olacak diyorsun demişti.

Adam çocuğu kucağında gelince, tamam diyor kadın, adamın kucağından çocuğu alıp, babaların günahını çocuklar çekmemeli, bundan sonra bu çocuğun bir annesi var ama senin bir karın yok.

Sonunda da yalnız ölüyor işte.

En iyi yardımcı kadın Oscar’ını almış film. Güzel bir kurgusu ve diyalogları var.

Eskisi gibi içimden dışıma çıkmıyorum yazarken anlaşılan.

Başka da bir şey yazmak gelmiyor içimden. Gördüğüm güzel şey etrafımda buydu yazdım.

Bir de yemek yaptım. Kuru dolma. Ama güzel mi bilmiyorum. Henüz pişmedi. Kokusu da gelmiyor, gelse tadı hakkında fikrimi buraya iliştirirdim.

Bendeki güzellikler bu kadar.

Güzel günlerde görüşelim biz yine de.

zuhals

BüyükAdam

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Salonda oturmuş kristal kadehlerine koydukları kolalarını içerken, sırf filtresinde ki renkli çiçeklerden dolayı seçtikleri sigaralarını tüttürüyorlardı. Özel zamanlar dışında salona girmeleri yasaktı. Kristal bardaklar özel misafirler içindi, kola içmeleri yasak değildi.

Küçük olan annemle babam sevişiyorlar dedi. Sigarasından çektiği dumanı yutan abla bir süre öksürdükten sonra yalan söylüyorsun, dedi. Hayır yalan söylemiyorum dedi, öfkeyle kardeşi, gördüm.

Ablası nasıl, demeye utandı, ama kardeşinin durmaya niyeti yoktu. Onu utandırmaktan her zaman zevk alıyordu. Gece çok gülüyorlardı, ben de gülmek istedim. Kapılarını açtım, gördüm işte, babam…

Tamam, dedi ablası, oynamıyorum. Hadi kalk bardakları yıkayalım. Annem gelmeden salonun camlarını açmamız lazım. O sigarayı da annemin çantasına geri koy.

Evlerinin salonu anneleri evden gidince oyun alanları olurdu, dokundurmadığı eşyalarda oyuncakları. Misafircilik oynarlardı.

Nedenmiş diye itiraz etti, kardeşi. O içmiyor ki zaten, anlamaz. Çantasında taşıyor işte. Hem iki paket daha var, fark etmez bile.

Evde en fazla azar işiten küçük kardeşti, en cesur olanda. Ama en çok üzülen abla olurdu, o huzursuzluktan hoşlanmazdı. Kardeşini azarladıklarında o yeni bir muzurlukla intikamını almayı düşünürken abla kederlenirdi.

Ev de sadece iki çocuk değillerdi bir de erkek kardeşleri vardı ama annelerinin kızlardan ayrı tuttuğu gibi kendini o da kardeşlerinden uzak tutardı. Kızlar da erkek kardeşlerinden pek haz etmezler ikisi bir olup oğlanın canını okurlardı.

Oğlan konuşmayı fazla sevmezdi. O da kızlara karşı tek başına sessizlikle donatmıştı kendini. İşini sessiz görürdü. Kızdı mı gider kızların sevdiği bir kazağın ucundan keserdi. Bunu kızlardan öğrenmişti. Kızlar oğlanın eşyalarına zarar vermek için fırlatır pencereden atarlardı. O tutar keserdi. Annesinin dikiş makinesinin örtüsünü, ablasının kazağını, okuduğu gazetenin sevdiği sayfalarını özenle keser bir köşeye saklardı.

Kızlar liseye başladıklarında eve hummalı bir dedikodu yayıldı. Babaları annelerini aldatıyordu. Haberi küçük kız kardeş yaymıştı. Boşanacaklardı. Annesi onlara belli etmiyordu ama küçük kız kardeş biliyordu. Teyzeleri konuşurken duymuştu. Annesine bir kadın telefon edip, kocanla birbirimizi seviyoruz, çık aradan demiş. Anneleri aradan çıkmayı düşünüyormuş. Kadının bir oğlu varmış. Artık dört kardeş olmuşlar. Kadın çocuğunu alıp yakında evlerine gelecekmiş, anneleri aradan çıkınca.

En küçük oğlan kardeş uzun süredir babasının yanında çalışıyordu hafta sonları. Telefonlara bakıyor, ofiste ayak işlerine yardım ediyordu. O da babasının kadınlara olan davranışlarının farkındaydı. Kızlarla bunu hiç konuşmadı.

Oğlu olan kadınla nasıl tanıştığını biliyordu. Babası onu yağmurlu bir günde arabasına almış, kadın arada ofisine uğrar olmuştu. Yanında hep oğlu oluyordu. İki oğlan baş başa öğlen yemeklerini yerken, babası kadını yemeğe götürüyordu.

Babasının sekreteri de hoşlanmıyordu kadından, ilk günler çok ağlamıştı. Şimdi sadece kadın geldiğinde suratını asıyordu. İşten ayrılmak istediğini söyleyecekti. Oğlana öyle diyordu. Çocuk babasına söylemesi için söylediğini hissediyor, bu konuda babasıyla konuşmuyordu.

Oğlan, iş yerine gelen adamlardan da hoşlanmıyordu. Okulunu bitirdiği zaman onun seçeceği meslekte asla böyle adamların olmasını istemediğine karar vermişti. O aptal şakalar yapmayan, kendi söylediklerine gülmeyen, ciddi adamların çalıştığı bir iş yerinde iş bulacaktı kendine.

Babası kapısına gelen tüm satıcılarla sohbet eder, ihtiyacı olmayan her şeyi satın alırdı onlardan. Ofisin de kitap satıcılarından aldığı birbiriyle alakasız bir sürü kitap seti vardı. Beş cilt yemek kitabı, sağlık ansiklopedisi, dünya tarihi, sanat tarihi, dünya masalları, uzaylılar…

Oğlan, babası ofiste olmadığı zaman kitapları karıştırırdı. En çok resimlere bakmayı severdi Karnı acıktıysa yemek kitabının sayfalarını karıştırır, hayal kurardı. Henüz hangi mesleği seçeceğine karar veremediği için Kim Kimdir kitabını açar mesleklerin özelliklerini okur, resimlerine bakardı.

Dünya Mitoloji kitabını karıştırmayı da seviyordu. Elinde ok olan tombul çocuk, denizden çıkan at, kafasında her bir saç kılı kadar yılan olan kadın, at gövdeli adamlar. Atların üzerinde uçan kadınlar. Dağın tepesinde oturan uzun sakallı tanrılar.

Oğlanın en sevdiği hikaye taşta çıkan çocuktu. Bir tanrıçayı görünce heyecanlanan çoban menisini taşa fışkırtmış tanrıça taşı alıp tanrıların dağına gitmiş taş zamanla ısınmaya başlamış o kadar çok ısınmış ki sonunda çatlayıp içinden bir çocuk çıkmıştı. Annesi çocuğu yedi kez kutsal nehre sokmuş çocuğun bedeni yaralardan hasar almayacak güce kavuşmuştu. Ona hiç bir ok işlemezdi artık. Ama annesi oğlunu suya sokarken onu dizlerinden tutmuş o yüzden oğlunun dizleri etten kemikten kalmıştı. Ve oğlu dizlerinden yaralanıp ölüyordu sonunda.

Oğlan ölümsüz olmanın iyi bir şey olmadığını biliyordu ama güçlü olmak istiyordu. Ateşi çalacak kadar da cesur hissediyordu kendini.

Kitabın sayfalarında kahramanların arasında dolaşmak hoşuna gidiyordu.

Yaz tatillerinde babasına katlanmayı, o sıkıcı saatleri hızla eritmeyi, kitaplar sayesinde başardı.

Daha da sessiz oldu, artık hayal kuracak daha çok şeyi vardı.

Üniversiteyi bitirip evlenmeye karar verdiğinde annesi ölmüştü. Ölürken oğlunu, gelinini yalnız bıraktığı için üzgündü annesi. Kızlar annelerinin ölümüne fazla üzülmediler. Madem ki anneleri oğulları için yaşamak istiyordu, üzülmekte oğullarına düşerdi. Ama oğlan da yeni evlenmişti. Evlenmek yeni bir dünyaya adım atmaktı. Yeni dünya yeni insanlar içindi. Eskilerini yanında getirdin mi çabuk eskirdi.

Oğlanın dünyası çabuk eskidi çünkü babası eski kafalıydı.

Karısı ölünce yalnız kalmıştı. O hayatın dışarı yanını biliyordu. Yarım kalmıştı, ev yanı yok olmuştu çünkü. Evde tek başına nasıl yaşanır bilmiyordu. Hükümranlığı devam ettireceği tek yer oğlunun yanıydı.Hak buydu. Erkek çocuklarının evi, baba evinin devamıydı, doğal olarak karısının ölümüyle evinde sönen ışık, oğlunun evinde devam edecekti.

O da oğlunun evinde hüküm sürmeye karar verdi.

Oğlan tek kişilik hayatına karısını dahil edip yaşamaya karar verdikten sonra değişmişti elbet. Sessizdi yine ama kapalı değildi. Etrafta ki sesleri duyuyor onlara merhametle tepki vermeyi öğreniyordu.

Baba bu merhametin gölgesinde yaşamaya kararlıydı.

Oğlan çocukluğunda en sevdiği hikayeyi daha çok hatırlıyor bu günlerde. Etten kemikten olan, annesinin nehre daldırırken tuttuğu dizlerinden vurulan yarı tanrı çoban çocuğunu.

Sayılar

10384916_995484697128638_7839062770369186179_n

Merhaba Günlüğüm,

Doğum günüme iki ay var ama sürekli bu karşıma çıkıyor ve ilk defa hoşlanmıyorum konunun konuşulmasından çünkü benim bile yaşlı diyebileceğim bir sayıya denk geliyor artık 52 den gün alacağım.

Bu sabah kahvaltıda, arkadaşlarımla buluşacağım dedim, kocama. Yarın çocukluk arkadaşımın doğum günü var. Bugün onunla buluşuyoruz ve konu geldi yaşlara. Ne kadar yaşlandığımıza. Elimi yanağıma koyup artık bunu konuşmak istemiyorum dedim. Çünkü gerçekten yaşımı hissediyorum. 52 yaşından gün alacaksın dedi kocam, hayır dedim, ben 50 yaşındayım sonra parmaklarımla hesapladım. Her sene böyle yaparım. Bazen bir sene atar yaşım koca sene önden gitmişimdir ya da bu sene olduğu gibi geriden, kısa bir sevinç ya da hayal kırıklığı yaşarım ama bu sefer sadece yaşlı hissettim kendimi.

Oğlumu evlendirme telaşını bile hissediyorum bazen. Ne yaparız, nasıl bir aile çıkacak karşıma diye düşündüğüm oluyor yani girdim artık o yola.

Zihnim hala taze oysa ki geçmişimdeki duyguları henüz unutmadım. Ortaokuldan beri tanıdığım arkadaşımla ilk karşılaştığım günü dün gibi hatırlıyorum. Onunla öğlenleri okulun arkasındaki çimenlikte öğlen yemeklerimizi yerdik. Ondan önce annesini sevmiştim belki de ya da annesinin elinde açtığı börekler ona kalbimin yolunu açmıştı. Peynirli kabaklı börekler getirirdi öğlen yemeğine. İçi bol baharatlı olurdu. Ağzım yanardı ama yemekten kendimi alıkoyamazdım. Hiç bitmesin isterdim. Okul hayatımız boyunca okul çıkışları hep onların evine giderdik önce evde ne varsa yiyecek olarak silip süpürürdük. Bazen akşam yemeği ocağın üzerinde sıcak durur annesi komşuya gezmeye gitmiş olurdu onu da oturur afiyetle yerdik. Sonra oturur hep birlikte bir film seyrederdik herkes evlerine dağılırdı. Bu üniversiteyi bitirene kadar devam etti. Sadece benim arkadaşımın değil abisinin arkadaşları gelirdi, o ev bir gençlik klubü gibi herkesin buluştuğu bir yerdi.

O yüzden annemin yanında onun annesinin de yeri her zaman aynı. Evimizde arkadaşlarımla dolanmaktan huzursuz olurdum ben, annemin enerjisi buna engel olurdu. Benim evimde insanlar huzur buluyor, uykuları gelip huzurla uyuduklarını söylüyorlar ben de bundan hoşlanıyorum. Aklımda huzur duyduğum o ev geliyor.

Yarın arkadaşımın doğum günü. Birlikte büyüdük, bazen annelerimizin duyguları birbirine karıştı. Çünkü annem onu çok severdi. Ben de gördüğü tüm iyi huyların sebebini arkadaşıma bağlardı.  O olmada sen sigara içerdin derdi. Oruç tutmazsın derdi. Ki bilmediği daha bir çok şeyi arkadaşım yüzünden yapmadığım doğrudur. Çünkü korkaktım. Cesaret verenim olsaydı, biraz gaza ihtiyacım vardı, içimde uyuyanlar geç uyanmazdı ama olsun yaşlandıkça her şeyin zamanı ve kıvamı da olduğunu öğrendim.

Oğlum okulunu hiç sevmezdi, ona okulunu sevmesi için bir pencere açmak niyetiyle, birine aşık ol demiştim. Her gün okula o zaman sevinçle gidersin. İlkokul son sınıftaydı. Annem bu sözüm üzerine yaşlandıkça deliriyorsun, demişti. Bak anneannen bizi kız lisesine gönderdi, biz yaşlandıkça delirdik çocuğum demiştim. Sahiden anne bizi neden karma bir okula göndermediniz ben de ne güzel her gün okula sevinçle gitsem ne vardı, demiştim. Ciddi ciddi üzülmüştü. Aklımı yitirdiğim için.

Ciddi kadındı. Gülüşü güzeldi. Gülüşünü bizden esirgerdi ama onu yine de severdim çünkü annemdi. İnsanın kaç tane annesi olur ki.

O da bize ailenizi seçemezsiniz derdi.

Bu da benim kendime ve arkadaşıma doğum günü hediyem olsun. Çünkü benim de sadece kelimelerim var .

Zuhals

 

 

 

 

Rüyası Bölünenler Adına Birkaç Söz

yusuf-peygamber-kandil-de-6365314_286_o

Oğlum çocukluğunda ansızın uykusundan uyanır yatağımızın ucunda belirirdi, korkuyorum derdi, rüyasında gördükleri yüzünden yanımızda uyumak isterdi. Zamanla yatağımızın darlığından şikayet etmeye başladı, dört kişilik olmalıymış, bize dar geliyormuş, halbusem yatakta özgürce enine yatan kendisiydi.

Liseden sonra geceleri eve geç gelmeyi alışkanlık haline getirdiğinde ben de yarı zamanlı uykularıma dalmaya başladım. Gece uykularıma önce kanepede huzursuz başlar oğlum kapıdan girdikten sonra yatağımda huzurla devam ederdim. Hala ön uykuma kanepede hazırlanır şayet eve gelirse yatağımda tamamlarım gecemi.

Oğulsuz sabahı karşılamanın ne demek olduğunu bilirim.

Rüyası Bölünler’i okurken bazı yazarların anlatacak çok hikayeleri olduğunu dönüşümlerinin bu hikayeleri anlattıkça tamamlanacağını hissettim. Ya da bunun böyle olduğunu bir daha keşfettim. Hissettiğimiz duyguların, şahitliklerimizin ete kemiğe bürünmüş halidir hikayelerimiz.

Yavuz Ekinci’nin karakterleri o kadar sahici ki öldüklerinde o kadar sahiden ölüyorlar ki sadece yaşamları son bulmuyor onlarla birlikte yaşayanlara da neler olduğunu öğreniyoruz. Bu detaylar bize okurken ölümü somutlaştırıyor. Yusuf’un babası öldüğünde dağa giden oğlunu özlerken bir yandan kızgın olduğu oğluna pişmanlık taşıyor. Saçındaki bitler öldüğünde onu terk ediyorlar tıpkı önceki romanındaki Mirza’nın annesinin çürüyen etlerini kemiren neşeli kurtların, karıncaların etrafa saçılması gibi.

Kahramanlar her zaman cesur olmazlar ölesiye korkak olurlar, onlara değen her şeyden kendilerini sorumlu tutacak kadar kendilerini önemserler. Romanın kahramanı, Yusuf’un kardeşi böyle biri. Babasının Yusuf’u diğer çocuklarından daha çok sevmesinin mantıklı açıklamasını kafasının bir yerinde tutsa da babasının oğlu olan yanı hala kıskanıyor kardeşini. Babası onu sevsin, suçluluk duygusundan kurtulsun diye kardeşinden haber getirmek için onun peşinden yollara düşüyor. Sonunda onunla telefonda konuşmayı başarıyor, giysilerini alıp babasına getirmeyi başarıyor ama yine geç kalıyor.

Yolculuğuna devam etmesini sağlayan, korkusunu erteleyen şey yine kıskançlığı oluyor. Hayatında ilk defa bir kadına aşık oluyor ve onun başka bir erkek için çıktığı yolculuk yüzünden o erkeğe olan öfkesi yüzünden yoluna devam ediyor. Değişmiyor aslında.

Kitabı bitirdiğim zaman edebi değerini düşündüm, kahramanlar beni o kadar üzmüştü ki edebi tadı kaçırmıştım. Evin içinde yüksek sesle okuyup herkesin dinlemesini sağlamıştım en üzgün olduğum yerlerde yüksek sesle okumayı bıraktığım için dinleyicilerimi sinirlendirmiştim. Okuyamıyordum çünkü sesimi kontrol edemiyordum. Duygu yoğunluğunda okuduğum için bir süre demlendirmeye bırakmak istedim. Okuduklarım aklımdan hiç çıkmadı.

Yavuz Ekinci’nin daha söyleyecek çok şeyi olduğuna inanıyorum. Söyleyeceklerini her zaman merak edeceğim. Onun yalın anlatımı Necip Mahfuz’un son okuduğum kitabını aklıma getirdi. O da hikayelerini yaşadığı ülkenin sorunlarına harmanlayarak anlatıyor. Hikayelerinde mucizeler yok, mutlu sonlarda.

İnsan hayatı da öyle değil mi? Zaman geçer yaşadıklarımızın içinden mucizeleri ayıklarız. Hayatın içinde akarken bazen korkak bazen yalancı bazen kötüyüzdür. Kıskanırız. Yalan söyleriz. Babamızın yaşlandığı için değerini anladığı hayatında en sevdiği daha çok merhametli olduğu zamanlara denk düşen kardeşimizi nedenini bilir ama ölesiye kıskanırız, anne babamızın hep çocuğu kalırız, kardeşlerimizin en beceriksizi. Ailemize kızar, çocuklarımıza sonsuz hoşgörülü olabiliriz. Biz insanız ve kitaplarda sahici insan hikayelerine karışmak, kendimize rastlamak çok güzel.

Zuhal Özden

“Babalar hep perşembe anneler hep cuma olur”

tumblr_mtobl0EDGR1rqdhs3o1_500

Merhaba Günlüküm,

Bugün günlerden cumaymış, benim, annemin, anneannemin günündeyiz bugün.

Biz hepimiz gülünce kıskandıran susunca tedirgin eden kadınlardanız.

Anneannem, tanıdığım zamanlarda kızınca küfreden kadınlardandı. Tülbentinin ucunu sivriltir gizlice ameliyatlı gözünü kaşırdı. Dedem kaşımasın diye elini tuttuğu zaman küfrü basardı. Caddeden geçen arabaların, insanların gürültüsüne küfrederdi. Başı kaldırmazdı söylediğine göre.

Annem edepli kadındı, taştan ağır görünürdü insanların gözünde.

Annemin dört kardeşi, dört çocuğu, ben de bir oğul var.

Hepimiz oğullarımızı dünyadan ayrı tuttuk. Anneannem kızlarını dolaşır oğlunun evinde uyumak isterdi. Annem en çok oğlunun ne yediğini merak ederdi. Ben oğlumdan yola çıkıp tüm çocuklar ne hisseder onun telaşındayım.

O yüzden günlerdir, anneleri hatırlatan, annenize hediye alın diyen gürültüler sinirimi bozuyor.

Ekrandan, anne anne diye seslenen, buradayım, seni çok seviyorum diye seslenen çocuk, çocuğunu kaybetmiş,  annesini hiç tanımamış çocuğa saygısızlık ediyormuş  gibi geliyor. Belki de annemin edepli yanı tutup kulağımdan çekiyor.  Çocuk yanım anneannem gibi küfrü basıyor.

Oğlum, gittiği ilk geziden bana kırmızı bir eşarp almıştı, onu hazinem olarak özenle saklarım. Annemi annesine hediye alırken hiç görmedim, biz alırdık, harçlıklarımızı biriktirir mutlaka alırdık. Minik bir fil, kristal şekerlik, kahve takımı, o günleri düşündüğüm zaman gurur duyduğum yan istikrarlı para biriktirirşimiz. Kardeşimin hediyesi minikyeşilcamfil hala bir yerlerde olmalı, benim hafızamın dışında evimiz dağıldı, annem öldü, babam kendine yeni bir düzen kurdu. Çocukluğumuzdan beri birikenler her yeni düzende dağıldı gitti.

Anneannemin evi de yok artık. Onun yerinde köyün ortasında beton bir bina var.  Oradaki anılar da, eşyalarla birlikte tahtadan ev yok olunca, annemin annesi ölünce,yavaş yavaş silinmeye başladı.

O beton eve, anıları az silenenler hala gidiyor, öncelikleri arasında sırası en altlara inen, eve uğramayı unutanlar, anıları silikleşmiş olanlar.

Bazen toplandığımızda geçmişteki güzel günleri anarken, o ahşap evi yeniden inşa ediyoruz hep birlikte. Onarıyoruz kelimelerimizle, tadilat yapıyoruz sonra coşkumuz kayboluyor, donuklaşıyoruz, sessizce ev yeniden betonlaşıyor.

Anneannem duvarları çamurla sıvardı. Elleriyle okşardı duvarları, avlunun yıkılan tahtalarına ağzından aldığı çivileri çakardı. Her çekiç darbesinde dedemin sülâsine bir küfür sallardı. Tüm çocukları mutfağında buluştuğu gece şömine ocağında mutlaka ateş yanardı. Ocağın tavanından sarkan siyah çövenin içinde kaynayan su, mamursa yapmaya hazır sıcaklıktaydı. Biz çocuklar en çok yer sofrasında oturup örtüğü bacaklarımıza çekip mamursanın peynirlerini  kapışarak yemeği severdik.

Tel dolaptan tabakları alırken burnuma gelen ıslak ahşap kokusunu, yatağın altındaki saman dolu kabın içinde sakladığı yumurtalara dokunduğumda, masallara kaçan çocuğu yeniden yakalamak için bazen yumurtaları buzdolabına karton kutusundan çıkarıp bir sepetin içinde koyuyorum. Sepete her uzandığımda o çocuk, yatağın altındaki yuvarlak ahşap kutuya uzanıyor.

Anılarıma sahip çık günlüküm, o yüzden sana geldim.

Zuhals

 

 

 

 

Şimdi Sen

night_by_the_nika-d6z2e6kTanrı seni benden daha çok seviyormuş, bir sabah bir uyandım yanımda buz gibi yatıyorsun. Dokundum ölmüşsün. Kendime dokundum sıcağım, kalktım, oturdum öyle yanında, ağlamak istedim filmlerdeki gibi çığlık atmak istedim olmadı, kuşlar gibi açtım ağzımı, gözüm aynaya takıldı, hayret dedim, saçlarım bozulmamış, hala kıvırcık oysa bilirsin her sabah cadı gibi uyanırım tel tel, aynada kendime tiksintiyle bakarım ama Allah var ya bu konuda hakkını yemem hiç yakalamadım yüzümdeki tiksintiyi senin yüzünde bana bakarken oysa  ben sabahları sevmem kendimi.

O sabah sen öldüğünde, kim bilir ne zamandır yanımda ölü yatıyordun, ben uyandığım zaman kendimi ilk defa beğendim ama sen ölmüştün.

Bugün bulaşık yıkarken, sen on senedir yoksun birden aklıma öfkeyle sen geldin, kulağımda sesini duydum. Oğlumuza benden bahsederken sesin geliyordu sanki içeriden, şu odanın tozuna bak diyordun, tıpkı annenin yüzü gibi, leş gibi, elimdeki bardağı öfkeyle lavabonun kenarına çarpıp kırdım, hışımla kanayan elimi eteğime dolayıp odaya daldım lafınızı bölmekti amacım, ağzının payını bir güzel vermek için geldim yanınıza, yoktunuz.

Oğlumuz bizimle kalmıyor artık onun ayrı bir evi var. Bazen telefon ediyor nasılsın anne diyor, iyiyim, diyorum,  seni özlüyorum, sonra aklıma annenin seni her aradığında öfkeden kızaran yüzün geliyor, susuyorum. Belki hatırlarsın, hep annen gibi olmaktan korktuğumu söylerdim sana, hala korkuyorum. Oğlumun benden nefret etmesini istemiyorum. Onun beni özlemesini, görmek istemesini bekliyorum.

Odanın ortasına gelince ne yaptım biliyor musun? Avazım çıktığı kadar bağırdım, sen yaşarken yüzüne bağırmadığım kadar, öldüğünde başında ağlamadığım kadar ağlıyorum şimdi. Sen diyordun ya annenin yüzü kadar pis bu oda, ben de getir ulan, getir tüm sülalenin kadınlarını, getir ulan, açıcam, bakalım onların yüzünden daha güzel değil mi benim açtığım yerler. Hala küfürbazım hala öfkem dilimde sönüyor.

Bugün sana bir mektup daha yazıyorum. O sabahtan sonra aklıma geldiğinde yaptığım gibi bir mektup daha yazıyorum sana, atmıyorum, saklıyorum sonra açıp bir kez daha okuyorum, cevabına istinaden yenisini yazıyorum bazen.

Hiç mektuplaşmadığımız kadar mektuplaşıyorum seninle ve sonu gelecek gibi görünmüyor, bitmiyor anlatacaklarım ve senin cevapların.

Hiç arkadaşım yok, senin arkadaşlığını özlüyorum. Arkadaşlarımı özlemiyorum onlar bana geçmişi hatırlatıyor.

Uykumda ölmekten korkuyorum, yanında uyanacağım kimsem yok, kimsenin kapımı çalmasını istemiyorum. Beklediğim kimse yok sadece özlüyorum.

Sen gidince biliyorsun yeniden hastalandım, yazdım sana. Ne zaman uyuma yatsam, uykunun gelip beni yakaladığı  yerde korkuyla yataktan fırlar olmuştum. İnsanın önce kolları uyurmuş ya da benim kollarım önce uykuya dalıyor, solumdan geliyor uyku sağımda yakalayıp, yataktan fırlar olmuştum o gecelerde.

Sen olsaydın kolumdan tuttuğun gibi beni doktora götürürdün bunu bildiğimden belki de özgür olduğumu düşünüp gitmedim inadına doktora gitmedim,oturdum geceler boyu sana yazdım. Nefretle, öfkeyle ilk tanıştığımız günden beri sana biriktirdiklerimi, söylemediklerimi yazdım.

Her gece içimi boşalttım, sabahtan akşama yeniden doldu, ben yataktan fırlayıp yeniden boşalttım.

Şimdi iyiyim. Bazen böyle bulaşık yıkarken, çiçekleri sularken, perdeyi çekerken yakalıyorsun beni, koşup hemen oturuyorum masamın başına seni boşaltmak için içimden.

Hani demişti ya doktor bir bomin gibisin sarılmış bir bobin, şimdi yokuş aşağı iniyorsun, diye o zaman kontrolsüzdüm, şimdi kendimi tanıdıkça kontrolü ele geçirdim, yavaşladım anlayacağın.

Kim geçer ki seni derdin yokuş aşağı, gülerdin, gülüyorum ben de. Bazen.

Zuhal Özden