tak diye olur mu ki

 

 

11205618_820538984696275_750288124284882480_nMerhaba sevgilim günlük,

Sana manyak bir haberle geldim, yani benim için acayip bir durum.

Sigarayı bıraktım, hem de tak diye.

İlaçsız.

Aslında düşününce öyle tak, diye olmuyor hiç bir şey.

Mesela, bugün babama gittim.

Sabah kalktım, haydin bakalım babama gidiyorum, demedim.

Önceden düşündüm, tasarladım, hatta bir ara vazgeçtim sonra baktım, kardeşim çoluğunu, çocuğunu toplamış, babamın yanında bir de selfy çekip koymuş kardeşlerden oluşturduğumuz whatsApp grubumuza,derhal kalktım, gittim.

Zaten giyinmiştim ama her an soyunabilirdim.

Hava çok sıcaktı.

Üstelik İstanbul’da kalma sebebim de babamla zaman geçirmekti, ama bu sabah uyanınca, onu gidip, orada ziyaret etmek istemedim.

İşte, baktım kardeşim gitmiş, ben de dedim, haydi tonton, kalk- git -gör babanı.

Öyle uçup gitmedim tabi.

Yola çıktım.

Uzun bir yol yürüdüm.

Otobüs durağında bir adam oturdu yanıma. Adam bir kadının yanına oturmaktan tedirgindi belli ki. -Çünkü bugün İstanbul insanların kalp atışlarını duyacak kadar sessizdi, tanrıya bin şükür. Bu da bizi daha bir ürkek ve görünür kıldı haliyle.- Ben de içimden, bu şimdi otobüs mü bekliyor, yoksa sapık falan mı? Niye bana öyle tuhaf tuhaf bakıyor diye geçirdim düşündüm tabi.

Bir de korkum, karşımdaki koca otele rağmen yerden filmlerdeki gibi bir çalı yumağının geçmesi ve otobüsün hiç gelmemesiydi.

Otobüs demek kalabalık demek.  Sessiz ve insansız bir İstanbul’da otobüs durağında olmak hakikaten, kadın olsun, erkek olsun, herkes için ürkütücü bir durum.

Uzak bir yerde, benim babamın kaldığı bakım evi, oraya gitmek için otobüse binmem gerekiyor.

Her neyse işte.

Bu günlerde bu “Her Neyse”  lafını da seviyorum. Böyle saçımı savurur gibi, gözlerimi devirir, gerdan kırar gibi, konudan savrulmak için “her neyse” diyorum.

Ondan işte.

Bir karardı, yolculuktu, babama gitmem.

Babamın kaldığı bakım evinin kapısından içeri girince sanki bir partiye katılmışım gibi oldu. Yemyeşil çimenlerin arasına güzel koltuklar koymuşlar, tepelerinde kocaman şemsiyeler, bakıcılar bir örnek giyinmiş, kocaman bahçenin bir köşesinde neşeli bir müzik çalıyor. Köşede metal çay makinası.

Çay partisi gibi bir şey hazırlamışlar belli ki.

Ben dahil olamadım.

Çaya da kalamadım zaten.

Bahçenin kapısından girince, öbekler halinde oturan yaşlı insanları ve neşeli genç kadınlara baka kaldım önce. Ama onlar bana baktıklarında cep telefonunu kurcalayan huzursuz bir kadın gördüler büyük ihtimal. Çünkü kapıdan girmeden önce, kız kardeşimle konuşmuştum. Telefonumun ekranı, saçımdaki hindistan cevizi yağı yüzünden yapış yapış olmuştu, bir yandan onu silmeye çalışıyordum.

Bir de babamı görmüştüm uzaktan.

Başını önüne eğmiş tüm diğer arkadaşları gibi o eğlencenin istemsiz bir unsuru gibi göründü gözüme.

Utanıyordum.

Ne zaman oraya gitsem, telaşlanıyorum.

Oradaki netlik, beni telaşlı ve huzursuz yapıyor ve buna alışmak istemiyorum.

Annem için onkoloji servisine ilk gittiğimde, sanki başka bir dünyanın kapısından giriyormuşum hissine kapılmılmıştım.  Bir annenin özürlü evladını kabul ediş evreleri gibi olmuştu, oraya alışmam. İlk gün, hastaneden çıkınca arabaya gidene kadar, bağıra bağıra ağlamıştım. İnsanlar beni durdurmaya çalışıp, hastalığımın adını öğrenmek istemişti, ellerinden sıyrılıp yoluma devam etmiştim. Öfkeli zamanlarım olmuştu, herkese küfrettiğim. Öyle zamanlarda annem koridorda bulduğu bir kanepeye uzanca oturur, beni öldüreceksin, derdi. Rezil ediyorsun insanlara. Ama doktora gitmek konusunda da benden başka kimseye güvenmezdi.

Son senelerde, kulağıma kulaklığı takar, kitabımı alır, sırasını beklediğim doktorun tüm hastalarının gitmesini, bir kanepede uslu uslu bekler, olmuştum.

Babamın bu yeni durumuyla, böyle yüz göz olmak istemiyorum.

Belki de annemdeki tecrübem beni bugün bu duygulara getirdi.

Babam beni tanımadı. Kız kardeşinin çocuklarından biri zannetti büyük ihtimalle. Durumun vahametinden bahsetti. Yukarı çıkıp ablasıyla konuşmamı istedi. Durumu çözmemiz gerekiyormuş. Ablasının söylediklerini ona iletmemi istedi.

Bahçede çimenlerin üzerinde bağdaş kurup oturdum, onun dizi dibinde. Ama o benim kızı gibi hissetmeme izin vermedi.

Benim babama ihtiyacım vardı, onun ablasına galiba.

Organize olsunlar istiyordu.

Kimler bilmiyorum.

Bayram olduğunu ve orada herkesin akrabamız olduğunu düşünüyordu galiba.

Belki de köyde kocaman bahçeli evinde olduğu hissine kapılıyordu.

Benimle önce kendi anadilinde konuşup,  diyaloga geçmeye çalıştı. Belki de etrafımızdaki insanları böyle uzaktaştırmak istedi yanımızdan. Ama ben onun söylediklerini anlasam da onun dilinde konuşmayı beceremediğimden ortak bir yerde buluşamadık.

Yeniden Türkçe konuşmaya başladı o da.

Beni kim zannettiğini soramadım. Ben büyük kızınım diyemedim. Çünkü onu içinde yaşadığı realiteden çıkarmanın bir manası olduğuna inanmak gelmedi içimden.

Bunca tanışıklığımıza istanaden, kelimelerimiz ve anımız denk düşmese de hüzünlü olduğu hissine kapıldım.

Ben de kaptırdım kendimi çimenlerin yeşiline, müziğin neşesine, babamın saçlarına, yüzüne dokundum.

Oğlumu sever gibi okşadım yanağını, bir zamanlar kıvırcık saçlarının olduğu tıraşlı kafasını okşadım, hoşçakal demek için.

Yanından ayrılırken arkama bakmadım, yuvaya oğlunu ilk defa bıraktığı için suçluluk hisseden, onunla göz göze gelmek istemeyen anne gibi, adımlarım havada bahçeden süzülmeye çalıştım.

Yolun kenarında, bankta sigara içen benden yaşlı bir hasta yakınıyla göz göze geldim.

Bayramlaşmadık.

Yarım bir gülüş dokundurduk birbirimizin yüzüne, ve ben sigara içmediğim için hayıflanmadım.

Klimalı, değişik yolcu sıkalasının duraklarla birlikte belirlendiği otobüsümle, üstelik yüzde elli indirimli yolculuğumu yapıp evime geldim.

Yarın hava şartları ve ruh halim müsait olursa, bir turistmiş gibi İstanbul’da tura çıkayım diyorum. Hiç gitmediğim camileri falan gezeyim. Bir ağacın altında kitap okuyayım.

Şehirde hazır insanlar azalmışken içimdeki sese kulak vereyim, diyorum.

Sigara mevzusuna gelecek olursak şekerim, işte o karar da şimdi geldiğim bu yer de olduğum halle ilgili bir durum.

Uzaya fırlatılan mekiğin kendisindeki fazlalıklardan kurtulup hedefine ulaşması gibi bir hareketin başlancı oldu bende aslında.

Küçük, büyük terk edişlerimin başlangıcı, kopuşların, zorunluluklara teslim oluşun bir simgesi.

Yine gelirim. Nasıl olsa sen hep buradasın, ben de şuralarda bir yer de.

Zuhals

Reklamlar

ÇEMBER

10421344_820538231363017_5544344975727690254_n

Tanrım o kadar çirkinsin ki!

Çenemin altında kopardıkça ısrarla çıkan kıl gibisin. Önce elime geliyorsun eyvah yine sakalım çıkıyor diyorum. Elime geliyor gözüme görünmüyorsun bin bir zahmet yakalıyor koparıyorum -biraz etimden alarak, kökünde uyuyor, cılız arsız derimin altından yeniden sızıyorsun.

Sigaraya tövbe ettiğim zamanlarda parmağım da görmekten nefret ettiğim sarı leke gibisin. Limonla ovup bir türlü çıkaramadığım, en coşkulu anlatımı gölgeleyen, güzelliğin lekesi gibi işte.

En rahat ayakkabımla yaptığım keyifli yolculuk sonrası ayağım da çıkan nasır gibisin.

Sevdiğim sütyenimin kırılan telisin. İnce sızısı yüzünden atmak zorunda kaldığım.

Kırmızı çantamı, kısa eteğimi sevimsiz kılansın.

Gülüşümde utandığım yansın.

Aynaya baktığımda hızla geçmeme sebep olansın.

Saçlarımın kırığı, solan rengisin.

Sol yanımdaki ağrılarımsın.

Aldığım nefesle temizlenip, mecburen kirlenmek için uğradığım yer gibisin.

Hiç kapanmayan yaram gibisin. Söndüğünde derimde kömür gibi iz bırakan.. Hatırladığımda leş gibi kokan.

 

Ayrıntılara Dahildir Sevda

10351230_1424605837816764_3023113272532472195_n

O papatyaların yapraklarını koparıp, seviyor sevmiyor oyununu oynama lüksüne hiç sahip olmadı. Sevilmiyordu. Bir pisi pisinin kılçıklarını lütfen beni fark etsin,  diye sabırla yolup, kırmadan iskeletini çıkarmayı da denemedi.

Onu tanıdığından beri kalbi meşguldü adamın, araya sıkışmaya gönlü hiç el vermedi. Yine de sıkı takibe almıştı, suçluluk hissetmiyordu, bir sapık olduğunu düşünmüyordu, seviyordu. Madem aklından hiç çıkmıyordu, o da sevdasına teslim olmuştu. Geceleri gözlerini yumduğu zaman göz kapaklarına adamın son gördüğü resmi yapışırdı. Adam bazen pazar gezmesin de sevgilisiyle gittikleri sahilin resmini koyardı. İkisi neşeyle gözlerini kısmış objektife bakarken son sevgilisinin başı hep omzunda olurdu. Göz kapaklarına yapışan resimleri silmeye uğraşmaktan da vazgeçmişti Sevdalıkadın. Bu pazar neşeli, derdi sadece. Canı sıkılmış, ama yanındaki kadını kırmamak için gülümsemiş, derdi. Canının sıkkın olduğunu düşündüğü zamanlarda daha çabuk silinirdi resim, neresinde beslediğini bilmediği umut, daha bir genişlerdi içinde, her tarafını sıcaklık kaplar, neşeli bir içki sofrasında çakır keyif olmuş gibi hemen uykuya geçerdi. Aklını susturmayı öğrenmişti. Canı istediğinde sesini, açar canını sıkan durumlarda sesini kapardı.

Takipçi bir aşık olmayı seviyordu Sevdalıkadın, dünyası hiç bozulmadan, elindekilerle inşa ettiklerini korumayı prensip edinmişti.

Sabahları kalkar, saate bakar trafiktedir şimdi, derdi. Ona zihninde, kahvaltı ettirmiyordu sabahları, sevgilisi uyumayı seviyor olmalıydı, mutlu kadınlar tembeldir.

O erken kalkan kadınlardandı. Sabah çayını demlemeden ağzına lokma almaz, kahvaltısını ettikten sonra sigarasını pencerenin önünde içerdi. Beş sigaranın ötesine geçmeyi kendisine tiryakilik sayar, hovardalık damarı kabardığında akşamları içtiği biranın yanında altıncıyı içmeyi göze alırdı.

Hayatındaki tek aşırılığı gözetlemeyi seven yanını sürekli köpürtmesiydi.

O birbirine aşık çift, evlerinin her köşesinde çektikleri resimleri arkadaşlarıyla paylaşmayı severdi. Evlerine yeni bir şey aldıklarında fark etmek kolaydı. Yakın arkadaşlarını tanırdı.Yemekte çekilmiş mutlaka bir fotoğraflarını koyarlardı. Hepsinin gözlerine bakardı kadın, sofrada ne yedikleriyle ilgilenmez, yüzlerini okumaya çalışırdı.

Sofraya hatır için oturanları, birbirlerine hatır için katlananları fark eder, sevdalı olanları derecelendirirdi. Karakter tahlilleri yapardı, objektife gülümseyişlerinden. Hepsinin şimdiden bir adı, ilişkilerinin ömrü vardı, kafasında çizdiği çizelgedeydi.

Takibindeolduğuadamın ilişkisinin ömrünü evdeki eşyaların konumuyla da ölçmeye çalışırdı. Yerleşik olan nesneleri tanır, kalbini sıkıştıranları gözlerini kısarak izlerdi. Son günlerde en çok kalbini acıtan, saksıler de yeşeren çiçeklerdi. Adamın kalbinde kök saldığını düşünen kadının, sevdiği çiçekleri evin sağına soluna yerleştirmesini hiç hayra alamet görmüyordu.

Kendinden biliyordu, evini sevdiğinde, işler yoluna girdiğinde o da çiçeklerini çoğaltır, su vermeyi düzene koyardı. Cuma günlerini severdi, cumanın neşenin çekirdeği olduğunu hayal ederdi. Cumartesi çiçeklenirdi. O yüzden resimlerde gördüğü çiçekler, kalbini kırıyordu.

Hüzünlü dünyasında tüm ayrıntıları gözden kaçırmadığını düşünüp hüznünü koyulturken, onun farkına varmadığı, belki de kaçırdığı en büyük mutluluk onun için üzülen adamdı.

Üzgünadam her akşam işten çıkıp eve gelmeyi, onu görmek için isterdi. Evinin salonuna girip ışığını kısar, müziğini açardı. Mutfakta aceleyle yemeğini hazırlar, sofraya tabağını sessizce yerleştirir, gözlerini karşı apartmanın penceresine yaslardı. Kadın ne zaman masanın başına otursa, nefesini tutar, onu izlemeye başlardı. Kaçırmak istemediği dizinin kahramanı olan kadının, senaryosunu kendi zihninde yazardı. Onun roman yazdığını düşünüyordu. Geceleri çalışmayı seven, romanını bilgisayarında yazan bir kadındı o. Yazarken sigara içmeyen tanıdığı tek yazardı. Müzik dinliyor olmalıydı, kulağında hep kulaklık olurdu.

Yazarken hep aynı şarkıyı mı dinliyor yoksa sevdiği şarkılardan bir listesi mi var, tahmin edemiyordu. Bir yerde okumuştu, bazı yazarlar yazdıkları romanın konusuna uygun müzikler seçerdi, zihnindeki ortamı ateşlemek için, kadının hangi gruba girdiğini tahmin edemiyordu. En çok penceresinin önünde koltukta içtiği sigara molalarını severdi. Ne huzurlu kadın derdi, onun huzurun bir parçasının kendinde olması için dua ederdi. Huzurunun kaynağını sevdiği işe başlardı.

O işe başka yapacak bir şey bilmediği için giderdi. Karşı pencereyi fark etmeden önce geç saatlere kadar çalışır, eve gelmeyi akıl edemezdi. Yorgunluktan gözleri kapanmaya başladığında aklına uyumak gelir, uyumak için evine dönerdi. Bedeni bir alarm gibi yorgunlukla eve gitme saatini bildirirdi.

Evine girdiğinde sırf ses olsun diye televizyonu açar, kanepede yorgunluktan bayılırdı.

İşten erken çıktığı nadir günlerden birinde haberlerin karşısında yemek yerken, annesiyle sürgün yollarında hastalanmış, açlıktan ölmüş küçük bir çocuğun karton kutuda arabaya taşınışını seyrederken, birden bulanan midesi onu pencerenin önüne savurmuştu. Karşı apartmanda tek ışık yanan pencerenin önünde oturmuş sigara içen kadının huzuru, o zaman gözüne çarptı.

Sanki teleskopla gökyüzünü seyrederken parlak bir yıldıza gözü değmiş gibi sevinç kapladı içini, midesinden kalbine doğru yayılan sıcaklıkta kendini ayrıcalıklı hissetti. Kocaman gökyüzünde bir tek onun fark ettiği parlak bir yıldızın karşısında ne yapacağını bilememenin telaşı kapladı içini. Işığının farkında olmayan yıldızın sıcaklığını hissetti.

Artık işten eve erken dönüyor, telaşını bastırdığı adımlarıyla merdivenleri çıkıyor, anahtarı kapısının kilidine hızlıca yerleştirip sevinçle açıyor, ben geldim, dememek için kendini zor tutuyor, salona girip ışığı derhal kısıyordu. Bir ağacın gölgesinde güvenle dinlenmek ister gibi kadının, pencerenin önüne gelip sigara içeceği zamanı kolluyordu.

 

 

 

Minik Bir Aşk Yeşertmeli Her Mekanda

tumblr_n0z9rlGOaN1qjkokao1_500

Bir adama aşık olmuştum, onu düşünmek için sık sık bir köşeye çekilir, onun da beni düşündüğünü hayal ederdim. Sigarasını içerken, işinin başında hep beni düşünürdü aklımca. Ne iş yaptığından pek emin değildim, sormamıştım, zaten yüzyüzüde konuşmamıştık nasıl biri olduğunu da pek bilmiyordum. Resmini görmemiştim. İstemek aklıma gelmemişti. Orada, bir yerde, birinin olmasını, işini yaparken, beni düşünmesi -düşündüğünden emindim- çünkü öyle olmasını istiyordum, bu hayal tamlaması beni mutlu ediyordu.

Bir sabah uyandığımda sigaramın yanında çakmağı arar gibi, yerinde olduğunda emin, bilgisayarımın başına geçip onun yeşil ışığının yanmadığını görünce, sigaram bitmiş, gece yarısıymış, tüm dükkanlar kapalıymış gibi bir telaşa kapıldım. Evin içinde tüm gece bir dal sigara arar gibi tüm gün onun yeşil olmasını bekledim ama olmadı.

Üç ay sonra karşılaştığımızda ben adaya yanıma üç şeyimi almadan düşmüş yalnız ve çaresiz kazazede gibi denizin kenarında ufka hiç bir şey beklemeden alışkanlıkla bakar gibiyken, karşılaştım onunla.

Benden vazgeçmiş çünkü böyle görmeden, dokunmadan, zihninde yaşatmak ona ağır geliyormuş.

Orada dursun diye  beni de arada bir düşünsün diye ona yalvardım. Baktım umursamıyor küfürler savurdum, tehdit ettim olmadı yoruldum bana düşen acıyı yaşamaya başladım.

Lezzetliydi. Ayrılık acısı sevginin sıcaklığı soğuyana kadar sze lezzetli gelir ya da ben tadını aldığım acıdan hoşlanmıştım. Gece yarılarına kadar, gündüz aniden neşenin içinden sıyrışır bir şarkının peşine takılır onunla olan anılarımı yeniden yaşardım daha doğrusu şarklarda duyguyu yakalardım. Bazen sevinci, bazen özgürlüğü, bazen kıskançlığı ve birden sevinçli bir hüzün kaplardı içimi sanki onunla karşılaşmışım gibi önce sevinir sonra yokluğunu kendime  en üzüntülüsünden hatırlatır ağlardım. Ağlamak çok hoşuma giderdi ağladıkça hafiflerdim. Biraz yağmurlarda ıslanıyormuşum gibi mutlu ederdi beni yüzümün ıslaklığı, kederlerimden arınıyormuşum gibi gelirdi.

Arabesk dinlemeyi o zaman sevdim. Şarkıların içine bizi koyup acımı lezzetle gözyaşına döndürdüm.

Zamanla yaşadıklarımla o kadar gurur duydum ki masal gibi anlatır oldum halimi soranlara sonra unuttum yaram kabuk bağladı. Bedenimin bir lekesine dönüştü.

Bazen bir şarkıda bir duygu yakaladığımda yine takılıyorum peşine ama daha uzun yol almam gerekiyor geçmişteki anı yakalayabilmek için bazen de hemen elimle koymuş gibi bıraktığım yerde buluyorum unuttuğum zannetiklerimi.

Zuhal Özden